Tepeden tırnağa ırkçı bir saldırı: Sakarya - Ercüment Akdeniz

Lafı eğip bükmeye hiç gerek yok. Sakarya Kocaali’de Kürt tarım işçilerine yapılan saldırı, katıksız bir ırkçı saldırıdır. “Ama olayın Kürtlerle alakası yok”, “Ama olayın işçilerle alakası yok” diyenler ne derse desinler mızrak çuvala sığmamıştır.

İşçiler ağza alınmayacak küfürlerle aşağılandıkları, balta gösterip boğaz kesmekle, toplu halde yakılmakla tehdit edildikleri için bu saldırı ırkçı bir saldırıdır. “Burası Mardin değil, burası bizim” naraları eşliğinde çocuk, kadın, yaşlı demeden toplu şiddet uygulandığı için ırkçı bir saldırıdır. Linç girişimine uğrayanlar hem işçi hem de Kürt oldukları için çifte ırkçılığa maruz kalmışlardır.

"SANKİ KENDİLERİNE KÖLE TUTMUŞLAR"
Dikkatiniz çekerim, linç sonrası Sakarya’yı terk eden 17 işçiden 8’si çocuk! Okul sırasında olması gereken çocuklar fındık hasadında. Neden? Türkiye’de çocuk işçi çalıştırmak yasak değil mi? O çocukların devletin koruması, desteği ve eğitimi altında olması gerekmiyor mu? Ama nerede! Biliyoruz ki 4 milyon tarım işçisinin içinde yüz binlercesi çocuk. Devlet sadece seyretmekle yetiniyor. Anneler babalar ise çaresiz. Çünkü bölge insanı işsiz, aileler perişan. Geriye ırgatlıktan başka seçenek kalmıyor.

Linç edilmenin kahredici korkusunu yaşayan o çocukların psikolojisini düşünebiliyor musunuz? Mardin Mazıdağı’yı aradım. Çocuklardan T.D. (14) ve babası Hamdin Demir’le (40) konuştum. Baba Demir şunları anlattı: “Çocuklar fındıkta 1 ay çalışıyor. Günlük yevmiyeleri 100 lira. Dayıbaşı komisyonu, yol parası derken yevmiye düşüyor. O parayla okul masrafını çıkarıyorlar. Ama maalesef bu olay yaşandı. Sanki kendilerine köle tutmuşlar! Tarlada sömürdükleri yetmiyor bir de fiziki şiddet uyguluyorlar. 12 yaşında kız çocuğuna tokat attılar, videoyu herkes gördü.”

Hamdin Demir Valiliğin yaptığı açıklamaya da kızgın: “Olay arazi kavgası değil, 22 Ağustos’ta diyorlar oysa 4 Eylül’de yaşandı. Valiliğin açıklaması doğru değil. Şikayette bulunduk, elimizde darp raporları var. Devlet çözüm bulmalı, o saldırganlar tutuklanmalı. Bu davanın peşini bırakmayacağız, yoksa bize yazıklar olsun. Bunlar münferit olaylar değil. Kürt olduğumuz için yapıyorlar bunu. İşçiler birlik olup gitmese, ürün yerde kalsa; o zaman böyle yapamazlar.”

"OKUMAYA KARARLIYIZ"
Saldırı anını yaşayan T. ile Baba Demir’den bir gün sonra görüşebildim. Çünkü çocuklar ifade vermek için jandarmadaydı ve ifade sırasında pedagog bulundurmak zorunlu olduğu için işlemler geç saatlere kadar sürmüştü. T’nin anlattıkları dehşet anlarının fotoğrafı: “Sabah kalktık 2-3 saat çalıştık. Fındık toplamak için kaymamız lazım. Bize ‘Köpekler gibi neden arka arkaya diziliyorsunuz’ dediler. Biz de iş bıraktık. Bir gencimize saldırdılar. Jandarmaya haber vereceğimizi söyledik. ‘Jandarma, polis, devlet hepsi arkamızda’ dediler. Eve geçince kalabalık şekilde oraya geldiler. Şilan’a yumruk vuran adam ‘Babamı nasıl tehdit edersiniz’ dedi. Oysa biz sadece jandarmaya haber vereceğimizi söylemiştik. Çavuşu dövmeye çalıştılar. Evi yakacaklarını söylediler. Elinde balta olan kadın genci kastederek ‘Dışarı çıksın yoksa kafasını baltayla keseceğim’ dedi. Ben çok korktum, dama kaçtım, beni keseceğini sandım. Ellerim ayaklarım titriyordu.”

Bu yıl liseye başlayacağını söyleyen T, “Test kitapları pahalı, haftada bir deneme sınavları var, onlar da paralı. İki de bir anne babamdan para isteyemezdim. Üç senedir fındığa gidiyorum. İlk defa böyle bir olayla karşılaştık. Daha önce Düzce’de çalıştık. Sakarya’da bizi daha uzun saatler çalıştırdılar” diyor.

“Peki, bu durumda okul ne olacak?” diye soruyorum. “Asla bırakmam, ne olacak bilmiyorum ama okumaya kararlıyız” diyor.

AMAÇ: İŞÇİLER ÜZERİNDE SİSTEMATİK BASKI
Ne zaman tarım işçileri dense aklıma “muafiyet” kelimesi geliyor. Çünkü onlar pandemi nedeniyle ilan edilen sokağa çıkma yasağından “muaf” tutuldular. Ekinin yerde kalması insanlığın aç kalması demek; ama tarım emekçisine sigorta, sosyal güvence, insanca ücret bu dönemde yine çok görüldü. Tarım işçileri için doğru düzgün bir iş kanunu düzenlenmiş değil. Üstüne, toprak sahiplerine mülteci işçileri kayıt dışı çalıştırma hürriyeti getirildi. Valilikten bir “muafiyet” belgesi almak yeter de artar bile!

İçişleri Bakanlığı pandemi nedeniyle nisan ayında bir genelge yayımladı. Uyan kaç toprak sahibi var, beri gelsin. Sakarya’dan dönen işçilerin de anlattığı gibi; işçi barınaklarında mesafe, maske, hijyen tedbirleri hak getire. Yetmezmiş gibi tarım işçileri her türlü hakarete, şiddete maruz kalıyor.

Saldırıya uğrayan işçilerden Hadra Demir, Mezopotamya Ajansından Ahmet Kanbal’a şunları söyledi: “Bize her gün hakaret ediyorlardı. 3 gün çalışıyorduk, bazen 3 günü bir gün sayıyordu. Biz de mecburi idare ediyorduk…” Irkçılığın sınıfsal kini işte bu cümlelerde saklı. Çünkü amansız sömürüye itaat etmeyen işçileri sindirmenin, onları baskı altında tutmanın bir “çalışma yöntemi” aynı zamanda ırkçılık. Bir hastalık değil, işçiler üzerinde sömürüyü derinleştirip sürdürülebilir kılmayı amaçlayan sistematik bir sermaye şiddeti. Dolayısıyla Mardinli Kürt işçisine yapılmış bu ırkçı saldırı aslında bütün işçi sınıfına yapılmış bir saldırı.

IRKÇILIĞA KARŞI MÜCADELE
Son dönemde mülteci işçileri hedef alan ırkçı saldırıların Kürt işçilere yöneliyor olması şaşırtıcı değil. Zira her yıl hasat turuna çıkan milyonlarca yoksul tarım işçisi bizim “göçmen”lerimiz! “Suriyeliler defolsun” diyenlerle “Kürtler defolsun” diyenler ise bilerek ya da bilmeyerek aynı zehirli ideolojiden besleniyor: Faşizmden.

Sakarya gerek Suriyelilerin gerekse Kürt tarım işçilerinin sıklıkla saldırıya uğradıkları bir kent. Hamile olduğu halde tecavüze uğrayan ve 10 aylık çocuğu ile birlikte öldürülen Suriyeli mülteci Emani el Rahmun’u hatırlayalım. Yine fındık toplamak için Sakarya’ya gelen Kürt İşçi Şirin Tosun da geçen yıl bu zamanlar linç edilerek öldürülmüştü.

Kentin genel olarak sağ, milliyetçi, muhafazakar etki altında olduğu bir gerçek. Dolayısıyla kentte ırkçılık için güçlü bir zeminin varlığından söz edilebilir. Ekonomik kriz de yabancı ve Kürt düşmanlığını körüklüyor. Buna karşın kentte modern bir sanayinin geliştiğini ve Sakaryalı işçilerin fabrikalarda çok ağır sömürüye maruz kaldıklarını da göz ardı etmemek gerek. Japon sömürü tekniklerinin uygulandığı Toyota fabrikasından gelen işçi mektupları bunun sadece bir örneği. Irkçı saldırılar nedeniyle bir kenti topyekün suçlamak ne kadar yanlışsa; Türk, Kürt, Arap işçilerin ortak sınıf mücadelesinin örgütlenmesi de o kadar gerekli.

Evrensel