‘Kalkınma ve büyüme sermaye kavramlarıdır’ - Mehmet Türkay ile söyleşi

Bir süredir sürdürdüğümüz söyleşilerde kapitalist sistemin doğal yaşamı fütursuzca sömürüye tabi tutmasıyla birlikte ‘büyümeci’ politikaların sürdürülemez noktaya ulaşıp ulaşılmadığını, “büyüme”nin dünyada yaşanan ekolojik krizin en temel nedeni olmasından dolayı üretim süreçlerinde bir ‘küçülmenin’ gerekli olup olmadığını, aynı zamanda küçülmenin kapitalizm koşullarında mümkün olup olamayacağını konunun uzmanlarına soruyoruz. Bugünkü söyleşimizde konuğumuz olan Prof. Dr. Mehmet Türkay’a büyüme, kalkınma ve gelişmişliğin ya da az gelişmişliğin ne anlama geldiğini sorduk.

‘Büyümeyen, yerinde sayan ölür’ vurgusu ile büyüme az gelişmişliğe çözüm olarak sunulurken sihirli bir değnek gibi yoksulluğa da çare olacağı belirtiliyor. Bu mümkün mü?

Elbette mümkün değil. Kalkınma yazınında bu konu başından bu yana tartışılmış bir konudur. Büyüme, iktisat disiplininin teknik bir kavramıdır. Bir ülkede belirli bir zaman diliminde gerçekleşen üretimin niceliksel ifadesidir. Dolayısıyla üretilenin nasıl bölüşüldüğüne dair herhangi bir iması yoktur. Bu anlamda büyüme, sadece niceliksel bir artışa işaret eder. Dolayısıyla sorunuzda vurguladığınız az gelişmişliğe çare olma gibi bir durum söz konusu değildir. Bu anlamda, yoksulluğa çare olmak gibi bir işlevi de söz konusu olamaz. “Gelişmiş Ülke” diye bilinen ABD’de, kuruluşundan bu yana yaşanan yoksulluk göz önüne alındığında sorun daha net hale gelecektir.

Esas noktaya gelecek olursak, “büyüme”, “kalkınma”, “az gelişmişlik” gibi kavramlar soğuk savaş döneminin toplumsal meşruiyet yaratmaya dönük kavramlarıdır ve sistemin yeniden üretimi için çok kullanışlı olmuşlardır. Sistem içi çözüm arayan sosyal demokrasinin kabulü olan bu kavramlar üzerinden muhalif siyasetin sınırlarını kapitalist rasyonel belirlemektedir. Dolayısıyla bu kavramlar “sermayenin” kavramlarıdır. Buradaki mesele gelirin sayısal olarak ne kadar arttığı değil, nasıl dağıtıldığıdır. Dolayısıyla burada karşımıza “gelir dağılımı” kategorisi çıkar. Gelirin nasıl dağıtıldığı da doğal olarak sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak belirlenecektir. Uzun süredir içinde yaşadığımız sürece baktığımızda farklılıkları akılda tutarak, dünya genelinde sınıf mücadelelerinin biçimlendirdiği tarih, tek taraflı akmaktadır. Diğer bir ifade ile işçi sınıfının, yetmişlerin sonundan itibaren gerek kendi içinden kaynaklanan örgütsel sorunları gerekse soğuk savaşın bitmesiyle sosyal demokrasinin işlevini tamamlamış olmasıyla, kapitalizmin rekabetsiz bir ortama sahip olması sonucu sermayenin göreli bir adil dağılım perspektifine gereksinimi kalmamıştır. Elbette bu süreç, her ülkenin kendi toplumsal, tarihsel özgünlüklerine bağlı olarak farklı biçimlerde hayata geçmiştir. Türkiye için bu süreç, sağ, muhafazakâr iktidarlar aracılığıyla yönlendirilmiş ve zaman içinde mantıki sonuçlarına ulaşarak siyasal İslam temelinde örgütlenen AKP iktidarları aracılığıyla hayata geçirilmiş ve geçirilmektedir.

Sermaye büyüyüp genişledikçe dünya üzerinde başta açlık, yoksulluk ve ekolojik krizler arttı. Kapitalizm koşullarında bu sorunların çözülme olasılığı var mı?

Bahsettiğiniz sorunların kapitalist rasyonelin hüküm sürdüğü bir ortamda çözümü yoktur. Dönemsel, bölgesel ve geçici çözümler zaman zaman meşruiyet arayışı üzerinden devreye sokulabiliyor ancak hiçbir kalıcılığı olmamıştır. Sermayenin ortak aklı kendi dışındaki sınıf karşısında beraber işler, işçi sınıfı mücadelesinin kötürüm olduğu bu dönemde sermaye kendi içinde bir savaş yaşıyor. Bu anlamda siyasal iktidarın olanaklarını en fazla kullanabilenler öne geçiyor. Sorunuzda vurguladığınız sorunların büyük bir kısmı sermayenin kendi içindeki mücadeleye göre biçimlenmektedir.

Ekosistemin sermayenin büyümesine yanıt vermesi mümkün görünmüyor. Küçülme ekonomisine ihtiyaç olduğu çokça dillendiriliyor. Kapitalizmin büyüme ve genişleme zorunluluğu karşısında bir küçülme ekonomisinin uygulanma şansı var mı?

“Küçülme Ekonomisi” naif bir kavram. Bir zamanların “Küçük Güzeldir” söyleminin yeniden tarif edilmiş bir halidir ve kapitalist rasyonelinin ne olduğu konusunda hiçbir fikri yoktur bunu ifade edenlerin. Diğer bir deyişle sosyal demokratların sistem içi çözüm arayışlarına tekabül ediyor. Diğer taraftan teknik olarak bu kaynak ve ölçek sorunu olarak düşünülebilir. Kuzey Avrupa ülkeleri için, ki sahip oldukları olanaklar oldukça yüksek olmasına rağmen son süreçte bu ülkelerde bile benzer sorunlar baş göstermeye başladı. Küçük ülke olmanın avantajlarının sonuna gelindiğinin sinyallerini görüyoruz. Bahsettiğim küçük ülkelerin sizin vurguladığınız durumla ilgisi ne kadardır bilmiyorum ama kapitalist işleyiş bir taraftan kendi kuyusunu da kazıyor diyebiliriz. Diğer taraftan sorunuzdaki ekosistem sermayenin büyümesine sizin vurgunuz dahilinde değil ama en son Giresun’daki sel üzerinden yanıt verdiğini düşünebiliriz.

Esas olarak bu sorun, felsefi olarak Aydınlanma Dönemi’nin asli kabullerine kadar gider. Aydınlanma’nın insan merkezli bir perspektifle “modernizm”i biçimlendirmesiyle başlayan bu süreç bu perspektifi insanlık adınaymış gibi gösterip, esas olarak kendi çıkarlarına göre yönlendiren sermayenin tasarruflarıyla bu hale getirmiştir.

Yaşamı uçurumun kenarına taşıyan kapitalizmden hızlıca çıkılması yönünde uyarılar var. Topyekûn bir çıkış ise mümkün görülmüyor. Özyönetimlerle ortaya konacak bir antikapitalist otonom bölgelerin yaratılması kapitalizmden çıkışın kapısını aralayabilir mi?

Böyle bir iradenin olmasını hepimiz çok isterdik. Bunun için güçlü ve organize bir muhalefet gerek. Ancak, burada kritik olan söz konusu otonom, özyönetime dayalı bölgelerin nasıl bir perspektifle oluşturulacağıdır. Sınıf perspektifini referans alan bir deneyimin, uzun vadede mevcut referansa göre söz konusu toplumsallığı kurgulaması, hayata geçirmesi kritik bir aşama ve sürece tekabül eder. Benim gördüğüm kadarıyla böyle bir gerçeklik yok. Çünkü, en yakın örnek olan Rojava deneyimi henüz devam etmekle birlikte çok zorlu bir coğrafyada yaşanmaktadır ve dünyadaki en güçlü iktidar odaklarının bileşkesinde bulunmaktadır. Ve bu anlamda ne kadar süreceği bile tartışmalıdır.

Sermayenin en ücra köşelere kadar ulaşarak buraları birikim alanına çevirmesiyle birlikte, açık bir yağma yaşanırken, Giresun’da olduğu gibi felaketler ortaya çıkarıyor. Sermayenin genişleme pratiğininin artık büyümenin sınırlarına ulaştığı söylenebilir mi?

Sermaye için toplumsal ve ekolojik tahribata rağmen büyümenin sınırı yoktur. Giresun’da yaşanan sermayenin umurunda değil. Üstelik son yirmi yılda kendi içlerinden türettikleri, kendi sermayedarlarının yaptığı yollar çöktü. Bu durumda iktidara yakın sermaye, süreci kendi lehine çevirecektir muhtemelen. Büyümenin sınırları meselesinin tartışılması soğuk savaş döneminde başlayan sistem içi bir tartışmaydı ancak soğuk savaş sonrası tartışmanın karşılığı kalmadı. Daha önce de vurgulamaya çalıştığım gibi sermaye, kendi iç çatışmaları üzerinden süreci yönlendirmekte. Siyasal iktidar geniş kitlelerin bakınca görebileceği ve meşruiyetini en kısa yoldan konsolide edebileceği her türden inşaat yatırımlarına yönelip, aynı zamanda kendi türettiği yeni sermayedarların birikimini kollamak yolunu seçti ve bunu da başardı. Elbette bu süreçte kadim sermayeye bir taraftan kendi kitlesine dönük olarak “ayar” verme söylemi geliştirdi ancak TÜPRAŞ’ın özelleştirmesini de Koç Grubu’na vermek durumunda kaldı. Çünkü Koç Grubu ölçeğinde ve niteliğinde bir sermaye yaratamamıştı. Süreçten AKP hem de cumhuriyetçi sermaye, Koç Grubu memnun görünüyor. Bu anlamda sermaye her durumda kendisi için büyümenin olanaklarını kullanır.

AKP 12 Eylül’ün mantıki sonucu

Bir iktisat profesörü olarak tüm bu sorunlar karşısında ne yapmalı diye sorduğumuzda yukarıdaki yanıtlara ek olarak ne söylemek istersiniz?

İzninizle bir düzeltme yaparak başlayayım. Ben kendimi bir iktisatçı olarak değil, ekonomi politik zemininde durmaya çalışan biri olarak görüyorum. Bu perspektiften bakarak şöyle bir değerlendirme yapabilirim: Yukarıda cevaplamaya çalıştığım sorular zaten bir biçimde birbiri ile ilişkiydi. Dolayısı ile vermeye çalıştığım cevapların zeminini oluşturan, onların karşılık bulabileceği toplumsal ve siyasal ortama uzatmadan işaret etmek isterim. Bilindiği gibi Türkiye’de 12 Eylül Darbesi ile başlayan süreç, aradaki iniş çıkışlarla mantıki sonucuna AKP iktidarıyla ulaştı. AKP, bir kısım “liberal” çevrelerin de desteğiyle geleneksel muhafazakârlığı İslami muhafazakârlıkla beraber kullandı ve sonuçta zaten aklında olan İslami muhafazakârlığı referans alan bir düzen inşa etmeye başladı. Burada önemli olan mevcut kurumların ya işleyişini değiştirmesi, işlevlerini farklılaştırması ya da tamamen ortadan kaldırmasıydı. Bu yöntemle esasen mevcut devlet yapılanmasının mimarisini değiştirdi.

Geldiğimiz aşamada gerek dünya ekonomisinin genel krizi, gerekse Türkiye ekonomisini içine soktukları durum iktidar açısından teknik olarak aşılması pek mümkün olmayan bir duvarla karşı karşıya bıraktı. Ancak, bu koşullarda bile kendi tabanını süregelen araçlarla beslemeye devam eden AKP iktidarı aynı zamanda Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, Kariye Kilisesi’nin camiye çevrilmesi ve en son Malazgirt kutlamalarıyla sembolik mesajlar üzerinden süreci yönetmeye çalışıyor. Bu bir zafiyet görüntüsü olarak okunmamalıdır bence. İki nedenle, birincisi bu sembolik mesajların hâlâ bir karşılığı var gibi görünüyor. İkincisi bu mesajlar, hâlâ güçlü olduklarını geniş kitleler nezdinde yeniden üretiyor. Diğer taraftan zaten denetimlerinde olan silahlı kolluk kuvvetlerine yenilerini eklemeleri düşünülmesi gereken durumlardır.

Yusuf Gürsucu/Yeni Yaşam