Kamusal bir anlayışla işçi sağlığını korumak - A. Selçuk Atalay

Bugün hâlâ Türkiye’de iktidarda olan Parti, 2012 yılında 6331 Sayılı Yasa’yı çıkartırken işçi sağlığı ile ilgili bütünlüklü -temel/müstakil bir yasa- hazırladıklarını, Yasa’nın tüm çalışanları kapsayacağını, bu yasa ile iş kazalarının en aza indirileceğini ve meslek hastalıklarının görünür kılınacağını iddia etmişti.

Yasa’nın onuncu yılını doldurması sebebiyle pek çok örgüt -birlikte ya da ayrı ayrı- Yasa ile ilgili açıklamalar yaptılar. Açıklamalarda ağırlıklı olarak, bu on yıllık süre zarfında “iş kazalarının, iş kazaları sonucu ölümlerin azalmadığı; meslek hastalıklarının hala tespit edilemediği” ifade ediliyor. Gerçekten de bu on yılın sonunda, Yasa’nın iktidarın iddialarını yerine getirmediği ilgili toplum kesimleri tarafından görülmektedir. 2013 yılında İSİG Meclisi’nin kayıtlarına göre, 1.235 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Yıllar içinde işçi cinayetleri artmaya devam etti. 2021 yılında 2.170 işçi iş cinayetlerinde hayatını yitirirken, bu Yasa ile geçen 10 yıl içinde iş cinayetlerinde kaybettiğimiz işçi sayısı en az 17.900 işçi olarak açıklanmaktadır.

Yasanın onuncu yılında, emek yanlısı örgütlerin ortak vurgu olarak iki noktayı öne çıkarttıklarını gördük. Bunlardan birincisi “Ortak Sağlık Güvenlik Birimleri” (OSGB) olarak bilinen taşeron ticari yapıların ortadan kaldırılması, ikincisi ise işçi sağlığı ve güvenliği alanının “kamusal bir anlayışla” tekrar ele alınması talepleridir.

6331 SAYILI YASA'NIN MURADINI ANLAMAK!
6331 sayılı Yasa’yı “İş Sağlığı Güvenliği Yasa’sı” diye tanımlamak yerine, “İşçi Sağlığı ve Güvenliği Alanını Taşeronlaştırma Yasası” olarak anmak daha doğru olacaktır. 6331 ile işçilerin sağlığı ve güvenliği, OSGB adıyla, yasanın ardı sıra kurulmuş ve bugün itibarı ile sayıları 2400’e ulaşmış olan irili ufaklı şirketlere bırakılmıştır. İSG alanından kamu tamamen çekilmiş, Yasa ile kendine verdiği denetleme görevini bile yürütememiştir.

Sonuçları böyleyken, “6331 Sayılı Yasa’nın çıkartılma sebebi neydi?” diye sorduğumuzda, yasanın ortaya çıkardığı sonuçlara bakmamız gerekiyor:

  1. Alana müstakil bir Yasa çıkarılarak, hem Avrupa Birliği sürecini takip edenlerde hem de ilgili kamuoyunda olumlu bir hava estirilebilmiştir. (Bugün itibarı ile bu etkinin büyük oranda silindiğini görüyoruz)
  2. Sermayenin alana ilişkin harcamaları azaltılmıştır. Alan çalışanlarının (Yasa’da geçtiği şekliyle: işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanları ve diğer sağlık personeli) ekonomik payları düşürülmüş ve onlardan alınan paylar büyük oranda OSGB’lere aktarılmıştır.
  3. Alanda meslek odalarının, sendikaların etkisi, belirleyiciliği mümkün olan en düşük seviyeye getirilmiş, alanın çalışanları taşeron OSGB’ler karşısında yalnızlaştırılmıştır.
  4. OSGB’lere bağlı çalışmayan, şirketlerle bireysel sözleşme altında çalışanlar iş kaybı, pozisyon kaybı tehditleri ile karşı karşıya kalmıştır. Bu da ücretlerde ve özlük hakları üzerinde baskı oluşturmuştur.
  5. Patronların iş kazaları ve meslek hastalıkları konularındaki hukuki sorumlulukları, alan çalışanlarına aktarılmış; özellikle iş güvenliği uzmanları, hukuk karşısında “olağan şüpheliler” haline getirilmiştir.
  6. İş güvenliği uzmanı olma hakkı, neredeyse tüm fakülte mezunlarına genelleştirilerek; gençlere yeni bir “istihdam alanı” açıldı duygusu verilmiştir. Bugün itibarı ile -işsiz olanlar da dahil- toplam 71.500 iş güvenliği uzmanı vardır.
  7. Taşeron OSGB şirketleri ile oldukça düşük ücretlerle sözleşmeli çalışan işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanları neredeyse tamamen “mesleki bağımsızlıklarını” yitirmiş, patronlarla/şirketlerle uyum içinde çalışmaya, patronların istediği raporları yazmaya zorlanmışlardır.

KAPİTALİZMİN MUTASYONLARI VE İŞÇİ SAĞLIĞI
Piyasa tüm coğrafyalara neo-liberal yöntemlerle kendini dayatıyor. Şirketler, taylorist yöntemlerin kurguladığı “disiplin” kurgusu yapılmış çalışma ortamlarından, “denetim/gözetim” ağırlıklı rekabet ortamlarına geçiyor. Burada rekabet sadece şirketler arasında değil, şirketlerin bünyesindeki çalışanlar arasında da geçerli oluyor. Rekabeti esas alan yeni “insan kaynakları yöntemleri” çalışanları birbirleri ile karşı karşıya getirirken; işçinin yabancılaşması inanılmaz derecede artmış olmuyor, aynı zamanda işçi özne olarak kendi sınırlarını, bütünlüğünü de yitirmeye başlıyor.

Kapitalizm devletlerin üzerinden hem hukuk alanını, hem toplamda kültürel alanı kendi ihtiyaçları üzerinden içeriklendiriyor. Kültürel alan sadece devlet kurumu tarafından değil, aynı zamanda ona bağlı okullar, medya, hukuki içtihatlar, dini kurumlar v.b. üzerinden ve nihayetinde artık birtakım sayılara ve şifrelere tercüme edilmiş -özneliğini/öznelliğini yitirmekte olan- insanlar tarafından da tekrar tekrar üretiliyor. Bugün insanlar (işçiler diye okuyalım) okulların dışında hayat boyu eğitim alınması gerektiğine, işin dışında evden de çalışılması gerektiğine, hep daha fazla performans göstermeleri gerektiğine inandırılmış durumdalar.

İnsanların çalışma hayatları dışındaki hayatlarının da sermaye tarafından işgal edildiği bu dönemde, insanların mücadele edeceği kurumlar ortadan silinmekte ve karşılarında “rakip” olarak sadece diğer çalışanlar kalmaktadır. Sistemin sloganı haline gelen “başarı” mottosu konusunda, kişinin kendisinden başka kimsenin yapabileceği bir şey kalmamıştır. Toplumsal eşitsizliklerin gizlendiği bu vasatta başarı, çalışanlar için kişisel bir tercih olarak gösterilmektedir.

Bu ortamda kişinin sağlığından, artık herhangi bir kurum, işveren v.b. değil kendisi sorumludur. İşte 6331 Sayılı Yasa, neo-liberalizmin ruhuna uygun olarak işçi ile sağlığı arasına, işçinin kendisine ödevler tarif ederek girmekle yetinmektedir.

Bu süreçte işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanlarının iş güvenceleri, dolayısı ile mesleki bağımsızlıkları ellerinden alınarak işçi sağlığını korumak konusunda etkisiz hale getirilmişlerdir. Öte yandan şirketlerde işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanları, işyerinde -piyasanın evrensel tarifleri ile -pişirilen rekabet kültürünün ve onun göstergeleri olan “performans”, “anahtar başarılar” v.b enstrümanların baskısı altında kalmaktadırlar. Dolayısı ile statüleri ve şirket içinde aldıkları vaziyet itibarı ile herhangi bir beyaz yaka çalışanından farksız hale gelmektedirler.

İŞÇİ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİNİ KİM SAVUNACAK?
İşçi sağlığı ve güvenliğinin korunabilmesi için konunun tarafı olan öznelere ihtiyaç olduğu açıktır. Konunun en doğal öznesi olması beklenecek olan sendikaların 80 darbesinden beri nasıl zayıflatıldığını biliyoruz. 6331 Sayılı Yasa’da yer alan işçi temsilciliği pozisyonlarının seçimle olsa bile, patronların tercihleriyle belirlendiğini görüyoruz. Ülkemizde -ve tabii dünyada- işsizlik oranlarını düşündüğümüzde, işçilerin sağlıklarını ve güvenliklerini koruyacak kuvvetleri ortadan kalkmakta, “işyerinde sağlık ve güvenlik” gündemlerinden düşmektedir. Bunun sonucu olarak işçiler için çalışabilmenin, hayatta kalacak kadar bir ücreti alabilmenin bedeli; sadece emeklerini satmak değil aynı zamanda sağlık ve güvenliklerinden vazgeçmeleri olabilmektedir.

OSGB’ler ve 6331
OSGB şirketleri -doğal olarak- daha fazla şirketle anlaşma yaparak kazançlarını artırmaya çalışmaktadır. Alanın çalışanları olarak işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanları, genellikle ellerinde birer çantayla çok sayıda işyerini dolaşmakta ve daha ziyade yasal evrakları tamamlamaya gayret etmektedirler. Ekseriyetle patronların OSGB’den beklentisi de zaten; işyerindeki risklerin ortadan kaldırılması ya da işçilerin iş ortamındaki maruziyetlerinin tespiti değil, -kâr odaklı olan sermayenin doğası gereği- kendilerine masraf ya da yasal bir cezanın çıkmasının engellenmesidir. Bu piyasa ortamının içinde, işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanlarının işçinin sağlığından ve güvenliğinden yana bir çalışma yapmasını beklemek safdillik olur. Bu yönde çalışmalar yapanlar bir süre görmezden gelinse bile, eğer mesleki bağımsızlıklarında ısrar ederlerse bir biçimde işlerini kaybetmektedirler.

Yasa’nın onuncu yılında “Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri İşletmecileri Derneği’nden” de bir açıklama geldi. Onlar Yasa’dan değil ama Yasa’nın tam olarak uygulanmamasından şikayetçi oldular. Açıklamalarında varlıklarını borçlu oldukları 6331 Sayılı Yasa’nın, kamuda ve elliden az çalışanı olan az tehlikeli işyerlerinde de uygulanmasını talep ediyorlar. Yani, bir sermaye birikim alanı olarak OSGB’ler, kamu hizmetleri alanın daha fazla piyasaya açılmasını talep etmekteler. Bunca işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybederken, meslek hastalıklarına yakalandıkları bile tespit edilemezken; OSGB’lerin derdinin “kendilerine yeni iş alanlarının açılması” olduğunun altını çizelim.

Kapitalizmin evrensel modeli “piyasa” yerellerde, tarihsel oldukları kadar coğrafik özellikler de taşıyan devletler üzerinden hukuk ve kültür üreterek işliyor. Piyasa devlet üzerinden zenginliği ve sefaleti üretiyor. Devlet kurumu ve yerel hukuk bu noktada, piyasanın coğrafik öznelliğinin göstergesi oluyor. Uzunca bir zamandır emekten yana kuvvetler genellikle, neo-libaralizm analizleri yaparken, -niyetlerinin dışında- kapitalizmin kapsayıcılığını, yenilmezliğini ispat eder sonuçlar çıkartır duruma düşüyorlar. Oysa yapılması gereken, neo-liberalizmin kapatamadığı, kapamadığı alanları tespit etmek; ezilen halklar, kimlikler, sınıflar için “kaçış çizgilerini” ortaya çıkartmak olarak görünüyor. Anlaşılan, “kaçış çizgilerinden” bir kısmını ortaya çıkartabileceğimiz cevherlerden biri devletlerin coğrafik/yerel muhtevalarına işaret etmektedir.

Tahakküm ve sömürüye tabi olanların direnişlerinin tarihin içinde bir yer tutabilmesi ve başarıya ulaşabilmesi için tutunacak bir zemin bulması, müdahale edeceği bir kurum bulması gerekiyor. Bugün 2022 vasatında -Türkiye özelinde, kuvvetleri göz önüne alındığında- çalışanların -kendilerinin ya da sendikal örgütlülüğün- piyasa ile işçi sağlığı ve iş güvenliği alanı üzerinden müzakereye girmesi mümkün olabilir ama başarı şansı çok yüksek olmayabilir. Oysa işçilerin, sendikaların, meslek odalarının, işçi sağlığı iş güvenliği çalışanlarının; seçime doğru yürüyen Türkiye’de, devlet mekanizması üzerinde baskı kurma ve “kamusal bir işçi sağlığı modelini” hayata geçirme olanağı mevcuttur. Seçim süreci piyasanın devletin üzerinde hukuku yapılandırma kuvvetinin düşeceği özel bir dönem olabilir.

KAMUSAL BİR İŞÇİ SAĞLIĞI GÜVENLİĞİ MODELİNDEN NE ANLIYORUZ?
6331 Sayılı Yasa’nın onuncu yılında emekten yana örgütlerin yaptığı açıklamalardan; taşeron OSGB modelinin ortadan kaldırılarak, kamusal bir modele geçilmesi gerektiğini anlıyoruz. Bu kamusal modelde, işyeri hekimleri, iş güvenliği uzmanları ve diğer sağlık çalışanlarının özlük hakları, ücretleri, iş güvenceleri kamu tarafından güvence ve koruma altına alınmalıdır. Çünkü işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanlarını işçi sağlığını koruyan bir noktaya getirebilmenin yolu, onların mesleki olarak bağımsız olmalarından geçmektedir.

Türkiye’de yaklaşan seçimlerde sandıktan işçi sağlığını koruyacak düzenlemeler için bir kuvvet çıkarmak üzere; işçiler, sendikalar, meslek odaları ve tahakküm ve sömürü altında OSGB’lere bağlı çalışan işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanları ortak bir çalışma yürütmelidirler. Elbette piyasanın devlet üzerindeki etkisi seçim sonrasında da kuvvetli olmaya devam edecektir. O yüzden sözü geçen “kamusal işçi sağlığı ve güvenliği modelinin” kurgusunda; içinde sendikaların, meslek örgütlerinin, üniversitelerin söz hakkının olduğu “İşçi Sağlığı ve Güvenliği Enstitüsü” de yer almalıdır.

Gazete Duvar