"Hak mücadelesi hukuku aşıyor" - Aslı Odman'la söyleşi

Tuzla’daki grevin ardından bir dizi tartışma yaşandı.Tuzla’da yaşananları ve mücadeleyi yakından takip eden, sürecin içerisinde olan biri olarak 16 Haziran Tuzla grevini ve gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Orada devam eden bir mücadele var. Bu yüzden her yorum, her eleştiri çok dinamik bir durumu ele almaya çalıştığını kendine hatırlatmalı diye düşünüyorum. Tuzla, 1980 sonrası emek örgütlenmesinin hem nesnel hem de öznel olarak içinden geçtiği sıkıntıları yansıtıyor. Yani bölünmüş işçi sınıfı, iç göçle büyüyen ücret rekabeti, Doğu’da devam etmekte olan bir savaşın İstanbul’a etkileri, bütün bunların yansımaları orada. Ayrıca öznel olarak da darbeler geçirmiş, fraksiyonlara bölünmüş solun kendine has sorunlarını da yaşıyor. Bütün bu limitler içerisinde orada öncelikle sahip çıkılması ve destek verilmesi gereken bir direniş olduğunu düşünüyorum. Herkes kendi çapında, kendi donanımı ölçüsünde o desteği belirleyebilir bence.

Benim bu dinamik süreçteki mütevazi değerlendirmelerimin zeminini kısacık anlatayım ki, siz daha iyi eksiğini – fazlasını tartabilin. Benim 2 senedir havzayla tanışıklığım var, son 1 senedir de en yoğun olarak yaptığım iş oldu. Araştırmalar Limter-İş inisiyatifi ile kurulan Tuzla Komisyonu çerçevesinde ve onların üzerinden sahaya girmek ile başladı. Ondan sonra Limter-İş’in olmadığı bir ortamda, bir tersane içerisinde birebir 400’e yakın işçiyle mülakat, ve anketler yaptım. Onun dışında bir belgesel çalışmamız oldu, onun da ayrı bir hikayesi ve bağlantıları. Orada da Limter-İş üzerinden havzayla ilişkiler gelişti. Doğru yere doğru zamanda gidince herkes de derdini anlatmaya çok teşne zaten. Benim deneyimlerim buradan geliyor. Yavaş yavaş daha makro olarak derlenebilecek bir şeyler görebilmeye başladığımı düşüyorum. İşte bu gözlemlere dayanarak söylüyorum ki, Limter-İş Sendikası böyle bir dönemde orada sınıf sendikacılığını devam ettirdiği için dirayetini ve onurunu takdir etmek ve eleştirel olarak sahip çıkmak gerekiyor.

16 Haziran Pazartesi günü oraya gelen değişik gruplar, örgütler vs.. içerisinde kendisi de zaten taşeronlaştırma, esnekleştirmeden mağdur olan insanlar vardı. Zaten bundan mağdur olmayan emeğiyle geçinen yok, çünkü günümüzdeki ve müstakbel emek süreçleri bunun üzerine kuruluyor. Ben bunu Tuzla Komisyonu çalışmasında da yaşadım. Tuzla’yı konuşurken, doktor çıkıyor İstihdam Paketi’yle işyeri hekimliğinin ilga edilmesini, işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerinin taşeronlaştırılmasını anlatıyor. Mühendis çıkıyor, iş güvenliği mühendisi kavramı yerine iş güvenliği uzmanı kavramı geliyor diyor. Bu ne demek? Odaya bağlı çalışan güvenceli mühendis kadrosunu daraltıyorsunuz, yani artık herhangi bir emekli subay gelsin, hemşerim gelsin, sözde iş güvenliği uzmanı olsun diyebiliyorsunuz. Ben şu anda bir vakıf üniversitesinde çalışıyorum, özel olarak bölümümdeki şartlardan memnun olmama rağmen, genel olarak üniversite ile ilişkim her sene sonlandırılabilecek senelik anlaşmalardan oluşuyor. Ezcümle, emeğiyle geçinen, sırf işçi sınıfına mensup olmayanları da tek bir belirleyici zemine çeken bir süreç olduğunu düşünüyorum.

Gerçekten de servetin yok, sermayen yok ise, emeğinle geçiniyorsan, doktor ol, mühendis ol, eğitimci ol, işçi ol fark etmiyor. İşçi sınıfı ile orta sınıfları yaklaştıran bir süreç işliyor. Ve bu süreç toplumu daha da polarize ediyor. Zenginlik/yoksulluk ilişkilerini derleyen çalışmalardan da öğrendiğimiz, İstanbul dünyada en fazla dolar milyonerini barındıran on şehirden biri haline gelmiş. Bu polarizasyon ortamında bazı sınıfların, kültür farkları, ifade farkları, kendilerini algılama farkları olsa da, taşeronlaşma, güvencesizleşme nesnel zemini dümdüz ediyor. 16 Haziran Pazartesi Tuzla’ya gelenlerin bu hatta politize olmuşluk yaşadığını veya yaşama potansiyeli barındırdığını düşünüyorum. Ve Limter-İş’in söylemi hiçbir zaman “işçiler ölüyor, onlara sahip çıkın” olmadı; “yaşam hakkı” dendi. Ve bu yaşam hakkını çok iyi politize edip, geniş bir bağlama koymayı bildi: ‘İş kazaları bu dümdüz edilen, güvencesizleştirilen emek şantiyesinin yalnızca bir görüngüsüdür’ demeye getirdi. Biz de bu süreçte “burası neoliberal emek uygulamalarının laboratuarıdır” dedik. ‘1980’lerde Tuzla laboratuarlarında geliştirilen çıktı, gerçek biyosfere yayıldı’ demeye getirdik.

Her zaman konuşmalarda “Tuzla en fazla ölümlü kazanın olduğu yer değildir” deniyor. Bize de söylüyor işverenler, “Niye bu kadar üzerimize geliyorsunuz, inşaat sektöründe daha çok işçi ölüyor” diyorlar. Ben de “Haklısınız” diyorum. Keşke o işkolu da mekansal olarak darmadağın olunmasa da, oradaki işçilerin yaşadıkları da duyulsa! Yani “sizin orada da zencileri öldürüyorlar” tarzında bir tepki olamaz diye düşünüyorum. Önlenebilir kazalardan insanların ölmesi ülke veya sektör karşılaştırmaları ile rölative edilmemeli diye düşünoyorum. Türkiye’de iş kazalarının yüzde 25’i inşaat sektöründe gerçekleşiyor. Sonra maden geliyor, yüzde 14 ile ve en büyük kategori yüzde 31ile ‘bilinmeyen’ kategorisi… Bu doğrudan kayıt dışılığın göstergesi. Yani bilinmiyor, ölenin hangi hangi sektörde öldüğü bilinmiyor. İşçiyi getiriyorlar ölmüş oluyor. Sonuçta Tuzla bu “bilinmeyen” kategorisinden sıyrıldı… Hem de ‘ekonomik büyüme’ deneni de sorgulayarak, yani kendi meselesini genelleştirerek. Bu kolay birşey değil. Sahip çıkılası bir süreç kanımca. Belki sürecin eksiği, fazlası konusuna tekrar döneriz isterseniz.

Yani bu bilinirlik halini, sorunu görünür kılmayı sürecin başarısı olarak tespit etmemiz gerekiyor değil mi?

Görünür kılmak başkasının derdine, gözünün içindeki derdine hitap etmekle başlar bence. Bu olayın politize edilip görünür kılınması başlı başına başarıdır. Sürecin başarılı bir şekilde genelleştirildiğini, farklı katmanlara hitap edebilecek yaşam hakkı gibi bir eksende, doğru bir hatta politize edildiğini düşünüyorum. 1000-1500 tane taşeron işletmeye bölünmüş taşeron işçilere yönelik örgütlenme faaliyetinde Limter-İş silinebilirdi de. Oradaki işverenleri şahsen gördük, çok sert bir sektör: sendikaya evet diyen bir işçinin barınma şansı çok az. Burada Limter-İş’in dirayetini ve onurunu teslim ettikten sonra, bir yerel ve bir de genel paradoksa da değinmek istiyorum. Genel kamuoyu desteğinin sağlandığı bu aşamada yerel iyi irdelenmezse bu tehlike oluşuyor. Bu, genel siyasi kavramlar içerisinde sünüp gitme tehlikesi. Aktivistler, akademisyenler, Tuzla Komisyonu, TMMOB vs. bir yere kadar ‘dertlerin’ araştırıcısı ve aktarıcısı olabilirler, asli taşıyıcısı olamazlar. Limter-İş’in gücü buydu. Yani meşru olduklarını, haklı olduklarını, İş Yasası’nın aslen uygulanmadığını ortaya koydular ve şimdi bu güçle dönüp havzada bu teslim edilmiş meşruluklarını işçilere de yansıtmak gerekiyor. Yani ‘dıştaki meşruiyet’ ve ‘içteki meşruiyet’ otomatik olarak birbirlerine denk değiller, dolayımlanmaları, birbirine tercüme edilmeleri, yani örgütlenmeleri gerekiyor. Düşünün ki, ‘bölücü sendika’ söylemine yangının merkezinde maruz kalıyor Tuzla işçisi. Gazete okuyarak değil, yemekhanede, işe girerken, an be an bu ideolojik etere maruzlar. Birebir tanıştığımda, ‘her sözüyle bu işçi yarın sendikaya üye olabilir’ diye düşündüğüm işçilere Limter-İş’in ulaşması zorlu bir iş. Ayrıca sendikanın gerçekten mali olarak kısıtlı kaynakları var. Önceliğin çok açık olarak belirlenmesi gerekiyor.

Herhalde bu durumda konfederasyonun devreye girmesi gerekiyor?

Benim bilebildiğim zaman zarfında DİSK’in mali bir desteği olmadı. Son süreçte DİSK’in siyasi bir desteği oldu, yanında durdu, kamuoyu desteği için devreye girdi, ama onun dışında mali veya örgütsel destek pek yok. Ancak tüm süreçte DİSK’ten Limter-İş’in çizgisine müdahale olmadığını da söylemek gerekiyor.

Bie eşik atlandıysa sizce bundan sonra neler yapılmalı?

Ekim ayında bu sürece başladığımızda Komisyon açısından amaç, sorunu görünür kılmaktı. Ancak şu andaki aslî mesele değişti. Artık kamuoyu sorunu gördü, bilgilendi, Tuzla meselesi bir meşruiyet kazandı ve bu süreci ‘yönetmek’ için, bu ilginin bıçak sırtında ve kalıcı olmayabileceğini olduğunu bilerek, hemen içe, yerele, Tuzla işçisine dönüp örgütlenme yapmak lazım. Şimdi bence zaman, kocaman Esenyalı-Gebze arası bir havza haritası çıkarıp, oraya bütün hemşeri derneklerini, kahvehaneleri, bekar odalarını işlemek, işçiler devr-i daimleriyle nasıl bir Tuzla havzası yaratıyorsa, onun resmini ele geçirmek ve oraya gitmek gerekiyor. Bu bilginin önemli bir kısmı, dağınık olarak Limter-İş’te de var, ama sendikanın şimdiye kadar önceliği davayı meşrulaştırmak, yaymaktı. Endişem,bu dışa yönelik sürecin çok fazla içi yemesi. O yüzden aynı güçle Limter-İş’in bu çabasını içe de aktarması ve birleştirici olması sürecinin önemli olduğunu düşünüyorum. Tabii örgütlenme önünde bu dış-iç meşruiyet dengesinden başka faktörler de var. Sınıf ilişkilerinin Tuzla’da klasik işçi-patron modeli içinde gelişmediğini, üstüne üstlük daha önce bahsettiğim o ‘sınıf sendikacılığı=bölücülük’ suçlamasının yaygın olduğunu da biliyoruz. O zaman işçiler ayakta kalma stratejisi olarak hemşerilik üzerinden örgütlenmişse, onlara bunu dikkate alarak yaklaşmalı diye düşünüyorum. Bekar odasında barınma üzerinden birbiriyle ilişkilenmiş, en çok ücreti ödenmeden kaçılması sorununu yaşayan işçiye başka, ailesiyle oturan işçiye başka, Cuma namazını kaçırmayan işçiye, işçilik açısından aynı ama dil olarak farklı yaklaşmak lazım diye düşünüyorum. Kadrolu işçiye de ulaşmak lazım. Bu kadar taşeronlaşmış bir sektörde örgütlenme stratejisi dediğimiz zaman, mekandan koşuyoruzdur diye düşünüyorum. İşçilerin yarattığı mekanı geriye sarıp, soyut olarak, örgütleme stratejisi olarak yeniden üretmekten bahsediyoruzdur. İşte bu yüzden Tuzla haritasını çıkarmak gerekiyor. Ben şu anda kendi görevimi de orada görüyorum. Sendikada şu anda duvarlarda ölen işçilerin resimleri asılı ve her gittiğimde o resimlerin sayısı çoğaldı. Evet, bu ölümler, bu resimler yaşamdaki ve çalışma hayatındaki asli çelişkilere işaret ediyor. Ama bu çelişkilerin sonuçlarına reaktif bir şekilde karşılık verme zamanı başarıldı, şimdi öngörülü bir şekilde bu çelişkilerin yarattığı mekanın oluşmasını izlemek, müdahil olmak, oluştuğu yerden işe girişmek gerekir diye düşüyorum. Şimdi bu çelişkiler etrafında yerelin gücünün ortaya çıkması için Tuzla’ya yoğunlaşmak, anlatmaya çalıştığım öncelik ve metodlarla yaklaşmak gerekir diye düşüyorum. Benim görebildiklerim bunlar.

Son günlerde yapılan görüşmelere gelirsek, Tayyip Erdoğan'ın patronlarla toplantısı ve sendikanın da katıldığı daha sonraki görüşmeler neye işaret ediyor?

19 Haziran Dolmabahçe toplantısı doğrudan Başbakan Erdoğan’ın davetiyle gerçekleşti. Kurumsal katılımcılar Gemi İnşaat Sanayicileri Birliği(GİSBİR), Deniz Ticaret Odası(DTO), Dok-Gemi İş ve onun dışında 50 tane sektör temsilcisi deniyor, ki büyük ihtimalle büyük işadamları, yan sanayi, taşeronların derneği vs.dir. Diğeri için ise, Haziran ayının başında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) ve onun think-tank’i olan TEPAV üzerinden çağrı geldi. Daha çok yönetişim modeli örnek alınarak yapılmış bir çağrı. Orada da farklı olarak 19 Haziran toplantısına davet edilmeyen Limter-İş vardı işin asıl muhatabı olarak ve bir de yönetişim modeli uyarınca tamamen bütün devlet kurumlarından arındırılmıştı o toplantı. Erdoğan’ın çağırdığı toplantıya katılmış olan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik mesela yoktu. Bu konuda şunu söylemek lazım en başta. Tersaneler ile ilgili 4 kamu kurumunun asli sorumlulukları var. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı çalışma hayatına dair, Ulaştırma Bakanlığı ve Başbakanlığa bağlı Denizcilik Müsteşarlığı yeni tersane tahsisinde, işletme izinlerinde söz söylüyorlar, ruhsat veriyor, kapasiteleri belirliyorlar, dördüncü de İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İlçe Belediyesi olan Tuzla Belediyesi, ikisi de AKP’li. Mesela, ilginçtir Erdoğan 19 Haziran’da toplantı öncesinde Kadir Topbaş ile beraber helikopterle Tuzla’yı şöyle bir yukarıdan gözlemiş. ‘Yüksel politika’ dediğin böyle bir şey olmalı!

Yukarıdan ne görülüyor ki?

Valla GoogleEarth’e girildiğinde ne görülüyorsa o görünüyordur herhalde, ben daha binemedim! Bu gezintinin ardından yapılan toplantıda Limter-İş yoktu, ancak TOBB’un toplantısında da hiçbir devlet kurumu yoktu. İkisinde de bir eksiklik vardı. TOBB’daki toplantıda akademisyenler, iş hukuku ve iş güvenliği uzmanları, mühendisler yönetişim modeli içinde biraraya gelen işçi ve işverenin asıl temsilcilerinin arasındaki bir nevi tampon bölgeyi oluşturuyorlardı.

Burada enteresan bir durum yok mu? Sanki yaptırım gücü olan toplantı bir önceki toplantı. Bu toplantının ardından Başbakan'ın Limter-İş'i hedef gösteren konuşmayı yapması da yaptırım gücü olan toplantıyı göstermiyor mu?

Benim TOBB toplantısında ilk söylediğim şey de oydu zaten. Biz 20 Haziran’dan bir hafta önce buluşacaktık, hazırlıklarımızı yaptık, toplantı işçi tarafında bağlı olmayan nedenlerden dolayı, GİSBİR’den katılım onaylanamadığı veya o cephede başka mülahazalar olduğu için ertelendi. Olmayan o toplantının ardından çok belirleyici, belki de yapılabilen toplantının çerçevesini değiştiren Dolmabahçe toplantısı oldu. Dolmabahçe toplantısını TOBB Plaza toplantısının çerçevesini kaydırdı kanımca. Bu yüzden burada tersane bölgesiyle ilgili sorumluluk taşıyan her hangi bir kamu kurumu temsilcisinin olmaması, çok bilmediğimiz yeni bir çerçevede, bir ‘yönetişim çerçevesinde’ konuştuğumuz anlamına geliyordu. İki cümleden biri “Bu oluşumun yaptırım gücü nedir?” oldu. Zaten Limter-İş Sendikası’nın Ekim’den beri teklifi de yaptırım gücü olan bir kurul kurulmasıydı. Bu kurul içinde GİSBİR olacaktı, Limter-İş olacaktı, TMMOB olacaktı, TTB olacaktı, Baro olacaktı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olacaktı. Ondan sonra da akademisyenler davet edilecekti. Biliyorsunuz benim de içinde bulunduğum Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu böyle bir teklifi kabul edenlerle kurulabilen bir oluşum idi. O zaman bu oluşuma dair, Çalışma Bakanlığı ‘bu oluşumdan haberimiz var, biz kaydımızı aldık’ diye bir faks gelmişti. GİSBİR’den cevap gelmemişti. Diğer saydığım kurum ve kişiler oturup Tuzla Raporu tabir ettiğimiz çalışmayı yaptılar, 16 Aralık 2007’de kamuoyuna sunduk, Ocak sonuda kitaplaştırdık. İşin orijininde, şimdi çok farklı bir güç dengesi ve 16 işçi daha hayatını kaybettikten sonra gerçekleşen TOBB inisiyatifiyle yeni başlayan bu deneyden önce, Limter-İş’in inisiyatifle oluşan bu Tuzla Komisyonu var. Fakat tabi resmi bir yaptırım gücü yok Tuzla Komisyonu’nun. Şimdi DİSK ve Limter-İş, TOBB sürecine bir nevi toplu iş sözleşmesi gibi bakıyor: TİS hakkı yokken, meşruiyet kazanmış mücadelesi akabinde yapılabilecek TİS nevi bağlayıcı olabilecek bir anlaşma en ideal durum olurdu. Esasında form olarak TİS demek lazım, yoksa sendikanın talebi neredeyse her maddede ‘İş Yasası ve çalışma hayatı ile ilgili yönetmelikler Tuzla’da uygulansın’. Esasında bu malum-u ilam. Ama Tuzla’da olmayan. Ve cana malolan bir malum bu. Yine bunu masaya getirdi Limter-İş TOBB toplantısında. Bunun bir yaptırımı olması lazım, dendi. Tuzla’da İş Yasası’nın en önemli maddelerinin uygulanmadığının kabulü üzerinde duruldu.

Ben TOBB toplantısının, büyük eksiklikleriyle beraber, en büyük kazanımını şimdilik bu olarak görüyorum. Bizim hazırladığımız raporun ‘tespit ve talepler’ kısmına da konu olan, Limter-İş’in 16 Haziran öncesinde işçilere dağıttığı bildirlerdeki taleplerin altı dolduruldu, doktor, makina mühendisi, iktisatçı, gemi mühendisi, işletme mühendisi, kentçi tarafından 14 sayfalık bir belge haline getirildi. Hem Ekim’den beri birbiriyle değişik aşamalarda Tuzla Komisyonu’nun geniş çevresinde buluşmuş insanların mevcudiyeti, hem yazılmış bir raporun elde olması, hem de toplantının yapılamadığı zamanları bahane edip bu işe yoğunlaşmamız bunu kolaylaştırdı. Bu vadelendirilen ve öncelik sırasında koyulan maddelerin hepsi ama hepsi, yasanın uygulanması hakkında. En öncelikli madde ise, Tuzla’daki taşeronluk pratiğinin yasa dışı işletildiğinin vurgulanması, ‘asıl iş’ tabir edilen işlerin uzmanlarca tespiti. Deniz Ticaret Odası Başkanı Metin Kalkavan “Evet, yasanın uygulanmasını ben de istiyorum” dedi ve bize yollanan toplantı sonuç tutanaklarında ‘bir fark analiziyle mevcut durum ile olması gereken durum arasındaki fark tespit edilsin’ denildi. Halihazırdaki çalışma hayatıyla ilgili bütün yasaların uygulanması ve mevcut durum ile olması gereken durum arasındaki uçurumun tespit edilmesi bile o masada oturan GİSBİR temsilcisi ve Deniz Ticaret Odası temsilcisi Kalkavan açısından gayet bağlayıcı bir şey. Bu hatta ilerleyeceğimiz belgelere geçti. İlk başta toplantının bileşenleri “Gemi İnşaat Sanayisi Stratejisi” oluşturma gibi bir başlıkla toplantıya çağırıldı. Ama biz, oradaki işimizin en başta bize önerildiği gibi “Gemi İnşaat Sanayisi Strateji Belirlemesi” olmadığını, tarafları bir araya getiren sürecin çalışma koşullarındaki sakatlıklar ve seri iş kazaları olduğu söyledik ve bu teslim edilerek kurulun da ismi değiştirildi; İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulu oldu. Bu bile başlı başına oradaki çalışanların çıkarlarının isminin koyulabildiği bir durum yarattı.

Peki bu toplantıyla, Tayyip Erdoğan'ın çağrısını yaptığı toplantı arasındaki ilişki konusunda ne düşünüyorsunuz? Bunlar arasında bir bağlantı yok mudur?

Tabii çok haklısınız, birbirlerinden habersiz gelişmiyordur bu süreç. Erdoğan’ın toplantısından tabii ki daha bağlayıcı ve hemen uygulamaya geçilen kararlar çıkmış. Bizim de basından takip edebildiğimiz kadarıyla orada toplam 7 madde konuşulmuş ve hiç biri çalışma yaşamına ilişkin değil. En liberal teorilerde bile 3 tarafı vardır bu işin: işçi, işveren ve devlet. Yani 7 maddenin bir tanesinde işçilere dair bir şey söylenmesi lazım, değil mi? Bir de başbakan yürütmenin üst kademelerindeki bir devlet memuru olarak, kamu adına yasaların uygulanmasından sorumlu değil mi?. Ama bu 7 maddenin hepsinde, Kalkavan’ın bile kabul ettiği, orada her gün İş Yasası’nın bütün bir çalışma sürecinde ihlal edildiği görmezden geliniyor.

Ama ne konuşulmuş, ona bakalım: En önemli birinci madde Tuzla tersanelerinin endüstri bölgesi ilan edilmesi var. Şu anda o konu hakkında çalışıyorum. Daha kapsamlı bir şey söylemek için erken ama sezgisel olarak şunu söyleyeyim: Endüstri Bölgeleri’nin teşviklerle ilgisi vardır, ÇED raporu ile ilgili bazı hızlandırmalar getirir. Biraz tarıyorsunuz basını, görüyorsunuz ki bu talep işverenler tarafından aslında 2003’ten beri farklı forumlarda dile getirilmiş. İkincisi, yan sanayi için Organize İhtisas Sanayi Bölgesi ilanı. Bunu da özellikle Yalova bölgesi için daha irice taşeronları temsil eden GESAD (Gemi Sanayicileri Derneği) 2 yıldır dillendiriyor zaten, Yalova’da geçen sene yer arayışındaydı.

Üçüncü olarak da Tuzla bölgesi çok daraldığı için, buradaki tersanalerin Yalova başta olmak üzere diğer tersanelere kaydırılması var. Zaten Yalova tersaneler bölgesi inşaatı iki sene önce başladı. Çok kavgalı bir süreçten sonra, TMMOB’un verdiği aksi rapora rağmen, bu rapora göre tarım alanı olduğu, deprem bölgesi olduğu göz önüne alınmadan yapıldı. Yalova Tersaneler Bölgesi’nin imar izni Danıştay tarafından 3 ay kadar önce iptal edildi, ama projeye itiraz eden CHP’li Subaşı Belediyesini devreden çıkarmak için, tarım arazisinin AKP’li Altınova Belediye’sine dahil ettiler. Gene fiili durum hukuka uyduruldu. Harıl harıl inşaat devam ediyor, yüzde 10 oranında üretim de başlamış. 3 ay önce bir işçi yüksekten düşüp öldü Yalova’da, daha üretim % 10 kapasitesinde devam ederken. İşin daha ilginci, zaten Tuzla’daki en büyük aktörler Yalova’da yatırım yapmış durumdalar, Kocatepe, Kalkavan, Bayrak gibi büyük tersaneci aileler, aynı zamanda Tuzla’daki büyük taşeronlardan bazıları da tersaneci olarak sınıf atlayarak oraya transfer olmuşlar. Benim henüz yüzeysel olan araştırmamadan ilk bakışta gördüğüm, Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın çalıştığı Sefine Tersanesi’nin de orada yeri var. İşte, iş kazalarına deva diye sunulan Yalova’ya dair ilk elden verilecek bilgiler bunlar, varın siz karar verin, Yalova’ya kaydırma hayat kurtarır mı diye? Dördüncü olarak da alan darlığının giderilmesi amacıyla birleşmelerin teşvik edilmesi var. Bu GİSBİR içerisinde daha ufak ve orta boylu sermayenin elenmesi anlamına gelecektir. Yani iş kazaları süreci, işverenlerin tekelleşmesinin mi önünü açacak ve bununla ilgili mevzuat değişiklikleri mi gündeme gelecek diye soruyorum. Zaten halihazırda hazırlanan işletme iznine dair bir yönetmeliğin bir an önce çıkarılması var. Bunlar zaten uzun zamandır işverenlerin gündeminde tuttuğu taleplerdi ve bu ölümlerin sonucu oluşan Tuzla gündemiyle, “bir şey yapmak lazım” denilerek cepte biriktirilmiş talepler masaya sürülüyor. Yani ölümlere dair oluşmuş geniş kamuoyu hassasiyetini kendilerine döndürmek gibi bir süreç görüyorum ben.

İşçilere dair herhangi bir madde yok mu gerçekten?

İşçilere dair olabilecek tek madde yaz tatilinde bölgedeki okullarda eğitim programlarının uygulanması. Yani işçinin ciddiye alındığı tek yer, eğitim, hadi adını koyalım, bildiğimiz disiplinizasyon süreci. Liberal-konzervatif ideoloji işçiyi eğitiyor, kadını örtüyor, bu iki kesime yönelik siyasetleriyle hemen tanınabiliyor. Çok güzel söylüyor Limter-İş’teki arkadaşlar: orada İş Yasası’nın 2. Maddesine açıkça aykırı olarak işletilen taşeronluk sistemi herhangi gerçek bir iş güvenliği planlamasını ve eğitimi imkansız kılıyor zaten. İşçi sağlığı ve iş güvenliği ve risk bölünemez bir şey, çünkü onlarca taşeronun girip çalıştığı tersane bir adet bütün işyeri, yani bir adet tersane. Bir orta boy tersanede 70 adet taşeron işletme çalışıyor. Siz neyi, nasıl koordine ediyorsunuz, bir adet işyerinde iş, ucuz emeğe oynandığı için, bu kadar bölündükten sonra ? Herkes birbirini etkiliyor orada. Sonuçlarını gördük artık, bir senede 26 ölümle gördük. Daha ne görelim? Dok Gemi İş benim işçilerimin hepsi sigortalı diyor, ama Dok-Gemi’nin bir tane kayıtlı taşeron işçisi yok. Oysa Tuzla’da 10 tane taşeron çalışıyorsa, 1 tane kadrolu işçi çalışıyor. 33 bin doğrudan üretim içinde bulunan işçinin yalnızca 5, 6bini kadroludur. Hangi temsiliyetten bahsediyoruz, bu ‘yetkili sendika, yetkisiz sendika’ lakırdısıyla? Önce emek sürecindeki kadrolu işçi / taşeron işçi çifte standardından bahsedelim. Azınlık / Çoğunluk gibi bir durum bu, çok benziyor. Yalnızca sayısal azınlık, çoğunluk şartlarında, sayısal çoğunluk ise, azınlık şartlarında, ikinci sınıf vatandaş olarak çalışıyor. Bu İş Yasası’nın 2. maddesi bir kapsam genişletilmesiyle, etkisiz hale getirilmediği sürece, ki bu artık bu noktadan sonra en azından gürültü çıkarmadan yapılamaz bence, her zaman bu fiili çifte standart ve yasa dışılık öncelikli olarak öne sürülmeli. Taşeronluk bizatihi illegal değil tabi, fakat Tuzla’da taşeronların yaptığı işleri yasaca taşeronların değil, ana firmaya, yani tersaneye kayıtlı işçilerin yapması lazım.

Ayrıca her şey eğitim mi? İşçilerin eğitimi, canların kaybolmaması amacından bakılınca, öncelik sırasında nereye koyulmalı? Artık işyeri güvenliğinin sağlanması ile ilgili çok büyük noksanların olduğunu biliyoruz. Tersanede inceleme yaptık, fotoğraflandırmayla davlumbot altlarına kadar girdik. Sonuçta iş güvenliğine yatırım gerekiyor, bu yatırımlar yapılmadan, tüm işçiler üniversite mezunu olsalar da, ölümler yapısal nedenlerden dolayı sürecektir. Mesela bir örnek vereyim; elektrik mühendislerinden öğrendiğim biçimiyle, kaçak akım rölevesi diye bir şey var. Bütün tersanenin elektrik donanımının alt üst edilip, yenilenip bunun takılması lazım. İşçi ne kadar yorgun olursa olsun, ne kadar eğitimsiz olursa olsun 22 voltluk el lambasının 330 volta taktığı zaman, işçi ölmüyor, sigortalar atıyor, bu kaçak akım rölevesi varsa eğer. Şu andaki durumda 70 tane taşeron şirket kendi kablolarıyla geliyor, birinin kablosu bir diğerinkinin kablosunun üzerinden geçiyor, diğerinin oksijen hortumu, beridekinin kablosunun üstünden geçiyor, kabloların hepsi yamalı, herkes kafasına göre bir yere kablo çekiyor. Aslında bu kabloların standart olarak sağlanması, ana kabloların yer altından geçirilmesi ve kaçak akım rölevelerinin takılması gerekiyor. Mesela gaz ölçümleri tersaneler arası, sezona ve işe göre ayrıştırılmış bir standarda kavuşturulmalı, zira patlamalardan dolayı ölümler üçüncü sırada. Bunların hepsi için yatırım gerektiriyor. Yani, illa ki eğitim lafı kullanılacaksa, işyeri güvenliğine yatırım konusunda, ciddi mali imkanlara sahip işveren kendini ve temsilci kurum GİSBİR’i eğitmeli diyelim. Bir de “işçi kemerini takmamış” deniyor, içim çekiliyor bu durumda! Birebir anlatıyor işçiler, iskelelerin kurulmasıyla ilgili sorunlar var. İskeleyi kuruyorlar, ama mesela oynak bir zemin üstünde, acele acele. Veya iskelenin üzerindeki işçi bu oynak iskelenin neresine kemerini takacağını bilemiyor. İskeleyle beraber de düşebilir. Gemiye fikslese kemeri, bir punto atarak, o puntoya çoğu zaman izin yok, yeniden taşlama gerektirdiği için, yeniden taşlama vakit, yani nakit kaybı olduğu için. 2013’e kadar sıra sıra yetiştirilecek, yetiştirilmezse tazminat ödenecek armatörlerin gemileri sırada beklediği için. Yani ezcümle, kemerini takmayan işçiden çok, kemerini nereye takacağını bilemeyen işçi gördüm ben.

Günde öğle yemeği molası dahil 8,5 saatten fazla çalıştırma yapmak, İş Yasası’nın ilgili Yönetmeliğine aykırı. Biz birtek bunu tespit edip, durmuyoruz, sahaya dair bilgiyle bir öneri sunuyoruz. Tuzla’daki tüm tersanelerde kartlı giriş sistemi var, kimlik kontrol için. Biz diyoruz ki TOBB için hazırlanan belgede, işveren altındaki taşeronun işçileri kaç saat çalıştırdığını bu sistem üzerinden kontrol etsin, ‘ben bilmiyordum 3 vardiya ardarda 22 saaat çalışan işçi olduğunu, onlar taşeronun işçileri’ demesin. En nihayetinde tersane sahibinin tersanesinde işbaşı yapıyorlar ve ana işveren tüm alt işveren işçilerinden de yasaca sorumlu. İşte sabah saat 8’de işbaşı yapan işçinin gece 12’de çıktığı belli olur böylece.. Örneğin kart sistemi, molalar dahil, üst limit olan toplam 8 buçuk saat sonra işçi hala içerideyse bir alarm versin, bir kayıt düşsün sisteme. Bunların hepsi yatırım, yaptırım olmadan işgüvenliğine yatırım olmuyor galiba.

Bir taraftan TOBB'un toplantısı, diğer taraftan Başbakan'ın açıklamaları... Bundan sonra ne gibi gelişmeler olabilir?

TOBB’un çağrısıyla yapılan toplantının devamı olarak iki hafta içinde tekrar toplanacağız dendi bize. Geçen haftaki toplantıda belirlenen çerçeve etrafında gündemli bir şekilde toplanacağız dendi. İlk toplantıda Limter-İş’in önerdiği çizgiye gelinmişti, bundan sonra bunun somut adımlarının atılması hattına giriliyor mu, girilmiyor mu, sorusu gelecek. Aksi durumda Limter-İş’in masadan çekileceği çok açık geliyor bana.

Peki Erdoğan'ın açıklamalarındaki sertliği nasıl yorumlayabiliriz?

Erdoğan işçi sınıfı ve işverenin çıkarlarının ayrı olmadığını savunuyor. Söylemini bunun üzerine kuruyor ve ‘hepimiz aynı gemideyiz’ fikrini savunuyor. “Aşağıya sadaka, yukarıya teşvik” sisteminin çerçevesi geçerli orada, biraz oynadın mı bu ince denge yıkılır. O yüzden, ‘ne olurdu ki, Erdoğan Limter-İş’i masaya çağırıverseydi?’ diye sormak safdillik olur. Limter-İş ile Erdoğan’ın aynı masaya oturması bahsettiğim ince dengenin yıkılıvermesi, duvarda bir paradigma deliği anlamına gelir. Sen Limter-İş’i çağırmayarak mesela, masadaki pazarlıklarda kendilerine karşı sorumlu olduğun işçi kesimini, ilk adımda kayıtlı SSK’lıya indiriyorsun, yani 22 milyondan 10 milyona indiriyorsun. Bir de bu on milyon sigortalı, yani kayıtlı arasından, sendikalılık açısından, yumuşak, uyumlu sendikalıları ancak işçiden sayıyorsun. Geriye kaç ve ne tarz bir işçi kalıyor, siz hesaplayın artık. Yani mahallede oyunu kurmadan önce, en güçlü çocuğun diğer çelimsiz çocukların tüm rol dağılımını yapıp, bu güvenceyle oyuna girmesi gibi bir şey bu. Ancak böyle bir kompozisyon ile işçi katılımı oyununu oynanabilir, bugünün Türkiye’sinde bence. Daha fazlasının kaldırmaz. Duvar delinir. Baraj yıkılır.

Peki bu oyun nasıl bozulur? 

Biz raporda da gösterdik, “gemi inşa sanayi büyüyor, işçiler ölüyor” dedik. Limter-İş de zaten meseleyi böyle formüle edebiliyor ve çok güzel bir şekilde neoliberal zamanlarda çalışma hayatına dair genel bir çerçeveye koyuyor. “Kamuoyu statejisi yaratmak” doğrudan amaçlanmamış olsa da, sonuçta, samimiyeti ve tutarlılığı ile bu, başarılı bir kamuoyu stratejisine dönüştü. ‘Haklıyız, meşruyuz, ölüyoruz ve yaşam hakkı istiyoruz’. Türkiye’nin tüm büyük kentlerindeki onlarca kentsel dönüşüm projesinden eski gecekondu alanlarına vuranlarını düşünün: Eskiden hak olarak verilmiş, kademe kademe kısmen veya tamamen legalleştirilmiş bir barınma tarzı, bir sürü hukuki oyunlarla, senin imar iznin çıkmadı, senin tapu tahsis belgen şu dönemden önce vs. denerek, dönüştürülmeye başlandı, mahallelerin sınıfsal kompozisyonlarını değiştirecek devasa adımlar atılıyor, Başıbüyükte, Tarlabaşı’nda, Sulukule’de, Ayazma’da. Bunun bir boyutu da illegal ilan etmek, güç yeterse kanun önünde, yoksa ‘çağdaş kentler yaratmak’ paravanı altında kamuoyu nezdinde. Ama onun karşısında bazen bakıyorsunuz direnişin diline, çoğu zaman kendini ‘gecekondu olmamak üzerinden’ savunmaya çalışıyor. ‘Başkaları gecekondu, biz değiliz’ diyor. Başkalarının bir zaman meşru olan barınma tarzı kötülenerek yapılan direniş de güçlü ve birleştirici olmuyor, bireyci kalıyor görebildiğim kadarıyla . Ama önemli olan gecekondunun da meşru olduğunu, çünkü bir zaman desteklendiğini ve o evi yapan insanının barınma hakkı olduğunu söylemek. Demek istediğim hak ile hukuk arasında bir fark var. Meşruiyet ve Yasallık arasındaki fark. Ve emeği ile geçinen insanın mücadelesinin ana ekseninde, gittikçe geniş kamuoyunun oydaşı süreçlerinden yalıtılarak üstkurullarla, yönetmelik oyunları ile dönüştürülmüş hukukun artık durmadığını düşünüyorum. Sabah üçlere kadar, bir CHP milletvekilinin dediği gibi ‘Tuzla işçisi gibi çalıştırılan’ ve ‘seri üretimde 15 günde 15 yasa çıkarabilecek akışkanlığa kavuşan’ milletvekillerinin yaptığı yasalarla yaratılan hukukilik durumlarına ne kadar sarılabiliriz ki? Hukuk iyice elitler arası çatışmanın alanına dönüşmüş kanımca. Hukuk, fiili durumda fiili sınıfsal, bölgesel, toplumsal cinsiyete dair güç ilişkileri ile şekillenmiş çalışma veya çalışamama hayatına dair durumları, ‘kılıfına uydurma’ mekanizması olarak çalıştırılmıyor mu? Bakın 4857, esnek çalışma pratiklerini, varolan pratikleri yasallaştırdı. Bakın İstihdam Paketi’ne, keza. Bu yüzden hukukun eleştirisini içeren, ‘hak’ üzerinden geliştiğini düşündüğüm bir mücadele dönemi gelebileceğini düşünüyorum. Barınma hakkı, eğitim hakkı, yaşam hakkı... ‘Nerenle hak iddia ediyorsun?’ diye soran olursa, cevap, pek çok kanun maddesinden daha açık ve insanidir: Emeğimle, emeğimle şekillenmiş belleğimle hak iddia ediyorum.

Sendika.Org / 9 Temmuz 2008