Türkiye'de özelleştirme, taşeronlaştırma, belirli süreli çalışma gibi esnek çalışma formlarını şimdi de ödünç işçilik, geçici işçilik takip ediyor. Esnek çalışmanın olduğu yerde işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmadığı gibi sendikalaşma yani örgütlenme de adeta yasaklanıyor.

İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi'nden Araştırma Görevlisi Aslı Odman, esnek çalışma formlarını, yasalarda taşeron çalışmanın nasıl düzenlendiğini, hükümetin bir politik tercih olarak denetimleri nasıl engellediğini anlattı.

ESNEK ÇALIŞTIRMA DARBENİN ÜRÜNÜ

Türkiye'de taşeronlaştırma ne zaman başladı? Bu sistemin aslolarak amacı nedir?

Ufak bir düzeltme yaparak başlayayım. Esnek çalıştırma gibi bir başlık daha doğru olur. Çünkü taşeron dışında başka formlar da var. İşgücünü bölen, her böldüğü aşamada maliyetten tasarruf eden, sendikal yapıları daha da zorlaştıran genel bir yapı var; esnek çalıştırma diyebiliriz buna. Onun içinde bahsettiğiniz taşeronluk var, kanunu tabiriyle alt işverenlik deniyor. Şimdi ikinci formu geliyor; geçici işçilik, ödünç işçilik. İstihdam bürolarının profesyonelleşmesiyle beraber bir sürü taşeron çalıştırma tarzı, ödünç işçiliğe, geçici işçiliğe dönecek. Üçüncüsü belirli süreli çalıştırma, part-time çalıştırma var, belki bir zaman çağrı üzerine çalışma olarak, böyle mitoz bölünmeyle çözünmüş değişik fiili durumlar var.

Eskiden kadrolu, tam zamanlı, güvenceli çalışan işçiler önce fiilen bölünüyorlar, sonra hukuken kılıfına uyduruluyor.

Dünyada 1970'lerin içerisinde, Türkiye'de darbeden sonraki ekonomik sistemin, yeni iktisadi büyüme modelinin getirdiği emek rejimi esasıdır, esnek çalıştırma. Şu anda Türkiye'de en yoğun kullanılan alt işverenlik yani taşeronluk dediğimiz formdur. Ama diğer formlar da artacak. Mesela Almanya'da Fransa'da ödünç işçi, geçici işçi formu baskın, orada alt işverenlik daha çok teknik meselelerde kullanılıyor. Her ülkede aslında esnek çalışma formu şekli ekonomik sistemine, kapitalist sistemine göre değişiyor.

Türkiye'de esnek çalıştırma sisteminin başlamasında darbe çok önemli. 80 darbesi olmasaydı, devletin bu konuda desteği olmasaydı, 24 Ocak kararları olmasaydı, 1970'lerde örgütlü emek, kadrolu, tam zamanlı istihdam yaratımıyla karşı karşıya kalan sermaye bu kadarını yapamazdı.

Hukuken 1983 İş Kanunu çok önemliydi. Ama esasen 1983-2003 arasında üretim süreci darmadağın edildi, işçilerin örgütlerinin çoğu kapatıldı, fiilen esnek çalıştırma başladı. 2003 yılındaki İş Kanunu ile bütün bu fiili uygulamalar hukuk içine alındı.

'ALT İŞVEREN ASIL İŞİ YAPAMAZ'

Taşeron sistemin yasal dayanağı nedir? İşçilerin hakları nasıl tanımlanıyor, işveren bu tanımlanan haklara uyuyor mu?

2003 yılında çıkmış İş Kanunu'nun 2. maddesine, alt işverenlik maddesi deniyor. 2008'de çıkan tüzükte de çok açık belirtiliyor, alt işveren yalnızca bir işkolunda asıl iş dışındaki işleri yapar diyor. Asıl iş tanımı aklıselimle de bulunabilecek bir şey. Tersanecilik sektöründe, gemi inşaada asıl iş dediğiniz büyük demir sacları kesmek, montajını yapmak, yani gemi ne olmazsa yüzmez sorusuna verilecek yanıtta yer alıyor. Geminin sacı, montajı, raspası esas olarak asıl iş tanımı içinde bulunur. İçindeki süpersonic radar sistemini kurmak taşerona verilebilir. Benim geldiğim sektörde, eğitim işkolunda da asıl iş öğrencilere ders hazırlamak, notlarını girmek, verilecek derslerin altyapısını, yani araştırmasını yapmak asıl iş tanımındadır. Hiçbir sektörde asıl iş taşerona verilemez deniyor yasada. Türkiye'de pek çok işkolunda bu yasadışı uygulanıyor.

'RİSK BÖLÜNEMEZ'

Tersanecilik işkolunda Limter-İş'in de hep söylediği gibi 4857 sayılı yasa uygulanmıyor. Asıl iş taşerona veriliyor. İş Kanununun 2. maddesi risklerin bölünemezliğine dayanılır. Şöyle işliyor 44 tane tersane var Tuzla'da. Bu 44 tersanenin her birinde 2008'de 100-150 taneydi, şimdi 40-70 taşeron şirket var. 70 tane farklı tüzel kişilik, taşeron şirket bir tersaneye gidiyor, aynı gemi üzerinde çalışıyor. Biri raspasını yapıyor, biri montajını yapıyor, biri kaynağını yapıyor, biri sintinesini temizliyor, elektrik donanımını yapıyor. Siz istediğiniz kadar bir tane gemide çalışan işçileri 70 tane işletmeye bölün, onlar bir gemiyi yapıyorlar. Risk bir tane. Bir boyacı gelip davlumbotu boyadığı zaman orada gaz birikmesi oluyor, bu bir şirket, ondan sonra başka bir montajcı geliyor, gaz ölçümü yapılmadan kaynak torcuna bastığı anda patlama oluyor, nasıl bilecek ikisi ayrı şirket, 70 tane ayrı şirket var. Ne psikolojik riskler ne de büyük işçi havzalarında, büyük tonajların yapıldığı fiziki riskler bölünemez, bu eşyanın tabiatına ayrıkı. Bu yüzden tek bir merkezden koordine edilmek, denetlenmek zorundalar. Burada esas sorumluluk kanununun da söylediği aklı selimin de söylediği tabi ki işverendedir. Teknik olarak da işveren tasarruf etmek için böldüğü zaman riski koordine edemiyor. Zaten bu da birazcık gözden çıkarılmış bir masraf haline geliyor. İkinci noktada zaten işçiler fiziki olarak da bölündükleri zaman, iskele kırık bir tahtadan yapılmış, benim kemerimi bağlayacağım bir yer yok, ben bu işi reddediyorum diyemiyor. İşi kaybetme kaygım varken, o taşeron gider bu taşeron gelirken ben bu işi reddebilir miyim? Çok güzel işi reddetme formlarımız var halbuki. Bunları gösterdiğiniz zaman çağlar öncesinden dinazorlara bakar gibi bakıyor işçiler. Bu formlarla, ben işi reddediyorum deyip resmen işten atılmadan çıkabilirsiniz. Ama siz bunu bir örgütlülüğünüz yoksa, işten atıldığınız zaman sizi savunacak sendikanız, orada çalıştığınızı gösteren belgeler yoksa yapamıyorsunuz.

İşçi sağlığı iş güvenliği bir masraftır, bir yatırımdır, bu yatırımdan bahsetmek yerine işçilerin iş güvenliği kültürü olmadığından bahsediliyor ve rekabet edebilirliğin önemli olduğu konuşuluyor. Rekabet edebilirlik şirket cirolarını insan hayatının önüne koyan bir yaklaşım.

'MARMARA PARK AVM'DE YASA İHLAL EDİLDİ'

Marmara Park AVM'de yaşanan kazaya gelelim mesela. Bu çadırda ölen işçilerin ne yaptığına bakalım, bunlar kalıp yapıyorlar, beton döküyorlar, demir yapıyorlar. 4857 ne diyor, asıl iş, asıl işverenin kadrolu, tam zamanlı, güvenceli işçileriyle yapılmak zorundadır. Bir bilirkişiye gitse bu rapor, inşaat sektöründeki asıl iş nedir diye? Kalıp ile demir asıl değilse nedir asıl iş? Esasında orada çalışan işçilerin de 4857'ye aykırı çalıştırıldığını görüyoruz. Alt işverenlik, kanunun sınırladığının dışında çok geniş kullanılıyor.

'DEV SAĞLIK-İŞ YASADIŞILIĞI TESCİL ETTİRDİ'

Var olan yasaya rağmen yasadışı biçimde ilerleyen taşeron sistemi nereye varabilir sizce?

Özellikle Tuzla bölgesinde Türkiye'deki kurulan taşeronluk anlaşmalarının pek çok kısmının yasadışı olduğuna dair bilinç ve farkındalık oluştu. Bu konuda çok önemli aktörlerden biri de Dev Sağlık-İş'tir. Kendi örgütlediği hasta bakıcılar, hemşireler, teknik personel, hastane içi teknik hemşireler vs. hepsinin esasında sağlığın asıl işkoluna ait oldukları, ama yasadışı bir şekilde taşeron şirketlerden hizmet alımıyla satın alındıklarını devletin İş Teftiş Müfettişleri'nin raporlarıyla tescil ettirdi. Bunu ilk olarak 4 sene önce Balcalı Hastanesi'nde yaptı. O zamana kadar taşerona çalışan işçiler tespitin ardından fiilen ana işverene geri döndürüldü. Bunu da tescil ettirdi. Fakat tescile rağmen ihaleler fiilen yapılmaya devam edildi. Çalışma Bakanlığı kendi müfettişinin verdiği raporu, kendi mahkemesinin çıkardığı kararı fiilen uygulatmıyor. Çünkü çok açıkça işletme sever, işveren sever, sermaye taraftarı sınıfsal bir denge var. Şu anda Dev Sağlık-İş yapılmaması gereken ihaleleri gidip basıyor, yasadışı konuma kendisi düşüyor. Esasen yasadışı bir pratiği, devletin mahkemeleri ve müfettişleri tarafından tescil edilmiş bir pratiği ifşa ettiği için huzuru bozmaktan yargılanıyor işçiler ve sendikacılar.

'GEÇİCİ ÖDÜNÇ İŞÇİLİK GELİYOR'

Ne olacak sorusuna gelince. En kapsamlı esnekleştirme Ulusal İstihdam Stratejisi dediğimiz maddeyle geliyor. O yüzden meseleyi taşeronlaşma değil de esnek çalıştırma diye koyalım diyorum. Buradan ikinci form olan iş kanununda başka bir maddeye tekabül eden şu anda çok dar kullanılan geçici işçilik, ödünç işçilik. Esasında Avrupa'daki pek çok sendikanın mücadelesi geçici ve ödünç işçiliği geri çektirmek üzerine oluyor. Biz de ödünç işçilik ve geçici işçilik sermaye tarafından çok esnek kullanılamıyor.

İstihdam büroları, man power, iş bulma komisyoncusu olarak çalışıyorlar. Bundan iki sene önce Meclis'ten geçen o dönemki tepki yüzünden Abdullah Gül'ün vetosuyla geri dönen istihdam bürolarının profesyonelleştirilmesi, Almanya ve Fransa'daki gibi yaşama geçirilecek. Siz mesela bir gazetecisiniz iş bulamıyorsunuz, gidip man power'e özgeçmişinizle bağlanıyorsunuz. Man power'in işçisi oluyorsunuz. Man power istihdam bürosu profesyonel bir şekilde komisyonculuğunu yapıyor bir şirkete kiralıyor. Siz hiçbir zaman çalıştığınız şirketin elemanı olamıyorsunuz. Çalıştığınız şirkette örgütlenemiyorsunuz. Çalıştığınız şirkette ne şartlarla yollandığınızı man power belirliyor, bir kısmını da kesiyor maaşınızın. Böylece gazetecisinden, temizlik işçisine, üniversite profesöründen, doktoruna, pizza taşıyan kuryesinden garsonuna kadar inanılmaz heterojen bir işçi kesimini alıp satan esasında simsarlık yapan istihdam büroları aracı olmuş oluyor iş piyasasında. Siz örgütlenmek isteseniz özel istihdam büroları sektöründe örgütleneceksiniz. Kiminle kuryeyle, profesörle, gazeteciyle, mümkün olmayan bir alan, hepsi darmadağın alanlarda çalışan hiçbir iş bütünlüğü olmayan bir kesimle. Pek çok emek ve meslek örgütünün karşı çıktığı mesele bu.

Bir üçüncü formda, kendim çok yakından yaşadım. Çok yakın zamana kadar vakıf üniversitesi olan Bilgi Üniversitesi'nde çalışıyordum. Biz sendikalaştıktan sonra daha güvencesiz olan, akademik hiyerarşinin daha altında olanlar asistanlar ve okutmanlardan 30 küsuru işten çıkarıldı. Biz yeniden yapılandırılma gibi bir gerekçeyle işten çıkarıldıktan sonra yerimize alınan araştırma görevlileri belirli süreli anlaşmalarla alındı. Bu esasında yapılan işle anlaşma niteliğinin tutmadığı çok açık illegal çalıştırma formudur. Bu da üçüncü bir esnek çalıştırma. Belirli süreli çalıştırma ancak şu şekilde yasa içerisinde legal kullanabilir. İş süresi belirliyse, seçim kampanyasının ya da herhangi bir reklam kampanyasının metinlerini yazmak veya bir köprünün yapımı gibi. Köprü ya da reklam kampanyası bitince iş biter. Benim belirsiz süreli, güvenceli kadrolu yaptığım işi, derslere girmek, not vermek, öğrenciyle ilgilenmek, idari görevlerde bulunmak gibi, 10 ayda belirli sürelerde çalıştırılan genç işçiler yapıyorlar, 10 ay sonra atılıp 2 ay sonra tekrar alınıyorlar.

'MANAVDAN MEYVE ALIR GİBİ PSİKOLOG İHALE EDİLİYOR'

Bir örnek daha verelim. Kamuda nasıl oluyor bu alt işverenlik. Benim son zamanlarda öğrendiğim en çarpıcı örnek Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK). Aynı özel ve devlet hastanelerinde olduğu gibi Türkiye çapında 6 büyük taşeron, alt işveren firma var. Politik bağlantıları da olan taşeron firmalar bunlar. Bunlar Türkiye'deki SHÇEK'lere, devlet ve üniversite hastanelerine temizlikçisinden, röntgencisine, hasta bakıcısından, psikoloğuna, sosyoloğuna kadar satıyorlar. Öyle bir hizmet alımı ihalesi oluyor ki, 3 temizlikçi, 2 psikolog, 3 sosyolog istiyoruz deniliyor taşeron firmaya, manavdan meyve alır gibi. Bu 6 büyük taşeron firmanın da alt taşeronları var. Alt işverenlik, devletteki adıyla müteahhitlik, yüklenicilik hizmet alım sisteminin politik sistemi destekleyici yanı da var. Mücadele edilememesinin, çok zor mücadele ediliyor olmasının nedenlerinden biri de Türkiye'de siyasi rejimin bu iktisadi bağlar üzerine kuruluyor olması. İhale sistemi, bugün kilit siyasi kelimelerden biri ihaledir. İnşaatından, sağlığına, eğitimine kadar, ihale ile işler sistem; bugün her yerde aynı güvenlik firmasını görüyorsunuz. Bugün büyüyen taşeron inşaat şirketlerinin yapısına baktığınız zaman çok belirli yandaşlık yapıları görüyorsunuz. O ağlar bir şekilde ihalelerden faydalandırma üzerine kurulu. İhale sistemi, kamuda taşeronlaştırma sürecinin resmi prosesi diyebiliriz.

İş cinayetleri olarak tanımlayabileceğimiz ölümlü iş kazaları daha çok taşeron şirketlerde yaşanıyor? Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Hiçbir işkolu homojen değil, bir işkolu içinde daha tehlikeli işler var, daha pis işler var ve daha az ücretlendirilen işler var. Çoğu zaman daha tehlikeli, daha pis işler daha da az ücretlendiriliyor. Tesadüf değil tabi ki bu tür işler dışarıdan gelen alt işverenlere yaptırılıyor. Alt işverenlere layık görülen işlerin risk alanları da çoğu zaman daha büyük oluyor.

Böylece ana işveren bu sorumluluktan kaçınmış ve daha ucuza maletmiş oluyor...

Esasında hukuken kaçınmış olmuyor. 4857 no’lu yasamız var. Kayı inşaat ana işveren olarak çıkıp da, ‘ya biz ne bilelim Kaldem taşeron firması 500 metre öteye çadırları kurmuş, çok üzüldük, esefle karşılıyoruz, başsağlığı diliyoruz’ diyor. Bu durum, cinayet işleyen bir insanın, maktulün yakınlarına başsağlığı dilemesine, ben cinayetin suç olduğunu bilmiyordum demesine benziyor. Halbuki çok açık bir şekilde iş kanununda ana işveren ve alt işveren ortak sorumludur diyor. Ama fiilen işçilerle beraber risk de iş kazaları da alt işverene transfer edilmiş oluyor. Basında böyle bir duyarlılık olmasa, iş kazalarına dair ana işverenin ismi deşifre edilmese yalnızca Kaldem'in siciline yazılıyor olacak bu kaza. Halbuki bu işi Kayı hatta ECE Almanya'ya kadar da yükseltmek gerekiyor.

Fransa'da nükleer işkolunda kadrolu işçi sayısı taşeron işçi sayısının yarısı, fakat sektörde toplam maruz kalınan radyasyonun yüzde 80'ine taşeron nükleer işçileri maruz kalıyor. Yani bu bir doğa kanunu gibi. Bu ana büyük firmalar, kendi kadrolarını reaktöre yakın yerlere yollamıyorlar. En güvencesiz durumlarda çalıştırılanlar alt işverenin işçileri. Bütün dünyada daha pis, daha riskli, daha az ödenen işlerin ulusal ekonomiler içerisinde güvencesiz işçilere, uluslararası küresel ölçekte de Çin, Bangladeş, Hindistan gibi üçüncü dünya alem diyebileceğimiz ülkelere kaydırıldığını görüyoruz.

'SGK GERÇEK VERİLER HAZIRLAMIYOR'

Sakat kalma ve ölümlü iş kazaları daha çok hangi sektörlerde yaşanıyor? Bu sektörlerde taşeronlar ve ana şirketlerdeki iş kazaları arasında oransal bir farklılık söz konusu mu?

Bunu açığa çıkaracak gerçek verilere ulaşmak pek mümkün değil. Çünkü gerçekliği tahrif eden ama bu haliyle bile çok acil bir tabloyu gözümüzün önüne seren resmi rakamlar var elimizde. Devletin iş kazalarının sayılarını, ölümlü iş kazalarını, yaralanmaları ve meslek hastalıklarını açıklama zorunluluğu var. Ama bunlar yapılmıyor. SGK 2010 verilerinde, o sene içerisinde ölen, yaralanan, meslek hastalığını tescil eden insanlar değil, o sene içinde işlemleri halledilmiş çalışanlar oluyor. 2003'teki bir kazanın ya da ölümlü iş kazası 2010'da giriyor rapora. Fakat İstatistik ne işe yaramalı, cari olarak alanı anlamak ve bu konuda o anda, acilen bir şey yapabilmek.

Sizin sorduğunuz soru çok haklı bir soru. Evet ne oluyor da inşaatlarda, madenlerde iş kazaları artıyor diyebiliyoruz. Madenlerde yaralanma artıyor ama ölüm artmıyor, tersanelerde öyledir böyledir... Bunu diyebilecek herhangi güvenilir, güncel bir resmi veri yok. Gerçekten bunlara dair bir politika yapma niyeti yok çünkü. Türkiye'de yatırımı rahatlatmakla ilgili inanılmaz detaylı bilgiler var kalkınma ajanslarının sunduğu, internette müthiş görsellerle yapılmış. Çünkü burada bir politika yapılıyor, siz yabancı sermayeyi çekiyorsunuz, yerel bölgeselleşme oluyor vs. Ama iş kazaları meselesinde çalışanlardan yana bir azaltma iradesi olmadığı için bunu istatistik oluşturamamada da görüyoruz.

Size gelirken SGK'nın son verilerine baktım, inanılmaz bir ciddiyetsizlikle karşılaştım. Verileri mesela milletvekillerinin soru önergelerine verilen cevaplarda bulabiliyoruz. İki soru önergesi verilmiş biri Çöllolar madeninde halen 9 işçinin toprak altında gömülü olduğu madenlere dair usulsüzlüğe dair Levent Tüzel'in verdiği soru önergesi. Buna 12 Aralık 2011'de cevap veren Çalışma Bakanı Faruk Çelik, 2011 Ekim itibariyle 587 ölümlü iş kazası yaşanmıştır, toplam 40 bin iş kazası içinden diyor. Sonra yalnızca üç ay sonra 2 Mart 2012'de Sırrı Süreyya Önder'in verdiği iş kazalarına ilişkin soru önergesine cevap verirken 2011'de 1563 işçi ölmüştür diyor. 2011 Aralık'tan 2012 Mart'a kadar Çalışma Bakanlığı'nın bilgisi dahiline bin tane daha ölümlü iş kazası bilgisi geliyor.

Biz o yüzden İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi'nde basını tarayarak, havzalardan bize bu işin muhataplarından gelen haberleri derleyerek aylık resmi olmayan ama, soru önergelerinde, basında, hatta resmi yayınlarda da alıntılanmaya başlanan kaza rakamları açıklıyoruz. Hem bir boşluğu doldurmaya, hem de bir politikaya dair yön göstermeya çalışıyoruz.

Şimdi bu 'yanlış' istatistiklere baktığımız zaman en fazla ölüm inşaatta gözüküyor. Ki siz bunları 3 ile 4 ile çarpacaksınız. Bir tarafta yüzde 50 kayıtdışı gerçeği var, diye tarafta işverenler iş kazalarını tescil ettirmiyor, engelliyor. İnşaat sektöründen sonra madenler ve metalde gözüküyor en fazla ölümler.

'MESLEK HASTALIĞINDAN ÖLÜM KAYIT ALTINA ALINMIYOR'

Meslek hastalıkları konusunda ölüm neredeyse gözükmüyor. Türkiye'de biz dünyada en az meslek hastalığından çalışanın öldüğü ülke olarak gözüküyoruz. Çünkü kayıt altına alınmıyor. Bu da tamamen güç ilişkileriyle ilgili bir mesele. Mevcut durumunda esasında iş kazasından daha fazla meslek hastalığından insan öldüğünü düşünüyorum ben. Bu Avrupa'da da böyle. Yani iş kazası ölümlerinin 4-5 misli orada meslek hastalığından kaynaklanıyor. Arkamızda bizim 50-60 senelik yoğun endüstrileşme var, bu sürecin çevre ve insana verdiği önem belli. Ama bunun sağlık izleri elimizde yok. Fransa'da senede 8 ila 9 kişi mesleki kanserlerden, asbeste bağlı hastalıklardan ölüyor. Türkiye'de asbest daha 2010 yılında yasaklandı. Maruziyetten 20-40 sene sonra bu hastalık ortaya çıkıyor ve çoğu zaman kesin ölüme götürüyor. Biz hala fiilen asbest tüketiyoruz. İnternette girin bakın, asbestli su borusu satan, eternit çatı satan firmaların reklamlarına. Biz kaza, ölüm derken, buz dağının görünen kısmına işaret ediyoruz. Göremediğimiz, tescili olmayan, kanser oldu öldü, nefes rahatsızlığından öldü, kalp hastalığından öldü denilen, hayatını kazanmaya çalışırken hayatını veren çalışanların hikayeleri var.

Bir kısmı da bunun işyeri intiharları meselesi. Bunu Türkiye’de ataması yapılmayan öğretmenlerde gördük. İş şekli, iş organizsyonunun yarattığı acılar ve işyeri intiharı arasındaki ilişki kanıtlanabilir. Bu mesela yavaş yavaş Fransa'da yapılmaya başlandı. Fransa Telekom'da seri işyeri intiharları oldu. Bir kısmı işyerinde kendini öldürerek ve çok açık bir şekilde işyerindeki baskıya işaret ettiği mektuplar bırakarak intihar etti. Bunlar mesela adım adım iş kazası olarak tescil edilmeye başlandı.

Her şeyden önce iş kazası ve meslek hastalığı politik olarak tercih edilmiş iş organizasyondan kaynaklanırlar. Bugünkü ulaştığımız teknik seviyede kimsenin ölmesine, kimsenin yaralanmasına, kimsenin psikolojik olarak sıfırlanmasına gerek olmadan biz çalışabiliriz, üretebiliriz, tüketebiliriz. Bunun olmuyor olması, bir ekonomi politik tercihtir o yüzden bunun altını çok iyi çizmek gerekiyor.

'İŞÇİ ÖLÜMLERİ BÜYÜMEDEN KAYNAKLANIYOR'

İşçi ölümleri az gelişmişlikten kaynaklanmıyor, işçi ölümleri büyümeden kaynaklanıyor. Daha fazla AVM olması, daha çok duble yol olması, kavşak, köprü, baraj, HES olması çok büyük bir büyüme olarak gözüküyor olabilir. Bu ilerlemenin sonuçlarını iş kazası, cinayeti olarak görüyoruz. Bu büyüme modelinde devletin çok açık bir seçimi oluyor.

'1 MİLYON 400 İŞLETMEYİ 225 MÜFETTİŞ DENETLİYOR'

Mesela iş müfettişlerinin denetimleri sınırlandırılıyor. Ciddi bir politik kararla, birçok yerde kadrolaşma, kadro şişirme varken, buradaki rakamlar çok limitli tutuluyor. Türkiye'de İş Teftiş Kurulu Başkanlığı'nda 901 denetim elemanı var. Zannetmeyin de bu 901 kişinin tümü sahaya gidip işçi sağlığı, iş güvenliği denetimi yapıyor. Bunların sadece 225'i yetkiye sahip, 240'ı da yardımcısı olarak sahaya gidiyor, toplam yalnızca 465 sahaya gidip denetim yapan kişi var. Türkiye'de 1 milyon 400 bin tane işletme var. Ve Türkiye'de işçi sağlığı iş güvenliği denetimi yapmakla yetkilendirilmiş insan sayısı 465... Bu bir politik tercih değil midir? Türkiye şu anda en büyük 20 kapitalist ülkeden biri. G8'e girmek istediğini söylüyor, buna mı kaynak ayrılamıyor?

İstanbul'daki şantiyeleri denetlemek için sadece 20 iş müfettişi atanmış. İstanbul nasıl bir şantiye alanı bütün yaşayanlar bilir. Bunlara da açıkça bir iş tanımı veriliyor. Özerk bırakılmıyorlar. Gidin yalnızca iskelelere bakın deniyor. Ben gelmişken şu işçi barınaklarına da bakayım diyemiyor iş müfettişi. Mesela 11 işçinin yanarak öldüğü şantiye teftiş edilmiş. Ama o iş müfettişine gördüğü her türlü sorunu tespit etme, raporlamasına teşvik edilseydi, eli serbest bırakılsaydı oradaki çadırları da tespit edebilecekti. Mevcut iş müfettişlerinin bile özerk davranmasına, işverenlere karşı başı dik davranmasına imkan sağlamayan sistem var. Bu yüzden de bunun bir politik tercih olduğunu söylemek gerekiyor. Bu bir az gelişmişlik, kaynağı olmama meselesi değil. Büyüme modelinin getirdiği politik tercih bu.

'MÜHENDİSLER, HEKİMLER, SENDİKALAR, SOSYAL BİLİMCİLERE GÖREV DÜŞÜYOR'

Sahanın diğer bileşenleri de var. Üçe ayırayım. Birincisi bu alanın teknik işleriyle uğraşan mühendisler, odalarından doğru bir güce sahip olarak, ben bu çadırda bu işçileri yatırmıyorum diyebilecek bir güce sahipler, bunu görmeliler. İşyeri hekimlerinin de böyle bir gücü var. Kendi meslek örgütleri üzerinden işyerindeki otonomilerini artırmaları çok önemli olacak.

İkincisi tabi ki sendikalar. Türkiye'de 100'e yakın kamu sendikası, 100'e yakın da özel sektör sendikası var. 200 sendikanın içerisinde hiçbirinde, konfederasyon düzeyinde bile işçi sağlığı iş güvenliği uzmanı istihdam edilmiyor! Bu esasında sendika içi organizasyonunda öngörülmüş bir kadrodur. Bu örgütlenme uzmanı kadar, toplu iş sözleşme uzmanı kadar, ulaslararası ilişkiler uzmanı kadar gerekli ve meşru bir kadrodur. Burada söz konusu olan ekonomik hakkın, maaş artırımının eksi 1, artı 2 olması pazarlığı değil, bir can kazanımıdır. Çok önemli bir alan bu. Bu nokta çok teknik bir mesele gibi görülüyor ve kaynak aktarılmıyor. Esasında burada istenmese de, işverenin anlayışı ile bir işbirliğine gidiliyor.

Ayrıca işçi sağlığı ve iş güvenliği,  örgütlenme için de çok önemli bir çıpa. İnsanlar maaştan daha çok canı üzerinden örgütlenebilirler. Canının onuru üzerinden, yaşam hakkı üzerinden örgütlenebilirler. Bunu söylemsel olarak önce Limter-İş gösterdi. En büyük yürüyüşlerini yaşam hakkı üzerinden yaptı.

Üçüncüsü de sosyal bilimciler. İşçi sağlığı, iş güvenliği profesyonelleri kadar doğrudan sahada olmayan ama pek çok alanda çalışma hayatına, insan sağlığına dair bilgi üreten sosyal bilimcilerin yaptığı işlerin bilgisinin sahayla buluşması gerekiyor. Tozlu raflardan inmesi gerekiyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclis çalışması da bu üç alanı birleştirmeye çalışan, güvenilir, sürekli, bilgi vererek orta vadede politika oluşturacak, çalışanların, emekçilerin perspektifinden politika oluşturacak bir merkez haline gelme amacıyla örtüşüyor.
 
Nadiye Gürbüz - Etkin Haber Ajansı 

" /> İş cinayetlerinden patronlar ve hükümet sorumlu - Aslı Odman ile söyleşi - İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi

İş cinayetlerinden patronlar ve hükümet sorumlu - Aslı Odman ile söyleşi

Taşeronlaştırma, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin bir kenara itilmesi, işçilerin ölüme gönderilmesi, sakat kalması anlamına geliyor. Son örneğini İstanbul'da Marmara Park AVM inşaatında yaşadık. 11 işçi göz göre göre yanarak öldü. İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi'nden Araştırma Görevlisi Aslı Odman da bu gerçeğe dikkat çekiyor. Odman, esnek çalışma formları, taşeron çalıştırma, yasal düzenlemeler, hükümetin sermayeden yana yasa değişikliklerine ilişkin sorularımızı yanıtladı.