ILO 1992’de Türkiye’de çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi programını başlattığında çalışan çocuk sayısının 1,5 milyon olduğu belirtilmişti. 2006 yılında bu sayı özellikle de zorunlu eğitimle birlikte yaklaşık 1 milyona düştü. Ancak Türkiye’de son 10 yıldır çalışmak zorunda kalan çocuk sayısı düşmediği gibi, çocukların çalışma koşulları ve yaşadıkları hak ihalleri giderek ağırlaşıyor. Peki 90’lı yıllarda yakalanılan düşüş neden durdu? Neden çocukların yaşadıkları hak ihlalleri son 20 yılda giderek ağırlaştı?
Elbette bu soruların yanıtlarını küresel ekonomik sistemin dışında aramak yanlış ve eksik olacaktır. Ancak Türkiye’nin bu küresel ekonomik sistemin varlığını sürdürmesi için çocuklar üzerinden elinden geleni ardına koymadığı da bir gerçek. Türkiye’deki çocuklar tıpkı yetişkinler gibi esnek güvencesiz çalıştırılmadan, taşeron çalışmanın kural hale getirilmesinden, artan yoksulluktan ve sosyal ve sendikal haklara erişimdeki eşitsizlikten muaf değiller. İşyeri sahiplerine yönelik denetimsizlikten de. Eğitimdeki eşitsizlik ve sınıfsal ayrımcılık ise işin cabası. Ancak bazı özel uygulamalar var ki bunların doğrudan çocukların emek sömürüsünü hedef alıyor. İşte son 10 yılın çocuk işçiliğinin önünü açan kritik düzenlemeleri: 4+4+4 eğitim sistemi, sanayi bölgelerinde açılan meslek liseleri, çocukların ve gençlerin çalıştırılmasına ilişkin yönetmelikte yapılan değişiklikle çocukların ağır işlerde çalıştırılmasının mümkün olabilmesi, ağırlaşan ve denetimsiz koşulların sonunda yaşanılan çocuk iş cinayetlerinin cezasız bırakılması. İşte size tüm bunlara kanıt olabilecek bazı rakamlar:
ÇSG Bakanı Faruk Çelik’in yanıtladığı bir soru önergesine göre Türkiye’de 958 bin çocuk ücretli bir işte çalışıyor. Gündem Çocuk Derneği Yaşam Hakkı Raporu’na göre ise 2014 yılında en az 61 çocuk işçi iş cinayetlerinde yaşamını kaybetti. DİSK-AR’ın hazırladığı raporlara göre; okula devam ederken çalışan çocukların sayısı da 2006-2012 yılları arasında %64 oranında artarak, 272 binden 445 bine yükselirken okula gitmeyen çocukların haftalık çalışma süresi 54 saat oldu. Çalışmak zorunda bıraklan çocukların üçte birine işyerinde yemek verilmiyor, yarısından çoğu ise 400 TL’nin altında çalşıyor.13 yaşında pres makinesine sıkışarak yaşamını kaybeden Ahmet’in ölümünde ise iş yeri sahibi sadece 24 bin TL cezaya çarptırılıyor. Tüm bunlardan anlıyoruz ki Türkiye’de devletin niyeti çocuk işçiliği sorununu ortadan kaldırmak değil aksine “piyasa”nın istediği elemanı “en ucuz şekilde piyasaya sunmak.”
Rakamlar böyleyken, son on yılda hiç yol alınmamışken hatta gerilemenin olduğu açıkken, devlet sermaye ile işbirliği yaparak piyasaya en ucuz elemanı sunma niyetinde ısrarlıyken çocuk işçiliği gerçekten çözülebilir mi? Üstelik de konu var olan küresel ekonomik sistemden bağımsız değilken. Var olan sistemin değişmesini mi bekleyeceğiz? Yoksa devletin sermaye ile yaptığı işbirliğinden vazgeçmesini mi? Evet çocuk işçiliği oldukça karmaşık ve çok boyutlu bir sorun. Bu yüzden de bu konuda çalışanları umutsuz bırakabiliyor, onlara kendini güçsüz hisettirebiliyor. Yekpare ve kocaman bir sistemin içinde çıkışsızmışız gibi bırakabiliyor. Oysa değil... Umberto Eco’nın dediği gibi “sistemin tek kalbi yok”... İşte bu nedenle çocuk işçiliğine karşı sistemin can alıcı yerlerini çözümlemek, uyanık olmak, ona göre de etkili stratejiler geliştirmek gerekiyor.
Türkiye için bu konuda geliştirilecek en etkili ve acil stratejilerden biri de çalışmak zorunda kalan çocukların örgütlenmesi. Bunun için yetişkinlere, sendikalara, meslek örgütlerine, sivil toplum örgütlerine ve tabii ki yeni Meclis’e düşen görev çocukların örgütlenmelerin önündeki her türlü engeli ortadan kaldırmak. Yani onları sadece maruz kaldıkları sorunun nesnesi olarak bırakmak değil sorunu çözecek, değişimi yaratacak özne olarak kabul etmek... Ne dersiniz, çalışmak zorunda kalan çocukların örgütlenmeleri ve başlatacakları bir hareket, Türkiye’deki işçi hareketi için de - en azından - umut verici olmaz mı?