Resmen 31 Aralık’ta başlayan ve türbülanslarla ilerleyen süreç Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) COVID-19 pandemi ilanıyla gündelik yaşamı zapt etti.
İlginçtir, COVID-19’un patlamasıyla birlikte sanki her işin başı sağlıkmış gibi bir ortamda yaşamaya başladık.
Herhangi bir insanın 2020 Ocak ayında virüs bulaşan ve bulaşanlardan da ağır seyredenleri yani “sadece hastaları” ilgilendiriyor diye düşündüğü durum 1 ay içerisinde herkesi kapsamaya aday bir halk sağlığı sorunu olarak telafuz edilmeye başladı. 2. ayında ise sadece hastalarla sınırlı olmayan adeta sokaklarında ölümün kol gezdiği bir dünyada ekonomik, sosyal (borsalar, sokağa çıkma yasakları vb) sarsıntılar arasında dünya çalkalanmaya başladı.
Hangi dünya?
Kaynakların önemli bir kısmının silaha, savaşa ayrıldığı, iklim krizinin görünür etkilerinin yaşandığı, ulaşılan teknolojik düzeyle her insanın yakından izlenebildiği, hakkımızda verilerin depolandığı, UNICEF’in bildirimine göre 5 kişiden 2’sinin, bir diğer ifadeyle 3 milyar insanın evlerinde ellerini su ve sabunla yıkayacağı lavabosunun bulunmadığı, ABD Başkanı’nın aşı üretiminde çalışan bir firmayı sadece ülkesine özel aşıya ikna etmek için girişimde bulunduğunun iddia edildiği bir dünya. Giderek artan eşitsizliklerin büyük bir çoğunluğu oluşturan insanları hiçleştirdiği, ülkelerin içinde ve arasında, sınırlarda “dolanan”, denizlerde boğularak ölme riskini göze alarak olmayan geleceğini arayan milyonlarca vatandaşa sahip ama adı konmayan, bayrağı olmayan “sınırlar ötesi, gezici bir ülke”nin oluştuğu bir dünyadan bahsediyoruz.
Peki sağlık politikasının temeli nedir bu dünyada?
Herkesin kendi sağlık risklerini yönetmesi.
***
COVID-19 pandemisi tıbbi yönüyle konuşuluyor, yazılıp çiziliyor, gerekli de. Konuyu dar anlamıyla tıbbileştirmeden toplumcu sağlık bakışıyla mütevazı notları paylaşma çabası da en az diğeri kadar önemli bir ihtiyaç diye düşünüyoruz.
