Fransa’da bu yıl 1 Mayıs gösterilerine, 230 yerleşim yerinde sendikaların verdiği rakamlara göre toplam 300.000 kişi katıldı. Paris’te katılım yaklaşık 100.000 oldu. Geçen yıl bu sayılar Fransa ölçeğinde 210.000, Paris’te ise 50.000’di. Faşist hareketlerin el alması, halk düşmanı askeri ve polisiye harcamalara ayrılan bütçe artarken sağlık ve eğitime, sosyal harcamalara, işsizlik ödentilerine getirilen kısıtlama ve dayatılan yeni koşullar, bu ikiye katlanmanın sebebi sayılabilir. Buna rağmen sendika kortejleri olması gereken yoğunlukta değildi. Demiryolu, sağlık, eğitim gibi örgütlü kamu işçi bölüklerinin ayrı ayrı öne çıkmasından çok sendikaların şehir merkezi ve bölge temsilciliklerinin etrafında toplanılmıştı. Gençliğin oranı ise nispeten güven vericiydi. Orta yaş ve üzeri eylemciler oradaydı ama 1 Mayıs görünür biçimde genç ağırlıklıydı. Öte yandan 1 Mayıs’ı takip eden parti okulları, politik şenlikler gibi yaz faaliyetlerine hazırlanan sol parti ve örgütler de iç örgütlülüklerine yoğunlaşmış görünüyorlardı. Örneğin Boyun Eğmeyen Fransa ayrı kürsü kurdu, diğer gruplar da nicel ağırlıklarına uygun konumlandılar. Filistin mücadelesine destek bu 1 Mayıs’ta da sesini eksiltmeden yükseltti. Siyonizme destek veren bir Sosyalist Parti milletvekili protesto edildi.
Aslına bakılırsa “Fransızların az çalıştığı”, “o gün resmi tatil olması yüzünden çalışmak isteyenlerin engellendiği” gibi sataşmalar daha 1 Mayıs öncesinden başladı. Resmi bulandırmaları destekleyen gayrıresmi trollüklerle bu kirli propaganda 1 Mayıs’larda hiç eksik olmaz fakat dozu artıyor. Özelleştirmeler nedeniyle hareketli olan demiryolu işçileri yine hedefteydi -neden grev ve iş yavaşlatmalara devam ediyorlar diye sorguya çekildiler. Patronları en kolay yaptıkları göçmen düşmanı propaganda bile kesmedi. Oklar Fransız işçilere batırıldı, “az çalışan Fransızlar” söylemi bütçe açığı ve orduyu finanse etmekle gerekçelendirilen 40 ila 50 milyar euro’luk tasarruf paketlerini temize çıkarmak için kullanıldı.
Sendikaların ise 2026 yerel seçimlerini baz alarak 64 yaş emeklilik reformu konusunda kamuoyu hoşnutsuzluğunu gündemde tutmak, anketler düzenlemek (anketlerde toplumun yüzde 71 oranında karşı olduğu ortaya çıkıyor), hükümetle görüşmelere devam etmek, ardı ardına kapanma kararı alınan fabrikalar konusunda hükümetin müdahale etmesini istemek, iflas eden işletmelerden atılan işçilerin mahkemelerini takip etmek vb. dışında bir faaliyeti görülmüyor. Bu pasif savunma ikliminde mali oligarşinin 1 Mayıs’a pek tedirgin girdiği söylenemez. Katılım artmasına, zincire yeni bir halka eklenmesine karşın işçi hareketinin siyasal sınıfsal etkisini sıçratmayan bir 1 Mayıs yaşandı.*
Aslında bu yılki 1 Mayıs’ı daha geniş sınıfsal toplumsal potansiyellerle de karşılaştırmak yararlı olur. Zira geçen yıl 9 Haziran’da Macron’un parlamentoyu feshetmesi ve baskın tarzda cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine gidilmişti. Bu durumda ortaya çıkan faşist RN’nin işbaşına gelme ihtimali karşısında çok daha büyük gösteri ve eylemlerine katılmıştık. 30 Haziran-7 Temmuz’da yapılacağı ilan edilen baskın seçimlere karşı hemen o akşam Paris’te yakılan işaret fişeğinin ardından birçok şehir ve kasabada hiç ara vermeden bayrağı birbirine devrederek küçüklü büyüklü gösteriler yapıldı. Eylemler günler boyunca devam etti. Her yaştan işçiler ve gençler kapıya kadar gelen faşist tehlikeye karşı merkezde kalmayan, emekçi semtlerinde yerel güçlerle yürütülen kampanya ve toplantılarda yer aldılar, gösteriler örgütlediler. 15 Haziran günü Paris’te 250.000 kişilik bir insan seli vardı. Fransa çapında yapılan 182 eylemde 640.000 gösterici sokaklardaydı.
Elbette ki sınıf mücadelesinde de, hele ki gösterilerde sürekli dikine bir yükseliş olmaz. Bu yanıyla bu sayısal karşılaştırmanın gösterdiği inişleri de, ama geçen 1 Mayıs’a göre katılımın iki katına çıkmasını anlamak gerekir. Kapıdaki faşist düşmana karşı harekete geçen reflekslerimiz etkindi; fakat hemen sonrasında bütün burjuva demokratik teamüller çiğnenerek (ve hükümet kurma görevini kazanana vermeyerek) sağcı bir hükümetin oluşumuna ses çıkarılmaması da bir olgu. Başta seçimi kazanan Yeni Halk Cephesi çatı ittifakı olmak üzere buna parlamentoda güvensizlik oyu vermekle sınırlı kalındı. İlk kurulan azınlığın azınlığı hükümeti düşürüldü. Ama ikinci azınlık hükümeti faşistlere taviz vererek, Sosyalist Partinin de görüşmeler yoluyla sözde tavizler elde etme politikasıyla desteklenerek sürüyor. **
Kitleleri moral olarak da etkileyen bu süreçte yeni bir derlenme gerekiyor, işçi sınıfının birliği açısından. Buradan düşününce akla elbette ki önce göçmen işçilerin durumu geliyor. Fransa’da göçmen işçiler için de 1 Mayıs öncesi atmosfer ağırdı. Sonuncusu ve en serti geçen yıl olmak üzere son 20 yılda 19 göç yasası yürürlüğe girdi. Ancak içişleri ve adalet bakanları hapishane ve gözetim rejimlerini daha da sıkılaştırmaktan bahsediyorlar. Uyuşturucu, İŞİD gibi ağları öne çıkararak göçmen düşmanlığını, ırkçılığı toplumda diri tutuyor; işsizlik ve sosyal haklar konusunda işçilerin öfkesini göçmenlere yöneltmeye çalışıyor, tüm yaşantılarını didik didik ediyorlar. Bakanların göç yasasına yeni ağırlaştırıcı maddeler ekleme istekleri Fransa Anayasa Mahkemesi tarafından mevcut yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle reddedildi. Ama ne göçmen ne de yerli işçi sınıfına ataklar bitiyor.
İŞTEN ÇIKARMALARIN GÖLGESİNDE
1 Mayıs atmosferinin önemli bir diğer unsuru, çarpan etkisiyle kitlesel işten çıkarma ve işyeri kapatmalardı. Birçok işletme şiddetlenen kapitalist rekabet nedeniyle tasfiye olurken burada açığa çıkan işçi yıkımının faturası kapitalistlere gönderilemiyor. Hazır giyim markası Jennyfer 990 işçiyi tasfiye nedeniyle kapı önünde bıraktı. Dünya lüks üretim devi LVMH 1.200 şarap işçisine işten çıkarıldıklarını 1 Mayıs öncesinde video mesajı ile “haber verdi”! İşten çıkarılan işçiler mahkeme önlerinde bekliyor, çokça tanıdık olduğumuz gibi tazminatlarını alabilmenin peşine düşüyorlar. Daralan emek piyasasında, örgütsüz sınıfın geleceğe güven duyguları ve sınıfsal bağları tahrip oluyor.
En son ise dünyanın iki numaralı çelik devi ArcelorMittal, Fransa’daki Dunkerque, Florange ve Basse-Indre işletmelerinden 636 işçiyi işten çıkaracağını açıkladı. 2008 ve 2013’de de 600’lü sayılarda işçinin çıkarıldığı ArcelorMittal üretimi Polonya ve Hindistan’a kaydırıyor. 2008 yılında Arcelor ve Mittal’in birleşmesinden oluşan ArcelorMittal’in Fransa’da 28.000 işçisi bulunuyordu. Şimdi ise bunun yarısı.
Devam eden işten çıkarmaların ve ArcelorMittal gibi sembollerin işçi sınıfı açısından önemi 1 Mayıs’ta da öne çıktı. İşçiler ArcelorMittal düşerse ekonomik ve sosyal olarak bütün bölge düşer diye düşünüyorlar. 600 işçiyle sınırlı kalmayıp yaygın taşeron ağı ile birlikte 20-30 bin işçinin tehlikeye girdiğini söylüyorlar. Bu denli yaygın işten çıkarmaların karşısına işçiler birleşik mücadele ile çıkamıyorlar. ArcelorMittal için sendikalar ve sol partiler devletleştirme çağrısı yapıyor. Ve solun mücadelenin yerine koyduğu bu kadim devletçi kamulaştırma çağrısına ultraliberal hükümet “Bu bir çözüm değil çünkü ekonomik rekabet ve piyasayı dikkate almıyor, sorunu çözmek için devletleştirmenin yeteceğini düşünüyor” diye yanıt veriyor. İşçi hareketinin Türkiye’den de bildiğimiz kamucu ideolojik bariyerleri burada da çok kalın. Hükümet üzerindeki basıncı sürdürmek için ArcelorMittal işçileri 13 Mayıs’ta Paris’te bir eylem yapacaklar.
1 MAYIS ÇAĞRISININ YENİ TINILARI
“Amerika Birleşik Devletleri’nde, Arjantin’de, Türkiye’de, Sırbistan’da, İsrail’de, Belçika’da ya da Yunanistan’da, erkek ve kadın işçilerin yanı sıra erkek ve kadın öğrencilerin demokrasiyi savunmak ve sosyal adalet talep etmek için harekete geçtikleri her yerde. Riskler büyük ama bizim gücümüz daha da büyük.”
Bu cümleler Fransa’daki 1 Mayıs gösterileri için yayınlanan genel çağrı metninde yer aldı. Aşağıdaki ifadeler de öyle:
“Kadın ve erkek işçilerin uluslararası mücadele günü bu yıl çok özel bir anlam taşıyor.
“ABD’de Donald Trump’ın seçilmesinden bu yana aşırı sağ coştu. En büyük milyarderlerin desteğini arkalarına alan Trump, Putin, Netanyahu, Milei, Meloni 1945 sonrası kurulan uluslararası hukukun yerine güçlülerin daha doğrusu zenginlerin hukukunu geçirmek istiyorlar.
Bunun sonuçları kadın ve erkek işçiler için şimdiden belli. Aşırı sağ hukuk devletine cepheden saldırıyor, kürtaj hakkına, eğitime, göçmen ve LGBTQIA+ haklarına atağa geçiyor. İklim değişikliğine karşı mücadele terkediliyor ve araştırmacılar çok uluslu şirketler karlarına kar katsınlar diye susturuluyor. ABD’nin kalkınmak yardımlarını hedef alması da cabası! Avrupa ise Afganistan’daki, Yemen’deki, onlarca Afrika ülkesindeki kadınlardan başlayarak yüz milyonlarca insanı cezalandıracak. Irkçılık, antisemitizm, İslam düşmanlığı, ayrımcılıklar: Aşırı sağın ve milyarderlerin medyası eliyle her tarafta bölünme zehri kol geziyor, tezgahlanıyor.”
“ ‘Savaş ekonomisi’ adı altında Fransız ve Avrupalı işçilere fedakarlık yapmaları, haklarından ve kamu hizmetlerinden vazgeçmeleri gerektiğini söylüyorlar. Biz ise çalışma süresinin azaltılmasını istiyoruz. 64 yaşına kadar çalışmak istemiyoruz. Emeklilik reformunun iptal edilmesini istemeye devam ediyoruz ve piyasalaştırmayı reddediyoruz. İşte görüyoruz, ABD’de Wall Street’in düşüşünün ilk sonucu emeklilik fonlarının çöküşü oluyor.”
Fransa’da uluslararası koşullarla bu denli hemhal olmuş bir 1 Mayıs çağrısı uzun süredir ilk kez yapıldı.*** Geçen yılki çağrıda Filistinliler tabii ki vardı -ancak metne yalnızca Filistin sorunu girmişti. 2023 1 Mayıs’ında emeklilik yaşının yükseltilmesine karşı talepler damgasını vurmuştu. 2022 1 Mayıs’ına da kamu hizmetlerinin kısılmaması, emeklilik yaşının 60 olması, 32 saat çalışma, asgari ücretin brüt 2000 euro’ya çıkarılması, kadın ve erkek işçiler arasında ücret ve meslek bazında eşitlik, enerji fiyatlarında KDV’nin yüzde 5,5’a çekilmesi ve zenginlere servet vergisinin yeniden getirilmesi talepleri yer alıyordu, vb.
Bu yıl ise burjuvazi ile proletarya arasındaki dünya ölçeğinde yaşanan gerilim, emperyalistler arası çelişki, mevcut savaşların ve kaşınan savaş ihtimallerinin içerisinden yağlanan ve büyüyen ordusuyla devlet makinası, faşizmin yükselişi, kadınların kazanımlarına atılan pençe, bilime karşı açılan gerici savaş, tanklar, uçaklar, drone’lar yığılırken artık emperyalist megapollerde de işlerin artık bambaşka seyrettiğinin görülmesi, yasal ve yasadışı yollardan ve retorikte pervasızlaşan göçmen düşmanlığı ve ırkçılık tehlikesi yansıdı 1 Mayıs metinlerine. Sendika yönetimlerinin reformcu tornasından çıksa da bu metinler işçi sınıfının ihtiyaçlarına yüzeyden işaret verdi.
Fransa’da işçi sınıfı gardını ekonominin askerileştirilmesi için sınıfsal hak ve kazanımların budanmasını ve faşizm tehlikesine karşı alıyor. Bu toplum kendisinin seçmediği bir hükümet tarafından yönetiliyor. Diğeri aşağıdan devinimiyle şimdiki gibi yönetilmek istemediğini haykırıyor. Parlamenter ve parlamento dışı reformcu ağlarla, tuzaklarla döşeli yollarda yürüyor, ama yine de yürüyor ve bir çıkış yolu arıyor işçi sınıfı ve emekçiler. İki şehrin 1 Mayıs’ı farklı tonlarda, farklı tokluklarda ses verse de aynı sınıfsal siyasal kader ortaklığında ve yol çatılarında birleşmek zorunda: Sınıfa karşı sınıf olarak davranmak.
1 Mayıs geldi ve işçi sınıfı hattına bir tuğla daha koydu; fakat birbirine sosyalizmin sağlam çimentosu ile bağlanmadan. Oysa bunu değiştirebiliriz; yürürken -hem o zaman daha iyi- düşünebilir, hareketten alıkonmadan doğru bir çizgiyi tutturabiliriz… Hem yönü belirleyen çıkışları hem bütünün hareketini analiz edip ilerletebilmeyi, işçi sınıfına sektörel, kesimsel ya da belirli segmentlerden, donanım ve yetilerden, adını kapitalist sistemin koyduğu kuşaklardan… değil -hangisine ait olursak olalım- kolektif işçi olarak bakabilmeyi, hepimizin toplam yetilerini yeni bir yaşam yolunda seferber etmeyi başarabiliriz. Bunun için tekrar: Yaşasın 1 Mayıs!
DİPNOTLAR:
* Tabii her süreç kendi düzleminde ele alınmalıdır. Türkiye’de siyasal koşullar, demokratik yükseliş dalgası zemininde 1 Mayıs 2025 kitle hareketinin hem toplamında hem de Taksim iradesinin ortaya koyulması açısından sayfa çevirme misyonu oynadı. Dar iradi bir klişe gibi değil sınıf mücadelesinin, kitlelerin ritmiyle ilişkilendirilerek söylersek, 1 Mayıs sadece “2 Mayısa” değil 5 Mayıs’a ve hatta daha ötesine bağlanmış durumda…
** Türkiye’deki gelişmeler ve olasılıklar bunlardan çok bağımsız düşünülemiyor. Oradaki “Bunlar gitsin de...”nin buradaki versiyonu “Bunlar gelmesin de...” idi. Fransa’da kadın ve erkek işçilerin, gençlerin enerjisi üzerinde yükselen ve bu uzun zamandır görülmedik seferberlik hali etkileyiciydi. Fakat o da sokaktan geçti ve sandıkta tıkandı. Seçimde faşist partiyi yüzgeri ettirme başarısına rağmen kitlelerde sadece parti ve sendika yönetimlerine bağlayarak rahatlayamayacağımız -keşke öyle olsaydı- parlamenter ve düzen içi bağımlılıklar, en büyük düşünsel, ruhsal ayak bağları.
*** Metnin “algıda seçiciliklerimizi” tetiklemesinin bir nedeni ise Türkiye’deki mücadeleden bahsetmesiydi. 19 Mart sonrası gösteriler Fransa’ya da taşındı. Bu eylemler Fransız gençlik örgütlerinden de destek gördü. Sitelerinde Türkiye konusunda yorumlar yer aldı.
