MESEM öğretmeni anlatıyor: 'Kendimi eğitimci değil gardiyan gibi hissediyorum'

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hayata geçirilen MESEM projesi, lise çağındaki öğrencileri haftanın dört günü iş yerlerine, yalnızca bir günü okula gönderen bir sistem olarak işliyor. Yirmi yıllık mesleki eğitim tecrübesine sahip Mehmet* öğretmenin anlattıkları, bu projenin eğitimden ziyade bir sömürü çarkı yarattığını gözler önüne seriyor.

Projenin ilk başladığı dönemde örgün eğitimdeki öğrenci sayısının neredeyse yarı yarıya düştüğünü, mevcudu otuz olan sınıfların on beş kişiye indiğini belirten Mehmet öğretmen, meselenin sınıfsal boyutunu kendi ifadeleriyle şöyle özetliyor:

"Toplumda gerçekten süzüle süzüle en alt katmanda yer alan kesimlerin çocukları bunlar. Yoksul kesimin, yaz tatillerinde bile sürekli çalışmak zorunda kalan çocuklarından bahsediyoruz. Aile, normal bir liseye göndereceğime işe gönderirim, hem orada işini öğrenir hem maaşını alır hem de geçimimize katkı sağlar şeklinde bakıyor."

Mehmet öğretmenin aktardığına göre, okula kalemsiz ve deftersiz gelen, en temel sosyal etkinliklerden tamamen kopuk bir öğrenci grubuyla karşı karşıya kalınıyor. Örgün eğitimdeki akranları gezilere gidip sosyal projelere katılırken, bu çocukların hayatında çalışmak dışında hiçbir şey bulunmuyor.

Teneffüsün yerini alan mola
Yıllarını eğitime vermiş bir öğretmenin kendi mesleğine dair hissettiği yabancılaşma, sistemin okullarda yarattığı tahribatın en net özetini sunuyor.

Öğrencilerin okulla kurdukları ilişkinin nasıl koptuğunu anlatan Mehmet öğretmen, durumu çok çarpıcı bir gözlemle dile getiriyor:

Çocuk seni öğretmen olarak hissetmiyor zaten. Kendini de öğrenci olarak görmüyor. O yüzden de bir öğretmen geçiyormuş, sigaramı atayım demiyor. Öğrenci artık psikolojik olarak teneffüse çıkmıyor, molaya çıkıyor. Okula da ziyarete geldiği bir mekan gibi bakıyor."

Ortada gerçek bir teorik eğitim bulunmadığını belirten Mehmet öğretmen, kendi mesleki deformasyonunu şu acı sözlerle ifade ediyor:

"Meslek lisesinde çalışan öğretmenlerin büyük bir bölümü, ben de dahil olmak üzere, orada kendimizi eğitimci gibi değil, bir gardiyan gibi hissediyoruz. Çocuğu dersten bırakmak, diplomasını almasına engel olmak vicdanıma elvermiyor. Sınavdan önce on tane soru veriyorsam, o on tanesini soruyorum. Çünkü çocuk zaten haftanın dört günü iş yerinde ciddi bir sömürü mekanizmasına tabi tutuluyor. Çoğu öğretmen de benzer şeyleri yapıyor, biz buna mecbur bırakılmış durumdayız."

İş yerlerinde bitmeyen mesai ve istismar: 'Çocuğuma bak, büroyu temizle'
Öğrencilerin hayatının büyük bölümünü geçirdiği iş yerleri, denetimsiz ve kuralsız birer sömürü alanına dönüşüyor.

İşletmelerin sadece on beş dakikalık bir sınavla usta öğreticilik belgesi alabilmesi, çocukların tamamen savunmasız bırakılmasına yol açıyor. Sonuçta işyerleri için "Eğitim verebilir mi? Öğrencilerle iyi ilişki kurabilir mi?" soruları boşa düşüyor ve "İşyeri açma ruhsatı, vergili mükellefiyeti veya usta öğretici belgesi" gibi evrakların varlığı belirliyor bu mevzuyu.

Mehmet öğretmen, bu tehlikenin boyutlarını şu şekilde aktarıyor:

"Yaş kriteri on dört, on beş nihayetinde. Bunların pedagojik ortamdan uzaklaştırılıp hiçbir pedagojik eğitimi olmayan insanların eline verilmesi ciddi sıkıntı. Bize bazı örneklerde zaman zaman gelen ama başka okullardan da sıkça duyduğumuz oluyor; taciz var, madde bağımlılığı var, şiddet var, dayak yiyorlar gittikleri yerde. Kumar öğreniyorlar."

Sorunlar bununla bitmiyor. Üstelik genelde sorunlar sanayi iş kollarında yaşansa da büro yönetimi, ofis, muhasebe ya da finansman gibi bölümlerde de benzer sorunlar, sömürü ve istismar devam ediyor.

Mali müşavirler veya avukatlar gibi nispeten daha bilinçli meslek gruplarının yanında bile ağır suistimaller yaşanıyor. Hani insan bir avukattır bir muhasebecidir, en azından yüksekokul mezunudur diye düşünüyor. Ama öyle değil maalesef. Büro yönetimi alanında staj yapan bir kız öğrencimiz, yanında staj yaptığı avukat tarafından evindeki çocukların bakımı için kullanıldı mesela. Hani tamam biz tutanağını tuttuk ve kişiyi bu stajyeri kapsamından çıkardık. Ama bunun duyulmayan, görülmeyen örnekleri var. Uzayan mesaiyi falan saymıyorum bile. Pazarlama alanında staja giden çocukların işletmelerin depolarında akşam dokuza kadar çalıştırıldığı, normal şartlarda çocukların tatil günü olan cuma günleri bile iş yerine çağrıldığı örnekler var. Sömestr ve yaz tatillerinde bile sömürülmeye devam edilen çocukların emeği, işletmelerin insafına terk ediliyor."

'Kaç okul müdürünün çocuğu MESEM'e gidiyor?'
Sistemin yarattığı bu karanlık tabloya rağmen eğitim camiasındaki genel tepkisizlik ve suçlu arayışına dikkat çekiyor Mehmet öğretmen.

Mehmet öğretmenin ifadesine göre, öğretmenlerin büyük bir kısmı duruma ses çıkarmak, itiraz etmek yerine, yaşanan sorunların kaynağı olarak okulla bağı zayıf olan yoksul çocukları görüyor. Öğretmenler odasında çocukların arkasından edilen hakaretler, sorunu çözmeyecek öğretmenlerin tesellisine dönüşüyor.

Mehmet öğretmen sendikaların da bu konuda ciddi bir eylem planı olmadığını belirtiyor. Kendi kaderine terk edilmiş bu öğrenciler genellikle bir iş cinayeti yaşandığında hatırlanıyor.

İdarecilerin tutumu ise sistemin en çelişkili yanını barındırıyor. Mehmet öğretmen, projenin ilk başladığı dönemde okul idaresiyle yaşadığı çatışmayı şöyle anlatıyor:

"Pandemi dönemi civarıydı, bir gecede okullara öğrencilere MESEM reklamı yapın diye yazı geldi. Ben propagandasını yapmadım. Okul müdürü beni çağırdı, neden olumsuz propaganda yapıyorsunuz dedi. Ben olumsuz yapmıyorum, doğru olanı yapıyorum dedim. Bugün sizin de çocuğunuz var lise 1'e giden, madem çok övüyorsanız kendi çocuğunuzu yollayın dedim. İddia ediyorum. Bugün istatistik kurumu açıklasın bakalım. Sayılsın. Kaç okul müdürünün, kaç şube müdürünün çocuğu MESEM'e gidiyor? Geçtim bu ünvanları. Kaç öğretmen çocuğunu MESEM'e yolluyor. Çocuğunu göndermekten imtina ettikleri yerlerden gelecek mi bekliyoruz?"

Patronlara sunulan dikensiz gül bahçesi
Sistem, protokollerin doğrudan patronlarla imzalandığı, işverenler için her türlü maliyetten arındırılmış bir ucuz iş gücü kaynağı yaratıyor.

Öğrenci bir taraf bile değil esasında. MEB ile patronlar arasındaki sözleşmenin bir sonucu olarak çıkıyor karşımıza MESEM'li öğrenciler.

Çocukların iş kazası ve meslek hastalığı sigortalarının tamamen devlet tarafından karşılanması, işletmelerin sırtındaki yükü sıfıra indiriyor. Yasal olarak ödenmesi gereken asgari ücretin üçte biri dahi, meslek öğretmenin bir lütuf olduğunu düşünen bazı işverenler tarafından ödenmek istenmiyor.

Mehmet öğretmen bir diğer ayrıntıya daha dikkat çekiyor. Hak gaspına uğrayan çocukların üye olup mücadele edebilecekleri hiçbir sendikal örgütlülük bulunmuyor.

Bu durumun işverenler açısından yarattığı fırsatı Mehmet öğretmen şu sözlerle özetliyor:

"Protokol patronlarla imzalandı. Çocuğu hem çalıştırıyorsun hem para vermiyorsun hem sigorta primlerini karşılamıyorsun. Çocuğun hak arayabileceği bir örgütlülüğü de yok. İşverenler o yüzden ellerini ovuşturuyorlar."

Dikensiz gül bahçesini daha da büyütmek isteyen işveren temsilcilerinin baskısıyla, MESEM sistemi şu an pilot illerde ortaokul seviyesine indirilmiş durumda. Üstelik gelecek yıldan itibaren normal örgün eğitimde de stajın on ikinci sınıftan on birinci sınıfa çekilmesi planlanıyor. Yani meslek liselerindeki tüm örgün eğitimler de MESEM'leştirilmek isteniyor.

Tüm bu adımlar, eğitim sisteminin adım adım tamamen işverenlerin talepleri doğrultusunda ucuz iş gücü sağlayan merkezlere dönüştürüleceğinin tehlikeli sinyallerini veriyor.

*Öğretmenin adı talebi üzerine değiştirilmiştir.

Özkan Öztaş / Sol.Org