Ekoloji mücadelesi ile emek mücadelesinin aynı yerden doğduğunu söyleyen değerlendirmeler, son dönemde artan maden projeleri, acele kamulaştırmalar ve baskı politikalarıyla birlikte yeniden gündemde.
Polen Ekoloji’den Can Gönen ve Onur Yılmaz, doğaya yönelik müdahalelerin yalnızca çevreyi değil, o topraklarda yaşayan ve geçinen insanları da doğrudan hedef aldığını belirtti. Acele kamulaştırmalarla insanların üretim alanlarından koparıldığını, itiraz edenlerin ise baskıyla karşılaştığını söyledi.
Sömürüye karşı çıkan, emek ve ekoloji mücadelesini birleşik, daha doğrusu iç içe şekilde sürdüren Yağmur Apa, Pınar Gayıp, Cemre Nayir, Cemil Aksu tam olarak bu şekilde tutsak edildiler. Akbelen topraklarının acele kamulaştırılmasının iki şirketin parmağıyla yapıldığını ifşa eden Esra Işık ve bu tutsaklığın iç yapısını vurgulayan Başaran Aksu yine bu nedenle tutsaktır.
Ekoloji ve emek mücadelesini birlikte yürüten isimlere yönelik operasyonlara değinen Gönen ve Yılmaz, bunun tesadüf olmadığını vurguladı. Doğaya el konulmasının ardından halkın ya güvencesiz işlere itildiğini ya da göçe zorlandığını ifade etti.
Maden ve sanayi projelerinin hem doğayı hem de işçilerin yaşamını etkilediğini belirten Gönen ve Yılmaz, sağlıksız çalışma koşullarının giderek yaygınlaştığını söyledi. Buna karşı çıkanların ise çeşitli yollarla susturulmak istendiğini dile getirdi.
Farklı bölgelerde yükselen ekoloji direnişleri ile işçi eylemlerinin çoğu zaman aynı süreçte geliştiğine dikkat çeken Gönen ve Yılmaz, bu ortaklığın görünür kılınması gerektiğini ifade etti. Ekoloji mücadelesinin emek mücadelesiyle birlikte güçlenebileceğini söyledi.
Gönen ve Yılmaz, sözlerine ekoloji mücadelesinin egemenlerin sopasına dönüşmüş hukuksal alandan taşarak fiili meşru alana genişlemesi gerektiğini vurgulayarak sözlerini sonlandırdı.
Gönen ve Yılmaz’ın Sendika.Org’a verdiği demecin tamamı ise şu şekilde:
Ekoloji mücadelesinin sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini, aksine bu mücadelenin kapitalizmle olan karşıtlığından ötürü sınıfın mücadelesi olduğunu söylüyoruz. Örneğin, acele kamulaştırma gibi kararlar üzerinden uygulanan mülksüzleştirme politikalarıyla bir çırpıda gasp edilen topraklarda yaşayan, üreten ve mücadele veren emekçilerin, şirketlerin güdümündeki hukuksal zorbalıkla tutsak edilmesinde bunu görmekteyiz. Yaşam alanlarımızı zehirleyen, yok eden, işçileri katleden ya da günübirlik olarak sağlıklarından eden, yerli ve yabancı sermayeli, doğa talancısı şirketler, buna karşı söz söyleyenleri de bastırmaya çalışmaktadır.
Sömürüye karşı çıkan, emek ve ekoloji mücadelesini birleşik, daha doğrusu iç içe şekilde sürdüren Yağmur Apa, Pınar Gayıp, Cemre Nayir, Cemil Aksu tam olarak bu şekilde tutsak edildiler. Akbelen topraklarının acele kamulaştırılmasının iki şirketin parmağıyla yapıldığını ifşa eden Esra Işık ve bu tutsaklığın iç yapısını vurgulayan Başaran Aksu yine bu nedenle tutsaktır.
Önce geçimlik tarımı bitirip, sonra uzakta tarım işçiliğine ya da maden işçiliğine mahkum eden, ya da büyük kentlere göç ettirip hizmet sektöründe kötü yaşam koşullarında ücretli köleliğe mahkum eden şirket tahakkümü ilk adımı halkın ortak kullanımındaki doğaya el koyarak, finansallaştırarak atıyor. Madenlere, organize sanayi bölgelerine ya da sanayi atıklarına açılan nehirler, topraklar ve hava bu üretimi yapan işçilerin sömürüsünün yanında yaşamlarını da kısaltıyor.
Doğayı ve işçileri bu şekilde aynı tarihsel sürecin içinde sürekli yıkıma uğratan düzen, tıpkı biyoçeşitlilik kaybındaki gibi işçilerde de çeşitli hastalıklara sebep olur ve yavaş ölüme sürükler. İşçinin emeğini satabilmesinin koşulu sağlıksız yaşamaya rıza göstermesi haline gelir. Bu uzlaşmaz çelişkide her zaman öne çıkan, rıza göstermeyenler olur ve onları da tutsak eder. Bu “istihdam şantajı” bugün ekoloji hareketinin tabanının sanki işçi ve emekçilerden oluşmuyormuş gibi algılanmasına neden oluyor. Ama bu nesnel ayrışma özellikle neoliberal politikaların tüm işçi haklarını yok etmesiyle ortadan kalkmıştır.
Ekoloji mücadelesini yürütenlerin talepleri sınıfsal taleplerle iç içedir. Emek hareketinin de sağlıklı çevrenin kaybı, barınma sorunları, yeni iklim rejimiyle çevresel talepleri öne çıkmıştır. MAPEG’in 317 sayılı “süper ihalesi” her bir kentte şirket ve devletin kurduğu cendereyi gösteriyor. Varto’da, Ünye’de, Tirebolu’da, İkizköy’de, Yayladağı’nda, İvrindi’de, Amed’de ve diğer yerlerde halkın yeni maden ve enerji projelerine tepkisi ağır bir yoksulluk kriziyle, aynı havzalardaki işçi grevleriyle eşzamanlı gelişiyor. İklim aciliyeti koşullarında bu dinamiği siyasal bir güç haline getirme görevimiz bulunuyor.
Emekçiyi ve doğayı yıkama uğratan kapitalist sistem, kendini doğanın parçası olarak görme bilincine erişmiş özneleri üretimden dışlayarak, baskıyla mücadeleyi güçten düşürür. Çünkü ekoloji mücadelesi emek hareketinin mücadelesi olduğunda güçlüdür ve bu sermayeye tehdit oluşturur. Emekoloji anlayışımız tüm bu bahsettiğimiz tabloda bu bilinç düzeyiyle herkese yeni görevler biçmektedir. Kapitalizme karşı mücadeleyi üretimin tüm mekanlarına ve zamana yayarak geniş bir cepheleşme çağrısını taşımaktadır. Ekoloji mücadelesini de artık neredeyse tamamen egemenlerin sopasına dönüşmüş hukuksal alandan taşırarak fiili meşru alana genişletebilecektir. Emekoloji, günlük yaşamdır, günübirlik örgütlenme çalışmasıdır, sömürü ve yağmaya karşı direniş dışında bir yaşamın kalmadığının bilincinde olarak güvene, sevgiye dayalı toplumsal ilişkiler kurma arayışıdır.
