Hayatlarımız bizim değilse sermayenindir! - Sinem Doğan

Çoğu genç 20’li yaşlarının başında AVM, cadde üstü dükkân, depo olmak üzere tekstil, teknoloji, gıda market-mağazalarında işçileşir bize biçilen bu hayatta. Kitabevlerini buralardan ayıran bir özelliği yoktur aslında. Reyon, raf, depo, kasa arasında gelir gider, eğile kalka koli taşıyıp boşaltır, raflara ve depoya yerleştirir, etiket yapar, temizlik yapar, satış yapar, gün sonunda da ön muhasebeyle günlük raporları hesaplayıp merkeze ileterek bir iş gününü tamamlamaya çalışır kitabevi işçisi.

Kapitalist üretimin bir işçiden beklediğiyle başka bir işçiden beklediği farklı mıdır? Matematik derslerinde zaman, hız, üretim değerlerinin formülleştirilip sorulduğu o klasik soru: “1 işçi 1 parça işi 8 saatte bitirebiliyorsa 2 işçi o 1 parça işi kaç saatte bitirebilir?” Bu soru kalıbından arzulanan cevap 2 işçinin 4 saatte her koşulda daha fazla parça işin bitirilmesi olduğundan biz sermaye sınıfının derslerini boykot etmediğimiz sürece işçi sınıfının derslerini veremeyiz.

Her işyerinde işverenin hedeflediği rakamlar vardır. Bu doğrultuda maliyet kaleminde hesabı görülen işçinin değeri hedeflenen rakamları vermekle sınırlı birer üretim girdisidir. Bu denklemde insanca yaşamayı güvence altına alabileceğimiz çalışma koşullarını dışlayan, beden gücümüzün ve ruhsal sağlığımızın emek gücünden çıkarıldığı mekanik bir üretim ve kazanç nesnesiyizdir. Madende, fabrikada, tarlada, depoda, markette, mağazada da çalışsak tüm saatlerimizi, tüm gücümüzü, tüm varlığımızı; gecesi-gündüzü, başı-sonu olmayan çalışma rejimine hükümlü gibi adamamızı bekler sermaye. Üretim, hizmet, satış, hız baskılarını da mesleki eğitimi endüstriyel üretime entegre etmek, sürdürülebilir yeşil enerji elde etmek, perakende devi olmak, kültür hizmeti sunmak gibi maskelerle pazarlayarak hep daha fazla büyümek, kazanmak hırsıyla güzeller, kutsar yaptığımız işi. Vitrinde de tüm bu üretim sürecinin lekesiz, kusursuz olduğu imajını sergiler.

Ben de o vitrinlerden birinin arkasında, her yıl sonunda ne kadar çok kitap sattığını paylaşarak yayıncılık piyasasında meşruiyetini, hükümranlığını ilan eden Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları İş Türk A.Ş., kısa adıyla İş Kültür Yayınlarının kitabevlerinde 7 yıl 4,5 ay çalıştım. Mersin, Kadıköy, Bakırköy kitabevlerinde haftada 6 gün, fazla mesailerle de daha uzun ve güçten düşürücü çalışmalara tabi tutuldum. Ağır kaldırdım, koli taşıdım, taşıyamadığımda kolileri ite çeke depoya sürükledim, kolilerdeki kitapları boşaltmak-etiketlemek-yerleştirmek için sık tekrarlarla eğilip kalktım, vitrinlere omuz hizasının üstünde yapıştırılan iç-dış kitap kampanya görsellerini söküp camları temizlerken aynı kol-omuz-boyun hareketlerini ağrılara, uyuşmalara rağmen tekrarladım, 1-2 gün sonra güncel fiyatlardan satışı olacak denilen çarşaf listedeki kitapların zamlı etiket uygulamasını yapmak için defalarca kez gece yarısından sonra bile fazla mesaiye kaldım.

Bu işin gereği diye nitelendirilerek normalleştirilen bu çalışma hâlleri sonucu evde boynum ve sırtımdan kilitlenmiş hâlde uyandığım bir sabah başlayan hastane süreciyle ileri derece boyun fıtığına, omurga kireçlenmesine, bel fıtığına yakalandığımı öğrendim. Daha sonra topuk dikeni, bir süre sonra da deposu üst katlarda olup merdiven inip çıkmayı gerektiren Kadıköy kitabevinde çalıştığım dönem haftalarca süren şiddetli ağrı-yanma sonucu teşhis edilen diz ekleminde kıkırdak yumuşaması, ödem birikmesi, diz kemiklerinde zedelenme ve menisküs yırtığı ortaya çıktı. Bu durumlardan yola çıkarak meslek hastalığının tespitine başvurdum.

Meslek hastalıklarının tanı süreci kasti olarak çok dolambaçlı ve uzun süreçlere yayılan bürokratik engellerle dolu. Kas-iskelet sistemi hastalıklarının meslek hastalığı olarak tanımlandığı koşullar var. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumunun onayını almayan bir meslek hastası, meslek hastası olduğunu iddia edemez. Tanı koşullarını içerdiği hâlde mevzuata rağmen tanı koymaktan kaçınan Sağlık Kurulunun bu hastalıkları nereden kaynaklandığı belli değilmiş gibi yorumluyor olması, raporda sadece önerilerle “işin şiddetlendirdiği” ibaresine yer vermesiyle hastalığın kaynağının suistimal edilmesinin önünü kolayca açıyor. Nihayetinde tanı verilmemiş ve SGK’ya yönlendirilmemiş olduğu için yok hükmünde olan meslek hastalığımla beraber işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması için talep ettiğim şube nakli, işten kaçınma olarak manipüle edildi. Kültür Yayınlarının sözde biz işçiler için İSG hizmeti aldığı Tez Medikal İSG şirketinin işyeri hekiminin keyfi tutumu sonucu toplamda bir çalışamama hükmüyle işten atıldım.

Yönetimin herhangi bir görüşme zemini yaratmadığı, soruna hakiki bir çözüm bulmak adına yasal yolları da izlemediği bu süreçte kas gücümü zorlayarak benden beklenilen işi yerine getirmeye devam ettim. 7 yıldan fazla bir zamanda sürekli aynı hareketlerin tekrarlandığı çalışmanın etkisiyle en aşağı 40’lı yaşlarda ortaya çıkması beklenen bu hastalıklar 34 yaş itibarıyla teşhis edildi. Mevcut hastalıklara dayanarak çalışma koşullarında talep ettiğim işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini yok sayan yönetim, meslek hastalığı tanısı konmamasına güvendi. 6331 Sayılı İSG Kanununun işyeri hekimine “çalışma koşullarını belirleyebilir” şeklinde verdiği yetkinin kullanılmamasına daha çok güvendi.

Talebim, kitap satılan bir işyerinde bulunması zorunlu ama mevcut olmadığı için de deposu olan bir şubeye nakildi. Karşılanabilir bir talepti. Nakil olanağı olmadığını gerekçelendiremeyen yönetim, nakil durumunda bile bu işi artık yapamayacağımı belirtirken benden çaldıkları sağlığımı ve çalışma irademi halının altına süpürerek benden artık elde edemeyecekleri bir iş gücü kaybı hesabıyla yaklaştı. Başka bir kitabevinde de aynı işi aynı koşullarda yapacağımdan hareketle Bakırköy kitabevinin hiç kimse için çalışılabilir temel yeterlilikleri sağlamadığı gerçeği buharlaştırılmış oldu böylece.

Eh, bu işler böyle. Normalleştirilen her çalışma biçiminde işe başlamadan önce mutabıksanız daha sonra işten ve işveren tutumundan kaynaklanarak ortaya çıkacak durumların hiçbirinde işyerinin bir mesuliyeti bulunmayacaktır. Çünkü çalışma rejimi bir anayasanın değiştirilemez maddeleri gibi kutsanmıştır. Yapamıyorsan bu işverenin değil senin sorunundur. Çalışma koşullarının İSİG önlemlerinin alınarak yeniden düzenlenmesini, değiştirilmesini talep etmeye hakkın yok, sürgün edilebilirsin ama senin nakil talep etme hakkın yok, işveren eksik personel çalıştırabilir ama senin tedavi sürecini bile elden ayaktan düşmemek için birkaç gün raporlu geçirmeye hakkın yok, bu işyerinde kitap/ürün stoklamak için rafı olan bir depolama sistemi yok hâlbuki olmak zorunda demeye hakkın yok. Yani sonuçta senin her koşulda sadece görevlerin var, ne kadar canın yansa da hiçbir hakkın yok. Aynı hareketleri sağlığını kaybetmeden yıllarca yapamazsın hâlbuki.

Bağımsız Maden-İş Sendikasının kurulmasını kaçınılmaz kılan, kömürden nemalanan devlet-sermaye-sarı sendika işbirliğine karşı tonlarca kömürü yerin derinliklerinden çıkaran madencilerin yaşamaya hakkının olmamasıydı. Madencileri, bu işin öznesini görünür, tanınır kılma mücadelesinde cesaret ve kararlılığıyla hayatını ortaya koyan Tahir Çetin bir röportajda uzuv kaybı ve eldivenle ilgili diyordu ki: “Günlük yaşamınla, senin dışarıdaki yaşamınla işyerindeki yaşamının bir farkı yok. Çünkü dışarıda iyisi varsa orada da olması lazım.”

Gerçeklik bu kadar basittir bir anlamda. İşin yapılmasında temel olan mutlaka sağlanması gerektiği hâlde sağlanmamış, daha iyisini isteyebileceğimiz her şey, gerçekte bizden sakınılan haklarımızdan başka bir şey değil. Hakkımız olduğu hâlde yoksun bırakıldığımız şartlarla çalışma dayatmalarını, yasadışı uygulamaları kılıfına uydurmalarını, yasayı hep yönetenlerin ateşleyebileceği bir silah olarak hazırlamalarını, dışarıya yansıtılan çok yoğun çalışıyoruz/üretiyoruz dediklerinde yönetim aygıtlarının değil sadece bizim neredeyse 7/24 çalıştığımız gerçeğini normalleştirmelerine izin veremeyiz. Bu koşullarda sağlıklı çalışamayız, sağlıklı yaşayamayız, insanca yaşayamadığımız bu düzende hayatta kalamayız.

Birkaç gün önce Amazon deposunda çalışan bir işçi, Mehmet Şahin, MS hastalığından, çalışma koşullarının tetiklediği rahatsızlıklardan, sorunlarına muhatap bulamamaktan yana mücadele ettiği sürecin bedelini, intihara sürüklenerek iş cinayetiyle katledilerek ödedi. Her anlamda ağır koşullarda çalışma dayatılarak insan hayatıyla oynanması suçtur. Mehmet Şahin hayatından kendi kararıyla isteyerek vazgeçmedi. Mehmet Şahin’in şikâyetleri yerinde ve haklıydı, talepleri yerine getirilebilir taleplerdi.

Çalışma hayatının normalleştirildiği bu düzende ufak tefek tabir edilen eksiklikleri, ihtiyaçları, eleştiri ve talepleri dahi dile getirmekten imtina ettirildiğimiz her an yaptığımız iş her ne olursa olsun üretme sürecinde çektiğimiz tüm sıkıntılar, yaşadığımız tüm acılar nihayetinde bize kaybettiriyor; patronlara, patronculuğa meyyal işveren temsilcilerine, sarı sendikal yapılanmanın yasasını yapan devlete kazandırıyorsa, hayatlarımız bizim değil, sermayenindir.

Depo işçilerinin kanını emen “perakende devi” Amazon’un sömürü politikalarının bir başvuru kaynağı, bir kitap olarak “kültür hizmeti” yapan Kültür Yayınlarından basılmış olmasını normalleştirmeliyiz ama mesela. Ya da Komünist Manifesto’nun banka iştiraki bir yayınevinden basılıyor olmasına şaşırmayı bırakıp kitaplarla iç içe çalışıyor olmanın bir statü vermediğini, bir beden işçisi olduğumuzu idrak ederek üreten öznenin tanınmasını sağlamalı, kitabevlerinde de bunun mücadelesini vererek çalışmalıyız. Emeğin ederini, insanın değerini örgütlü mücadeleden başka yollarda arayıp bulamayız. Kitaplardan okuduğumuz tarihi, siyaseti, hukuku, ekonomiyi, felsefeyi, edebiyatı hayatlarımızda işlevselleştirmediğimiz sürece okumak ya da kitap satılan bir işyerinde çalışmak zaman kaybetmekten fazlası olamaz. Kitabevleri bu gerçeği unutturabilen büyülü bir yer değildir.

Sonuç olarak yıllarca çalışıp hastalandığında kapıya konan bir ben değilim. Daha önemlisi ve esas olan; benden, bizden çok daha ağır koşullarda çalıştırılan, daha ağır hastalıklarla baş etmeye çalışan, iş cinayetlerinde katledilen insanlar olduğu gerçeğidir. Her gün… Ama aynı çarkta öğütülüyoruz. Öyleyse her gün mücadele için uyanmak gerekiyor. Geçinmeye, barınmaya, yaşamaya, var olmaya, var etmeye çalışırken hak ettiğimiz insanca muameleyi karşımızda muhatap kılabileceğimiz gücü; ayrı ayrı sesimizin bastırılabildiği güçlerin karşısında birbirimizi görerek, duyarak bir araya gelmenin yollarını arayıp bularak inşa etmek, korkuları yenmek zorundayız.

Umut-Sen