Ölümün ideolojik üretimi: İş cinayetlerinde devlet ve sermaye dili - Mahmut Yılmaz

1.Cumhuriyetin Değişmeyen Sürekliliklerinden Biri

Türkiye’de iktidarlar, anayasalar, rejim modelleri ve ekonomik stratejiler değişti. Devletçilikten ithal ikameciliğe, oradan piyasayı kutsayan neoliberal politikalara geçildi. Bakanlar, partiler ve sloganlar yenilendi. Ancak bir şey değişmedi: işçiler çalışırken ölmeye, devlet ve sermaye ise bu ölümlerin ardından aynı dili konuşmaya devam etti.

Zonguldak madenlerinden Davutpaşa’ya, Soma’dan Ermenek’e, Amasra’dan İliç’e uzanan hat yalnızca bir işçi katliamları silsilesi değildir. Bu hat, Cumhuriyet’in en köklü kurumsal ve ideolojik süreklilik alanlarından biridir. Söz konusu ölümler farklı sektörlerde, farklı dönemlerde ve farklı siyasal iktidarlar döneminde yaşandı; ancak her birinin ardından kurulan resmî söylem dikkat çekici ölçüde benzerdi. Farklı siyasal geleneklerin aynı cümlelerde buluşabilmesi, meselenin münferit hükümet tercihlerini aştığını gösterir. Karşımızda belirli bir partinin dili değil, devlet ile sermaye arasındaki tarihsel ilişkinin ürettiği ortak bir siyasal akıl vardır.

Bu yazının temel iddiası şudur: Türkiye’de iş cinayetlerinden sonra kurulan resmî söylem, yalnızca ölümleri açıklayan bir iletişim dili değildir. O söylem, Cumhuriyet’in hayatı ve eserleri boyunca farklı siyasal dönemlerde yeniden üretilen, sermaye birikim rejiminin meşruiyetini koruyan ve sınıfsal sorumluluğu görünmez kılan bir devlet dilidir. Bu nedenle burada incelenen, tek tek iş cinayetleri değil; onları mümkün kılan ve meşrulaştıran dildir.

2. Ritüel: Ölümden Sonra Devlet Konuşur

Bir maden çöker. Bir inşaat iskelesi yıkılır. Bir fabrikanın kazanı patlar. Bir tersanede işçiler zehirlenir. Tarım işçilerini taşıyan servis şarampole yuvarlanır. Önce ölüm haberi gelir; ardından devlet konuşur.

Neredeyse hiç değişmeyen bir ritüel başlar. Bakanlar kameraların karşısına geçer, valiler açıklama yapar, kurumlar peş peşe basın bültenleri yayımlar. Kullanılan cümleler o kadar benzerdir ki hangi olaydan sonra söylendiklerini ayırt etmek neredeyse imkânsızdır:

“Olay tüm yönleriyle araştırılmaktadır.” “Soruşturma başlatılmıştır.” “İhmali bulunanlar hakkında gerekli işlemler yapılacaktır.” “Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyoruz.”

Bu ifadeler yalnızca bilgi vermek için kurulmuş cümleler değildir; aynı zamanda siyasal metinlerdir. Çünkü devlet yalnızca yasalarıyla değil, diliyle de yönetir. Her resmî açıklama topluma ne olduğunu anlatmakla kalmaz, olayın nasıl anlaşılması gerektiğini de tarif eder. Başka bir ifadeyle devlet, ölümün anlamını da yönetmeye çalışır. İktidar çoğu zaman hakikati gizleyerek değil, onu belirli bir biçimde anlatarak işler.

3. Failsiz Cümleler

Resmî açıklamalarda dikkat çeken ilk unsur, failin sistemli biçimde görünmez kılınmasıdır. İşçiyi öldüren çoğu zaman “göçük”, “patlama”, “yangın”, “çökme” ya da “kaza” olarak sunulur. Cümlelerin öznesi insan değil, olaydır. Böylece ölüm, ekonomik ve siyasal kararların sonucu olmaktan çıkarılıp teknik bir hadiseye dönüştürülür. Oysa hiçbir maden kendi kendine öldürmez. Hiçbir vinç tek başına karar vermez. Hiçbir iskele “fıtratı” gereği çökmez.

Her iş cinayetinin arkasında alınmış ya da alınmamış kararlar vardır: daha ucuz malzeme kullanılması, üretimin durdurulmaması, bakım süreçlerinin ertelenmesi, iş güvenliği uzmanlarının uyarılarının dikkate alınmaması, taşeronlaşmanın yaygınlaştırılması, sendikal örgütlenmenin engellenmesi ve var olanın sermayenin aparatına dönüştürülmesi, denetim mekanizmalarının etkisizleştirilmesi. Bunların hiçbiri doğal olay değildir; hepsi ekonomik tercihtir. Resmî söylem ise bu tercihleri görünmez kılar, çünkü görünür olan yalnızca “olay”dır.

4. “Kaza” ve “İhmal”: İki Anahtar Kelime

Bu dilin en kritik kavramı “iş kazası”dır. “Kaza” sözcüğü gündelik dilde beklenmedikliği ifade eder; kontrol edilemeyen, öngörülemeyen, talihsiz bir olay çağrıştırır. Oysa aynı nedenlerle her yıl binlerce işçinin yaşamını yitirdiği bir ülkede beklenmedik olaylardan söz etmek mümkün değildir. Tekrarlanan bir ölüm biçimi tesadüf olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle “iş kazası” ifadesi teknik bir tanımlama değil, ideolojik bir tercihtir: “kaza” dediğiniz yerde doğa konuşur, “cinayet” dediğiniz yerde fail ortaya çıkar.Kelimeler gerçeği yalnızca anlatmaz, onu kurar da. “İş kazası” kavramı, önlenebilir ölümleri kaçınılmaz olaylar gibi sunarak ekonomik tercihlerin üzerini örter.

Benzer bir işlevi “ihmali bulunanlar” ifadesi görür. İlk bakışta sorumluların ortaya çıkarılacağı izlenimini verir; oysa aynı anda sorumluluğu daraltır. “İhmal” bireysel bir kusuru, bir kişinin görevini eksik yapmasını çağrıştırır. Böylece mesele birkaç kişinin dikkatsizliğine indirgenir.

Oysa birçok iş cinayetinde sorun bireysel ihmal değil, sistematik maliyet politikasıdır. İşçiyi koruyacak ekipmanı almamak, üretimi durdurmamak, güvenlik yatırımlarını ertelemek ya da taşeron zincirlerini büyütmek unutkanlık değildir; işletme yönetiminin ekonomik kararlarıdır. “İhmal” sözcüğü çoğu zaman bu kararları teknik kusurlar gibi göstermeye yarayan ideolojik bir perde işlevi görür.

5. Patronun Adı Neden Geçmez?

Resmî söylem yalnızca faili değil, patronu da görünmez kılar. Açıklamalarda şirket isimleri çoğu zaman geri planda bırakılır: “işletmede meydana gelen olay”, “ilgili firma”, “tesiste yaşanan kaza”. Şirket vardır ama özne değildir; sorumluluk vardır ama sahibi yoktur.

Bu yalnızca dilbilgisel değil, siyasal bir tercihtir. Dil bazen hukuktan daha güçlü bir koruma mekanizmasıdır: bir özneyi cümlenin dışına çıkardığınız anda onu kamusal tartışmanın da dışına çıkarmış olursunuz. Böylece ölüm konuşulur, onu mümkün kılan ekonomik ilişki konuşulmaz. Devletin dili tam bu noktada taraf haline gelir; bilgi aktaran bir araç olmaktan çıkıp toplumsal algıyı düzenleyen bir iktidar mekanizmasına dönüşür.

6. Yapısal Bir Söylem: Devlet, Sermaye ve Rızanın Üretimi

Devletin neden sürekli aynı dili kullandığını anlamak için tek tek bakanların ya da bürokratların niyetlerine bakmak yeterli değildir. Mesele kişilerin iyi ya da kötü olması değildir; aynı ifadeler farklı hükümetlerde, farklı bakanlarda ve farklı dönemlerde tekrarlanmaktadır. Karşımızdaki bireysel bir tercih değil, yapısal bir söylemdir.

Marx ve Engels, modern devleti egemen sınıfın ortak işlerini yöneten siyasal örgütlenme olarak tanımlar. Bu tanım çoğu zaman yalnızca ekonomik bir tespit gibi okunur. Oysa işaret edilen şey daha derindir: devlet, sermayenin her isteğini yerine getiren mekanik bir aygıt değil, sermaye birikiminin sürekliliğini sağlayacak toplumsal koşulları koruyan bir siyasal organizasyondur. Hukuk sistemi, eğitim politikaları, vergi düzenlemeleri, güvenlik aygıtı ve kamu söylemi bu sürekliliğin parçalarıdır.

İş cinayetlerinden sonra yapılan açıklamaları da bu çerçevede okumak gerekir. Bu açıklamaların işlevi yalnızca ölenlerin yakınlarına başsağlığı dilemek değildir; asıl işlev, yaşanan olayın sermaye düzenine yönelik daha geniş bir sorgulamaya dönüşmesini engellemektir. Toplumsal öfke kontrol altına alınmalı, üretim ilişkileri tartışma dışında tutulmalı ve facia mümkün olduğunca münferit bir olay olarak sunulmalıdır. Taziye, soruşturma ve “sürecin yakından takip edildiği” vurgusundan oluşan bu üçlü yapı, kamuoyuna “devlet görevini yapıyor” mesajı verirken dikkatleri üretim biçiminin kendisinden uzaklaştırır. Sorun böylece ekonomik ve siyasal bir mesele olmaktan çıkar, idari ve teknik bir probleme indirgenir.

Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı tam bu noktada açıklayıcıdır. Gramsci’ye göre egemenlik yalnızca zor kullanılarak kurulmaz; rıza da üretilmelidir. İnsanlar yalnızca yönetilmez, belirli bir dünyayı doğal kabul etmeye ikna edilirler. “Kader”, “talihsiz olay”, “üzücü/elim kaza”, “ihmal” gibi kelimeler farklı görünse de aynı işlevi görür: ölümü sistemden koparır, kapitalist üretim ilişkilerini görünmez kılar, sorunu teknik ayrıntılara indirger. Böylece toplum üretim biçimini değil, yalnızca güvenlik önlemlerinin eksikliğini tartışmaya başlar. İdeolojinin en büyük başarısı da budur: insanlara gerçeği unutturmak değil, gerçeği başka türlü anlatmak.

Louis Althusser’in “ideolojik devlet aygıtları” kavramı bu süreci daha da görünür kılar. Althusser’e göre devlet yalnızca polis, mahkeme ve hapishaneler aracılığıyla işlemez; okullar, medya, din kurumları ve resmî söylem de egemen üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesinde rol oynar. Bakanların açıklamaları bu nedenle yalnızca haber metni değil, ideolojik üretimin parçalarıdır. Verilen mesaj her seferinde aynıdır: endişelenmeyin, devlet kontrol altında, sorun sistemde değil, hata birkaç kişide.

Bu söylem yalnızca kamuoyunu sakinleştirmez; sermaye düzeninin meşruiyetini yeniden kurar. Çünkü her büyük iş cinayeti kapitalist üretim biçiminin doğal sonucu olarak tartışılmaya başlarsa, yalnızca bir şirket değil bütün ekonomik düzen sorgulanacaktır. Resmî söylem tam da bu ihtimali engeller.

7. Aynı Sözlük: Devletin Dili, Sermayenin Dili

Dikkat çekici bir başka nokta, devletin dili ile sermayenin dili arasındaki benzerliktir. Büyük şirketlerin açıklamalarında da aynı kalıplar tekrarlanır: “beklenmedik olay”, “derin üzüntü”, “iş sağlığı ve güvenliği önceliğimizdir”, “soruşturmaya destek veriyoruz”. İki söylem neredeyse aynı sözcük dağarcığını paylaşır.

Bu benzerlik tesadüf değildir, çünkü her ikisi de aynı toplumsal işlevi yerine getirir: kurumsal meşruiyeti korumak. Şirket kendi itibarını, devlet ekonomik düzenin istikrarını korumaya çalışır. İki farklı aktör aynı dil içinde buluşur; ölen işçinin hikâyesi geri plana çekilirken kurumların itibarı ve düzenin devamlılığı öne çıkar.

Tam bu noktada devletin tarafsız olduğu iddiası sorgulanmalıdır. Elbette devlet tek tek patronların avukatı değildir; hiçbir bakan çıkıp açıkça “patronu koruyorum” demez. Buna ihtiyacı da yoktur. Sermayenin korunması çoğu zaman doğrudan müdahalelerle değil, üretim ilişkilerini sorgulanamaz kılan ve “sorumsuzlaştıran” siyasal ve hukuki çerçevenin sürdürülmesiyle gerçekleşir.

8. Söylenmeyenlerin Siyaseti

Devletin taraf oluşu, söylediği cümlelerden çok söylemediklerinde ortaya çıkar. Hiçbir açıklamada kâr baskısından ve kuralsızlıktan, yasa tanımamazlıktan söz edilmez. Üretim hedeflerinin güvenliğin önüne geçtiği söylenmez. Taşeronlaşmanın ölüm riskini artırdığı tartışılmaz. Sendikasızlaştırmanın işçileri savunmasız bıraktığı kabul edilmez. İş güvenliğinin bir maliyet kalemine dönüştüğü ifade edilmez. Bunların hiçbirinin söylenmemesi rastlantı değildir. Sessizlik de bir söylemdir; bazen bir devlet en çok söylemedikleriyle konuşur.

İşte bu yüzden iş cinayetlerinden sonra yapılan resmî açıklamalar birkaç paragraflık metinlerden ibaret değildir. Onlar, sermaye düzeninin hangi sınırlar içinde eleştirilebileceğini belirleyen siyasal belgelerdir; toplumun öfkesini yönetir, tartışmanın yönünü değiştirir ve en önemlisi üretim ilişkilerini görünmez kılar. Hakikatin üzeri bazen yalanlarla değil, eksik cümlelerle örtülür. Bu dil ölümleri inkâr etmez, onları sistemden koparır; sorumluluğu reddetmez, dağıtır; adalet vaadinden vazgeçmez, onu sürekli geleceğe erteler. Ve tam da bu nedenle her yeni iş cinayetinden sonra yalnızca işçiler değil, hakikat de yeniden gömülür.

9. Söylemden Kanıta: Dört Facia, Tek Kalıp

Buraya kadar kurulan iddia söylem düzeyinde ilerledi. Bir söylem analizinin sınanabilmesi için ise kayda bakmak gerekir. Aşağıdaki dört işçi katliamı farklı dönemlerde, farklı sektörlerde ve farklı mülkiyet biçimleri altında yaşandı. Ortak olan, ardından kurulan dil ve o dilin yargı sürecinde bulduğu karşılıktır.

Soma, 13 Mayıs 2014- 301 işçi. Dönemin başbakanı, olaydan yirmi dört saat sonra yaptığı ilk açıklamada 1800’lerin İngiltere’sinden maden kazası örnekleri sıraladı ve ölümler için “Bunlar olağan şeyler, bu işin fıtratında bu var” dedi. Yargı süreci bu çerçeveyi büyük ölçüde doğruladı. 2021’de Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi, şirket yönetim kurulu başkanı Can Gürkan’ı “bilinçli taksirle öldürme”den 20 yıl hapse mahkûm etti; şirketin sahibinin de aralarında bulunduğu 37 sanığın beraatı Yargıtay tarafından onandı. Gürkan yaklaşık beş yıl cezaevinde kaldıktan sonra Nisan 2019’da tahliye edilmişti; ölen her madenci başına yaklaşık altı gün. Bilirkişi raporlarında kusurlu bulunan kamu görevlilerinin yargılanması için Çalışma Bakanlığı uzun süre soruşturma izni vermedi. Anayasa Mahkemesi 29 Ocak 2020’de yaşam hakkının ihlal edildiğine hükmetti.

Amasra, 14 Ekim 2022- 43 işçi. Bu kez ocak özel bir şirkete değil, kamu kuruluşu olan Türkiye Taşkömürü Kurumu’na aitti. Cumhurbaşkanı olay yerinde ocağın en ileri imkânlara sahip olduğunu belirtip “Biz kader planına inanmış insanlarız” dedi ve sözlerini “bunlar her zaman olacaktır” diye sürdürdü. Oysa Sayıştay’ın 2019 tarihli raporu, aynı işletmede riskin arttığı yönünde uyarılar içeriyordu. Duruşmalarda müşteki avukatlarının dinlettiği ses kayıtlarına göre, metan oranının yüzde beşi aştığı bildirilmesine rağmen üretime devam talimatı verilmiş, sensörler devre dışı bırakılmıştı. Mart 2025’te mahkeme 20 sanığı “bilinçli taksir”den 3 yıl 1 ay ile 17 yıl arasında değişen cezalara çarptırdı; 3 sanık beraat etti.

Amasra bu dizinin en öğretici halkasıdır. Ölümlerin nedeni yalnızca kâr peşindeki özel işletmeci olsaydı, kamu mülkiyetindeki bir ocakta hem dilin hem sonucun farklılaşması beklenirdi. Farklılaşmadı. Bu, sorunun mülkiyet biçiminden önce üretim ve maliyet mantığında olduğunu gösterir.

İliç, 13 Şubat 2024- 9 işçi. Çöpler Altın Madeni’nde yığın liç sahasının çökmesiyle yaklaşık on milyon metreküp siyanürlü kütle iki dakikada 800 metre ilerledi. Faciadan 102 gün sonra hazırlanan ilk bilirkişi raporu, ÇED sürecinde olumlu karar veren yetkilileri asli kusurlu buldu. Savcılık raporu yetersiz bularak yeni bir heyet oluşturdu; Kasım 2024’te sunulan ikinci rapor olayın ÇED raporuyla ilişkilendirilemeyeceğini ve bakanlık yetkililerinin kusursuz olduğunu bildirdi. Aralık 2024’te ÇED raporunda imzası bulunan yetkililer hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. 43 sanıklı davada iddia makamı, çökmeden önce radar sisteminden kritik uyarılar geldiğini ve tehlikenin öngörülebilir olduğunu tespit etti. Sanıklar Temmuz 2026’da tahliye edildi, savcılığın itirazı üzerine iki sanık yeniden tutuklandı.

Davutpaşa, 31 Ocak 2008- 21 kişi. Davutpaşa, adalet vaadinin nasıl ertelendiğini en açık gösterenidir. Bilirkişi raporlarında kusurlu bulunan dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Çalışma Bakanlığı yetkilileri hakkında kovuşturma izni hiç verilmedi. Kamu görevlileri yönünden yargılama on altı yıl sürdü ve 2024’te Yargıtay, isnat edilen suçun zamanaşımına uğradığını belirledi. Yalnızca bina sahibi iki sanığın hapis cezası kesinleşti.Dört olayda üç ortak mekanizma görülür. Birincisi, fail bireyselleştirilir ve sorumluluk çoğunlukla teknik kadroya ya da alt kademeye indirilir. İkincisi, kamu görevlilerinin yargılanması soruşturma izni ve zamanaşımı mekanizmalarıyla fiilen engellenir. Üçüncüsü, hukuki nitelendirme “olası kast”tan “bilinçli taksir”e doğru çekilir. Bu üçü birlikte, “ihmal” sözcüğünün hukuktaki karşılığını oluşturur.Sayılar da bu tablonun parçasıdır. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin kayıtlarına göre 2024’te en az 1.897, 2025’te ise en az 2.105 işçi çalışırken yaşamını yitirdi; bu, pandemi sonrasının en yüksek rakamıdır. 2025’te ölen çocuk işçi sayısı en az 94 ile Meclis’in kayıt tuttuğu en yüksek düzeye çıktı. Daha çarpıcı olan, sayım farkıdır: bakanlık verilerinde her yıl 13-14 çocuk işçi ölümü görünürken, İSİG Meclisi’nin on üç yıllık kayıtları yılda ortalama 63-64 çocuğun çalışırken öldüğünü göstermektedir. Sayının kendisi de bir söylem alanıdır. Sayılmayan ölüm tartışılmaz; tartışılmayan ölüm de önlenmez.

10. Ölümün Ekonomi Politiği

Peki bütün bunların arkasında nasıl bir ekonomik akıl vardır? Neden iş cinayetleri münferit facialar olarak kalmaz da yıllar boyunca aynı sektörlerde, aynı nedenlerle ve benzer sonuçlarla tekrar eder? Bu sorunun yanıtı, tek tek işverenlerin ahlakında ya da yöneticilerin vicdanında değil, kapitalist üretimin temel mantığında aranmalıdır.

Kapitalizm kar oranlarının maksimizasyonu ve dolayısıyla rekabet üzerine kurulu bir üretim biçimidir. Her işletme daha düşük maliyetle üretmek, daha hızlı teslimat yapmak ve rakiplerinden daha fazla kâr elde etmek zorundadır. Bu zorunluluk yalnızca soyut bir piyasa kuralı değil, işletmelerin gündelik kararlarını belirleyen temel baskıdır. İş güvenliği de bu kararların dışında değildir: güvenlik ekipmanları, düzenli bakım, üretimin durdurularak yapılan kontroller, nitelikli personel istihdamı, çalışma sürelerinin sınırlandırılması ve bağımsız denetim mekanizmaları, insan yaşamını koruyan uygulamalar olduğu kadar maliyet artırıcı unsurlar olarak da görülür.

Sorun tam da burada başlar. Bir işçinin yaşamı muhasebe tablolarına “maliyet” olarak girdiği anda, etik ile ekonomi arasındaki denge bozulur. Güvenlik yatırımları zorunlu uygulamalar olmaktan çıkar, rekabet gücünü azaltan harcamalara dönüşür. Böylece “Ne kadar güvenlik gerekir?” sorusunun yerini “En az maliyetle ne kadar güvenlik yeterlidir?” sorusu alır. İş cinayetlerinin büyük bölümü bu sorunun içinde doğar.

Bu nedenle birçok ölüm teknik eksikliklerin değil, ekonomik hesapların sonucudur. Bir iskelenin daha ucuz malzemeyle kurulması, bakımın birkaç hafta ertelenmesi, teslim tarihini kaçırmamak için üretimin durdurulmaması ya da yetersiz sayıda işçiyle çalışılması rastlantısal kararlar değildir; maliyet düşürmeye yönelik bilinçli tercihlerdir. Ölen işçi, çoğu zaman yanlış hesaplanan bir riskin bedelini ödeyen kişidir.

Kapitalist işletme açısından risk hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırılmaz; yönetilir. Ancak risk yönetiminin en acımasız yönü, riskin eşit paylaşılmamasıdır. Kâr hissedarlara dağıtılır, risk işçilere devredilir. Patron en kötü ihtimalle ekonomik kayıp yaşar; işçi yaşamını kaybeder. İş cinayetleri bu yüzden üretimin yan etkisi değil, riskin sınıfsal olarak dağıtılmasının sonucudur.

Devletin bu süreçteki rolü yalnızca denetim yapmak ya da yasa çıkarmak değildir. Neoliberal dönemde devlet giderek daha fazla “yatırım ortamını iyileştiren” bir aktör olarak tanımlanmaktadır. “Bürokrasiyi azaltmak”, “yatırımcının önünü açmak”, “esnek çalışma”, “rekabet gücü”, ‟üretim seferberliği” gibi kavramlar ilk bakışta kalkınmayı hedefleyen nötr ifadeler gibi görünür. Oysa bunların önemli bir bölümü, emeğin korunmasını sağlayan mekanizmaların zayıflatılmasıyla birlikte ilerler.

Denetimlerin seyrekleşmesi, taşeronlaşmanın yaygınlaşması, sendikal örgütlenmenin güç kaybetmesi, çalışma sürelerinin uzaması ve güvencesiz istihdamın artması tesadüf değildir; aynı ekonomik modelin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Dolayısıyla iş cinayetlerini yalnızca fabrikanın içinde aramak eksik kalır. O ölümler, çok daha önce hazırlanan ekonomik politikaların içinde şekillenmeye başlar.

Bu noktada dikkat çekici olan, devletin ekonomik başarıyı çoğu zaman üretim miktarı, ihracat hacmi ya da büyüme oranları üzerinden tanımlamasıdır. Oysa bu göstergelerin hiçbiri üretimin hangi koşullarda gerçekleştiğini söylemez. Her yıl yüzlerce işçinin yaşamını yitirdiği çalışma koşulları üzerinde yükselen bir büyüme, yalnızca niceliksel bir başarı olarak görülemez. Üretimin miktarı kadar etik maliyeti de sorgulanmalıdır.

Devletin iş cinayetlerinden sonra kullandığı dil de bu politik ekonominin dışında değildir. Üretimin devam edeceği, soruşturmanın yürütüleceği ve gerekli tedbirlerin alınacağı vurgulanırken, üretimin neden bu kadar ölümcül hâle geldiği sorusu çoğu zaman hiç sorulmaz. Böylece tartışma “Nasıl daha güvenli üretiriz?” sorusundan çok “Üretim nasıl kesintiye uğramadan devam eder?” sorusunun etrafında şekillenir.

Belki de iş cinayetlerinin en trajik yönü burada ortaya çıkar: işçinin ölümü bile üretimin durmasını gerektiren ahlaki bir sınır olarak görülmez. Birkaç günlük yasın ardından makineler yeniden çalışır, bantlar yeniden döner, madenler yeniden kazılır. Değişen yalnızca vardiya listeleridir. Kapitalizmin hafızası kısadır, çünkü sermaye için en büyük kayıp bir insanın yaşamı değil, üretimin durmasıdır.

11. Yas Tutulabilir Hayatlar

İş cinayetlerini yalnızca adli dosyaların ya da iş hukuku tartışmalarının konusu olarak görmek yetersizdir. Onlar, bir toplumun hangi yaşamları vazgeçilebilir gördüğünü gösteren en çıplak aynalardan biridir; devletin dili ise bu aynanın üzerini örten ilk perdeyi oluşturur.

Bir toplumun ahlaki ve siyasal niteliği, yalnızca nasıl yaşadığıyla değil, ölülerine nasıl davrandığıyla da anlaşılır. Kimin ölümünün günlerce konuşulduğu, kimin ölümünün birkaç saatte unutulduğu, hangi yaşamların ulusal yas ilan ettirdiği, hangilerinin istatistik tablolarında kaybolduğu; bir toplumun sınıfsal yapısı hakkında en az ekonomik veriler kadar şey söyler.

Judith Butler, bazı hayatların diğerlerinden daha fazla “yas tutulabilir” kabul edildiğini söyler. Ona göre bütün insanlar biyolojik olarak ölümlüdür, ancak bütün ölümler toplumsal olarak aynı değere sahip değildir. Bazı ölümler büyük bir kamusal yas üretirken bazıları neredeyse görünmeden geçip gider. Bunun nedeni insanların acıyı farklı hissetmesi değil, siyasal düzenin hangi hayatları değerli, hangilerini vazgeçilebilir gördüğüdür.

Türkiye’deki iş cinayetlerine bu perspektiften bakıldığında çarpıcı bir tablo çıkar. Soma’da, Ermenek’te, Amasra’da, İliç’te ya da sayısız fabrikada, tersanede ve şantiyede yaşamını yitiren kaç işçinin adını bugün sayabiliyoruz? Çoğunun adını bilmiyoruz ama kaç kişinin öldüğünü biliyoruz. Çünkü isimler unutulur, sayılar kalır.

İktidarın dili bu dönüşümü hızlandırır. İşçiler önce isimlerini kaybeder, sonra hikâyelerini, ardından sınıfsal kimliklerini. Geriye yalnızca “12 vatandaş”, “18 madenci”, “43 çalışan” gibi ifadeler kalır. İnsanlar sayıya dönüştüğünde acı da yönetilebilir hâle gelir.

Bu nedenle resmî açıklamalarda kullanılan “vatandaşlarımızı kaybettik” ifadesi masum değildir. Bu söz ilk bakışta kapsayıcı görünür, ancak aynı anda işçinin toplumsal konumunu siler. O artık üretim ilişkileri içinde sömürülen bir emekçi, güvencesiz çalıştırılan, sendikasız bırakılan, taşeron zincirine sıkıştırılmış bir sınıf öznesi değildir. O yalnızca “vatandaş”tır. Bu dil ölümü sınıfsızlaştırır.

Oysa iş cinayetleri rastgele gerçekleşmez. En çok yoksullar, güvencesiz çalışanlar, taşeron işçiler, mevsimlik tarım işçileri, kayıt dışı çalışanlar ve göçmen emekçiler ölür. Ölüm bile sınıfsal olarak dağılır.Bu nedenle iş cinayetlerini yalnızca bireysel trajediler olarak görmek, onların toplumsal anlamını eksiltir. Her iş cinayeti aynı zamanda bir sınıf ilişkisinin görünür hâle geldiği andır. Normal zamanlarda fabrikanın duvarları içinde gizlenen sömürü, ölüm gerçekleştiğinde bir anlığına görünür olur. İşte tam o anda devlet konuşur ve çoğu zaman yaptığı ilk şey, bu görünürlüğü yeniden ortadan kaldırmaktır. Achille Mbembe’nin nekropolitika kavramı da burada düşündürücüdür. Mbembe, modern iktidarın yalnızca yaşamı düzenlemediğini, aynı zamanda kimlerin ölüme daha açık bırakılacağını da belirlediğini söyler. Elbette iş cinayetleri devletin doğrudan öldürme kararı verdiği olaylar değildir. Ancak siyasal iktidarın hangi riskleri tolere ettiği, hangi çalışma koşullarını kabul edilebilir gördüğü ve hangi ölümleri üretimin kaçınılmaz maliyeti olarak karşıladığı, yaşam ile ölüm arasındaki sınırın siyasal olarak nasıl çizildiğini gösterir.

12. Dil Değişirse Sorumluluk da Değişir

İş cinayetleri bu nedenle yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda etik ve siyasal bir meseledir. Her ölümden sonra şu soru yeniden sorulmalıdır: Bu ölüm gerçekten önlenemez miydi? Yoksa önlenebilirdi de önlenmesi ekonomik açıdan tercih edilmedi mi? Bu soru sorulmadığı sürece devletin resmî açıklamaları gerçeğin yerine geçmeye devam edecektir.

Yıllardır aynı cümleleri duyuyoruz: olay araştırılıyor, sorumlular hakkında işlem yapılacak, gereken tedbirler alınacaktır. Belki de asıl soru şudur: neden her iş cinayetinden sonra aynı açıklamalar yapılabiliyor? Çünkü açıklamalar değişseydi, düzenin de değişmesi gerekirdi.

Kullanılan dil değiştiği anda sorumluluğun yönü de değişir. “Kaza” yerine “önlenebilir ölüm” dendiğinde, “ihmal” yerine “maliyet tercihi” dendiğinde, “talihsiz olay” yerine “iş cinayeti” dendiğinde, “vatandaş” yerine “işçi” dendiğinde toplumsal hafıza da değişmeye başlar.

Dil yalnızca gerçeği anlatmaz; gerçeğin sınırlarını da çizer. Bu nedenle iş cinayetlerinden sonra verilen mücadele yalnızca daha güvenli işyerleri için değildir; aynı zamanda hakikatin dili için verilen bir mücadeledir. Çünkü hakikatin ilk kaybı çoğu zaman yaşamın kaybından hemen sonra başlar.

Önce işçi ölür. Ardından faili örten kelimeler dolaşıma girer. Sonra sorumluluk dağıtılır, öfke zamana yayılır, dava uzar, hafıza silinir, üretim yeniden başlar. Ve bir sonraki iş cinayetine kadar aynı cümleler beklemeye alınır.

Öyleyse; Üreten biziz yöneten de biz olacağız, diyen Yeni Çeltek, Aşkale, Hekimhan işçilerinden Tahir Çetin’e, Ali Faik İnter’e uzanan yola revan olmak gerek.

Kaynaklar

Bianet. (2014, 14 Mayıs). Başbakan Erdoğan: Bunun fıtratında var, olağan şeyler. https://bianet.org/haber/basbakan-erdogan-bunun-fitratinda-var-olagan-seyler-155667

Bianet. (2022, 8 Nisan). Yargıtay onadı: Madenin sahibi her ölen madenci için 8 gün hapis yatacak. https://bianet.org/haber/yargitay-onadi-madenin-sahibi-her-olen-madenci-icin-8-gun-hapis-yatacak-260232

Bianet. (2026, 13 Şubat). 2. yılında İliç maden faciası yargılamalarında son durum ne? https://bianet.org/haber/2-yilinda-ilic-maden-faciasi-yargilamalarinda-son-durum-ne-316690

Bianet. (2026, 31 Ocak). Çocuk emeğinin bedeli: 2025’te 94 çocuk iş cinayeti. https://bianet.org/haber/cocuk-emeginin-bedeli-2025te-94-cocuk-is-cinayeti-316211

Ergin, S. (2022, 18 Ekim). Amasra’daki maden kazası ve cezasızlık kültürü. Hürriyet. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/amasradaki-maden-kazasi-ve-cezasizlik-kulturu-42155043

Gazete Duvar. (2022, 15 Ekim). Cumhurbaşkanı Erdoğan: Biz kader planına inanmış insanlarız. https://www.gazeteduvar.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-biz-kader-planina-inanmis-insanlariz-haber-1584973

Gazete Oksijen. (2025, 24 Mart). Amasra maden faciası davasında karar: 20 sanığa hapis cezası, 3 sanığa beraat. https://gazeteoksijen.com/turkiye/amasra-maden-faciasi-davasinda-karar-238090

Hürriyet. (2024, 14 Ağustos). 16 yıllık Davutpaşa patlaması davasında skandal son. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/16-yillik-davutpasa-patlamasi-davasinda-skandal-son-21-kisiye-mezar-olmustu-42504089

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi. (2026). İş cinayetleri raporları. https://isigmeclisi.org (2026, 13 Mayıs)

Medyascope/ Soma maden faciasının 12 yılı: Kim ceza aldı? Zamanaşımı tartışması. https://medyascope.tv/2026/05/13/soma-maden-faciasinin-12-yili-aileler-hala-adalet-bekliyor/

NTV. (2024, 1 Kasım). Amasra maden kazası davasında ara karar. https://www.ntv.com.tr/galeri/turkiye/amasra-maden-kazasi-davasinda-ara-karar,ylgw5xOdZUKZPm8eV2ev_w

Umut-Sen