Dışa bağımlılık AKP politikasıdır - Beyza Metin ile söyleşi

Günlük yaşamın ve üretimin en önemli girdilerinden birisi olan enerji, Türkiye’nin temel gündemlerinden. Bu nedenle, toplumun ve ekonominin gereksinim duyduğu enerjiyi yeterli, kaliteli, sürekli, düşük maliyetli ve çevre ile uyumlu bir şekilde sunma yükümlülüğü hep tartışma konusu oldu. AKP’nin enerji kaynaklarını çeşitlendirmek adına yaptığı uluslararası anlaşmalar ile toplumun karşı çıkmasına rağmen yapımı hızla süren HES’ler ve nükleer enerji sevdası Anayasa Mahkemesi’nin onayı ile yeniden ön plana çıktı. AKP’nin enerji projelerini ve TMMOB 42. Genel Kurulu’nda tartışılan konuları gazetemize değerlendiren Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Mühendis Beyza Metin, AKP’nin “saldırı” politikalarına karşı çevre örgütlerinin, nükleer - HES karşıtlarının, meslek odalarının, sendikaların, Kürtlerin, sol partilerin bir bütün olarak sokakta birlikte mücadele etmesi gerektiğini söyledi.

Akkuyu’daki nükleer projesine Anayasa Mahkemesi’nden onay çıktı. Türkiye’nin buna ihtiyacı var mı, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nükleer santraller Türkiye ve dünya açısından bir ihtiyaç değil. Birçok Avrupa ülkesi nükleer santrallerden vazgeçtiğini açıkladı. Dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olan Almanya da nükleerden vazgeçti. İtalya, Belçika, İsviçre gibi ülkeler reaktörlerini kapatma kararı aldı.

Bir defa, kurulacak 4 nükleer santralle zaten Türkiye’nin enerji ihtiyacının sadece yüzde 5’i karşılanacak. Oysa Türkiye’deki kayıp oranları resmi rakamlarla söylüyorum, yüzde 18’dir. Avrupa ülkelerinde bu oran yüzde 7-8 civarında. Türkiye’de çok zengin yenilenebilir enerji potansiyeli var ve bu potansiyelin çok az bir miktarı kullanılıyor. Dünya nükleerden vazgeçerken Türkiye gibi bir ülkede nükleer santral kurmakta ısrar eden iktidar, saf olmadığına göre, uluslararası lobilere ve nükleer tekellere verilen sözler var. Akkuyu projesi çevreye, doğaya vereceği zararların yanı sıra turizm ve tarım alanları üzerinde yapılıyor. Akkuyu’da deniz yaşamı bitecek. Düşünün bir yılda 8 milyar balık lavrası haşlanacak. Akkuyu için 20 milyar dolarlık yatırımdan söz ediliyor; oysa Japonya’nın şu anda facianın yarattığı enkazı kaldırmak için 250 milyar dolar harcaması gerekiyor. Çernobil faciası sonrası 13 bin çocuk tiroid kanserine neden olan gazları soludu, bunlardan 4 bin çocuk 2 bin röntgen eşdeğerinde radyasyona maruz kaldı. Sonuçları hâlâ sürüyor. En önemlisi de, Akkuyu ile aslında bizim topraklarımızda Rusya’nın nükleer santrali oluyor. Ne teknolojisinde, ne yatırımında Türkiye’nin hiçbir payı yok.

Türkiye enerjide dışa bağımlı. Bundan nasıl kurtulacak ve enerji ihtiyacını nasıl karşılayacak?

Türkiye’nin bir enerji planlaması yok. Enerjinin dışa bağımlılığını önlemek için iktidarın konunun uzmanları ve meslek odalarına kulak vermesi gerekiyor. Dışa bağımlılığı engellemek için nükleer kuruluyor. Nükleer santralin kendisi dışa bağımlıdır. Türkiye’nin Rusya ve İran’la yaptığı anlaşmalar yüzünden elektrik enerjisinin yüzde 51’i doğalgaz üzerinden sağlanıyor. Her şeye karşı çıktığımız izlenimi yaratıyorlar ama 2 bin hidroelektrik santralini, Karadeniz’de ve Türkiye’nin birçok yerinde yapmaya çalıştıkları HES’lerin tamamını devreye koysalar bile enerjinin yüzde 5’ni karşılayabilecek. Bölge’de savaşla birlikte halka yaşattıkları göçü Karadeniz halkına da suyu keserek yaşatmak istiyorlar. Barajlar tam kapasiteyle çalıştırılmıyor. Rüzgar, Güneş potansiyelini değerlendirmeyen, kayıp oranlarını iyileştirmeyen, enerji verimliliğini uygulamaya koymayan da bu iktidardır. Biz her şeye karşı çıkmıyoruz. Bizim alternatif çözümlerimiz var.Gerçi hazırladığımız yönetmelikler 7 senedir rafta bekliyor ama. Türkiye’de 380 milyar kilovatlık bir güneş enerjisi potansiyeli var. 48 bin megavatlık bir rüzgar enerji potansiyeli var.Yine resmi rakamlarla enerji verimliliği uygulamaları ile yüzde 20’lik bir tasarruf oranı var, kayıt oranlarında yüzde 10’luk bir tasarruf imkanı var. Türkiye’nin kendi öz kaynaklarıyla ve kendi ihtiyacı kadar enerji üretmesi ve tüketmesi gerekiyor. Bugün AB’nin çöplüğü halinde bir Türkiye sanayisi var. Avrupa’nın çöplüğü gemi söküm tersanelerini Akdeniz’e kurar ve bunun için Amik ovası üzerine 17 tane termik santral yapar. Bizler de tabi buna karşı çıkarız.

Nükleer güç olma isteği mi var?

Ben Türkiye’nin de bir nükleer güç olması hevesinin olduğunu düşünüyorum ama uluslararası konjektürde buna izin verilmeyecektir. Zaten Türkiye’nin böyle bir teknolojisi yoktur, nükleer yakıt çubuklarının zenginleştirilmesinden elde edilen nükleer silahları, kendisini olmayan santralden elde edemez. Ne olacak Ruslar bize nükleer silah mı üretecek. Ama sorarsanız Türkiye’de zaten İncirlik’te 90 tane nükleer füze başlığı olduğu birçok bilim insanı tarafından söyleniyor.

Sürekli yeni enerji anlaşmalarından bahsediliyor. Sanki bir süper güç görüntüsü var...

ABD son 10 yıldır Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da yeni bir egemenlik alanı oluşturmaya çalışıyor, bunun en son örneğini de Suriye’de görüyoruz. Türkiye, ABD’nin tüm Ortadoğu ve Kafkas enerji politikalarının taşeronluğuna soyundu. Bu politikalar doğrultusunda Libya’dan, Suriye’ye hatta Afganistan’a kadar savaş politikalarının içerisine girdi. Aslında süper gücün buradaki elidir. Yoksa sürekli bahsettikleri özellikle boru hatları üzerinden bölgede pay kapma hevesinin boşa olduğunu düşünüyorum.

Pahalı enerji kullanıyor olmamız sadece dışa bağımlılıktan mı?

Elbette sadece dışa bağımlılıktan kaynaklı değil. Elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesi, piyasanın serbestleştirilmesi, maliyet bazlı fiyatlandırmaya geçilmesi çok önemli etkenler. Bugün elektrik enerjisi üretiminde özel şirketlerin oranı yüzde 54. Ve yapılan anlaşmalarda kâr garantisi veriliyor. AKP yaptığı özelleştirme ihalelerinde tüm kayıp oranlarının faturalara yansıtılacağını taahhüt ettiği için önlem almıyor. Şirketler her türlü masraflarını faturalara yansıtıyor, hiçbir yatırım yapmadan sürekli zam yapıyor. Ne zaman nükleer veya HES tartışması olsa elektriğe zam oluyor ve vatandaş buradan kazanılmaya çalışılıyor.

Bölge’de çok sayıda HES yapılıyor. Bunun Bölge halkına bir yararı var mı?

Özelikle Dersim’de, Hasankeyf’te, Ilısu’da yapılan barajlar siyasi kararlarla bağlantılı. Niyet tek başına enerji üretmek değildir. Suyun kullanım hakkının ticarileştirilmesinin yanında, kültürel bir linç kampanyasıdır. İnsanların kültürüne, değerlerine, köylerine, ibadet alanlarına HES yapıyorlar. Bu her alanda uygulanan politikanın bir devamıdır. Ilısu barajı tarihsel mirasları görmezden gelen bir gerici zihniyetin yansıması. Yine sınırlarda yapılan barajlar da güvenlik amaçlı yapılıyor. Ayrıca, sanayinin Marmara bölgesinde olduğunu düşündüğümüzde orada üretilecek enerjinin de buralara akıtılması söz konusu olacak. Bölgenin bir bütün olarak mülksüzleştirildiği, hayvancılık ve tarımın bitirildiği koşullarda, çıkıp “HES’leri Bölge halkı için yapıyorum” demek inandırıcı değil. Sermaye ve iktidar insanların yaşam alanlarına el koyuyor. Emek sömürüsünün yanı sıra doğayı nasıl rant haline getiririm, suyu nasıl rant haline getiririm diye düşünülüyor. Tarım alanları yok edildikçe, istihdam projeleri ortaya konulmadıkça, çatışmalı süreç bitirilmedikçe, HES’ler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Bölge’deki kaynakları sermayenin hizmetine açacaktır. Hem Bölge halkı hem de Karadeniz halkının bu saldırılara karşı ortak bir mücadele yürütmesi gerekiyor.

HES’lerde neden bu kadar çok ölüm yaşanıyor?

Bu ölümler özelleştirme, taşeronlaştırma ve denetimsizlikten kaynaklanıyor. Kâr marjının artırılması için gerekli standartlara uymayan malzemeler kullanılıyor. Mühendislik hizmeti sınırlı kullanılıyor, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmıyor, işçiler çok ağır şartlarda çalıştırılıyor ve en önemlisi denetim yapılmıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliğini, iş sağlığına indiren iktidarın payı burada çok büyük.

Geçtiğimiz günlerde TMMOB 42. Genel Kurulu’nu yaptı. Çeşitli kararlar aldınız. Bu arada, hükümete yakın medya organlarının da hedefi oldunuz. Nasıl bir gündemle toplandınız, bu saldırıları neye bağlıyorsunuz?

AKP’nin saldırıları 2008’de Devlet Denetleme Kurulu raporlarıyla başladı. Bunun ardından çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler ve sonrasında da yönetmelikler geldi. TMMOB’un kuruluşunda kamu yararı ifadesi var. Nükleer santral ihalesini iptal ettirmiş bir örgütüz, özelleştirme süreçlerini iptal ettirmişiz, iktidar bizden rahatsız. TMMOB raporlarıyla, HES’lere karşı direnen köylülerin mücadelesinin yanında olduğu için hedefte. HES’lerde çatır çatır işçiler ölüyor. Buralardaki denetimsizliğe baktığımızda işçi sağlığı ve güvenliği açısından raporlar çıkmasın diye, işçilerin niye öldüğü ortaya çıkmasın diye saldırı var. Bizim sunduğumuz raporlar kamuoyunda dikkate alınan raporlardır. Yani “Sağlıkta dönüşümü” deşifre eden Tabipler Birliği’ne niye saldırılıyorsa TMMOB’a da o yüzden saldırılıyor. AKP, sahibinin sesi medya, meslek örgütleri ve sendikalar istiyor. Yani dikensiz gül bahçesi istiyorlar.

Siz neler yapacaksınız?

Sadece meslek örgütümüze yönelik bir saldırı yok. Aynı zamanda çevreye, doğaya, bilime, tiyatrolara, sendikalara, Kürtlere, kadınlara, alevilere bir saldırı var. Buna dair bir ortak mücadele hattı örmemiz gerekiyor. Emek ve meslek örgütleri koordinasyonu mu olur, emek platformu mu olur... Tüm bunlarda aktif bir biçimde yer almayı Genel Kurulumuz’da da tartıştık. Hep beraber bu saldırılara göğüs geremezsek bizleri teker teker hedef tahtasına koyup, daha sonra da sömürünün kol gezdiği, savaşın kol gezdiği bir Türkiye yaratacaklar. Bunun için sadece davalar açarak değil, aktif bir mücadele yürüteceğiz. Sadece genel kurullarda değil, gerekirse sokağa da inerek, meşru haklarımızı kullanarak mücadele yürüteceğiz. Saldırılara karşı sokakta ortak bir mücadeleyi örgütlemek zorundayız. Bu bir zorunluluk. Artık hiçbir muhalif kesimin tek başına hareket etme ve sadece kendi özgün taleplerini savunma gibi bir lüksü yok.

Son olarak Genel Kurulunu’zda bir Kürtçe terimler sözlüğü çıkarmayı kararlaştırdınız...

Diyarbakır İl Koordinasyon Kurulu’nun yapmış olduğu bir çalışma var, biz EMO genel kurulunda bu çalışmanın desteklenmesi kararını aldık ve TMMOB’a taşındı. Meslek alanlarımızda anadilin kullanılması için ön açacak bir çalışma olarak, çalışmaları devam eden Kürtçe Teknik Terimler Sözlüğü’ne her türlü desteği vermek üzere 42. Dönem Yönetim Kurulu’na görev ve yetki verildi.