'İşçiye güvencesizlik, sermayeye güvence' - Kamber Saygılı ile söyleşi

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, 4857 Sayılı İş Kanunu'nun alt işverenlik olarak tanımlanan taşeronluk sisteminde yeni düzenlemeler yapılacağını açıkladı. LİMTER-İş Sendikası Genel Başkanı Kanber Saygılı, taşeron işçilerin istismar edilmesinin önüne geçileceği vaadiyle açıklanan düzenlemeyle ilgili ETHA'nın sorularını yanıtladı.

Taşeronluk sistemi, 4857 Sayılı İş Kanunu'nun 2. maddesinde nasıl tanımlanıyor? Düzenleme hangi noktada isteniyor?

AKP, hükümete geldiğinin 2. yılında 4857 sayılı İş Kanunu'nu çıkarıldı. Bu yasanın 2. maddesinde taşeronluk sistemi şöyle tarif edildi: "Bir iş yerinde mal veya hizmet üretiminde, yardımcı işlerde veya asıl işin bir bölümünde işletmelerde işin gereği teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler taşerona verilir." Patronlar, tanımdaki "işletmelerde işin gereğiyle, teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren" vurgusundan rahatsız ve çıkarılmasını istiyor. Bu bölüm çıkarıldığı zaman, geriye işin bir bütün olarak taşerona verilmesi kalıyor. Şöyle örnek vereyim: Tuzla tersaneleri söz konusu olduğunda gemideki kaynak, raspa, boya, saç kesimi gibi işler taşerona veriliyordu. Şimdi bunların taşerona verilmesi, patronları kıdemden, ihbardan, sigortadan muaf tutuyordu. Dolayısıyla bu "asıl işveren" olarak tanımlanan patronlara büyük kar sağlıyor.

Taşeronluk sistemi artık kamuda yaygınlaşmaya başladı. Taşeronlaşmanın yaygın olduğu sağlık iş kolunda, Dev Sağlık-İş Sendikası'nın açtığı davalar sonrasında mahkemelerin verdiği kararlarda, "Bu işçiler, asıl işveren işçileridir, bu işçilerin bütün hakları taşeronlar tarafından ödenmediği koşullarda asıl işverenler tarafından ödenir" şeklinde kararlar verildi. Patronlar, taşeron işçilerin de bütün haklarından birinci derecede sorumludur. Bu bölüm çıkarılmak isteniyor. Bunun çıkarılmasıyla, "asıl" işveren dedikleri patronlar bütün yükümlülüklerden kurtuluyor. Yeni düzenlemede bakanlık, taşeronluk sistemini alt işverenlik, geçici iş ilişkisi ve uzaktan çalışmayı birlikte düzenliyor ve işçiler bakımından tam bir güvencesizlik ortaya çıkıyor.

'KADROLU İŞÇİ TARİHE KARIŞIYOR'

Hükümet ve sermaye bu düzenlemeye neden ihtiyaç duyuyor?

Bu güvencesizlik, sadece Türk sermayesinin ve devletinin taktik bir uygulaması değil. Uluslararası sermayenin, dünya kapitalistlerinin eğilimi ve stratejisidir. Kapitalist dünyanın, işçiler ve emekçilere yönelttiği öldürücü silahlardan biri. Alt işverenlik, geçici iş ilişkisi, uzaktan çalışmayı birleştirdiğiniz zaman tam bir güvencesizlik ortaya çıkıyor. Burada işçinin sigortalarının yatırılması, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, çalışma saatleri, bütün olarak esnekleşiyor. Taşeronluk ya da geçici iş ilişkisiyle kurulan ilişkiyle özel istihdam bürolarının açılmasından bahsediliyor. Bunların hepsini topladığımızda bu yeni düzenleme, işçinin bu zamana kadar kullanmış olduğu hakların bütün olarak ortadan kalkması anlamına geliyor. Kolektif irade dediğimiz, işçinin aidiyet bilincini ortadan kaldırdığı gibi, aynı zamanda kolektif hak dediğimiz toplu iş sözleşmesi yapmasının da ortadan kalkmasıdır. Bunları uygulayabilmesi için işçinin tamamen örgütsüz olması gerekiyor. Bu yasayla birlikte tam bir örgütsüzlük ortaya çıkıyor. Mesela özel istihdam büroları kurulduğu koşullarda, işçiler gidip başvuracak, burada büronun başında bulunanlar, 'falanca iş yerine üç günlük kaynakçı lazım, dört günlük montajcı lazım, beş günlük raspacı lazım, temizlik lazım' diyecek. Bunlar tamamen geçici iş ilişkisi dediğimiz iş ilişkisidir. Bunlar yasalaşırsa, işçinin iş ile ilişkisi de geçici olacaktır. Yani, kadrolu işçi tarihe karışıyor.

Güvencesizlik ve üretimdeki parçalanma, işçileri bireysel pazarlığa mı indirgiyor?

Taşeron üretimin parçalanmasıdır. Büyük olan üretimi parçalara ayırır. Üretimin küçük ölçeklere ayrılması demek, emeğin de parçalanması demektir. Tuzla tersanesinden örnek verecek olursak, dışarıdan baktığınızda on binlerce işçinin çalıştığı tek bir fabrika görürsünüz. Oysa içine girdiğinizde, binlerce taşeronla üretim parçalanmış, taşeronla bölünmüştür. Büyük tek parça olarak gördüğünüz fabrika, kendi içinde binlerce parçaya ayrılmıştır. Atomize edilmiştir. Bu işçileri örgütleyebilmek için binlerce parçaya ayrılmış işçiyi bir araya getirmek gerekiyor. Taşeronlaşma aynı zamanda işçinin bir araya gelip örgütlenme olanağını ortadan kaldırıyor. İmkansız demiyorum ama, deveye hendek atlatma durumuyla karşı karşıya kalıyorsun.

TAŞERON SERMAYE AÇISINDAN ZORUNLULUK

Küresel çapta veya ulusal çapta, temel amaç, işçilerin örgütlüğünü elinden alarak hak gasplarına yöneliyor diyebilir miyiz?

Şöyle tarif edebiliriz, 12 Eylül'ün en önemli hedeflerinden biri 24 Ocak kararlarının uygulanmasıydı. 12 Eylül öncesi örgütlülüğün yaygın ve işçi sınıfının iradesinin güçlü olduğu koşullarda 24 Ocak kararlarını uygulama şansları yoktu. Bunu uygulayabilmeleri için işçi örgütlerini veya siyasal yapılanmaların dağıtılması gerekiyordu ve 12 Eylül, bunları dağıttı. Örgütsüzlüğün üstüne 24 Ocak kararlarını hayata geçirdi. Geldiğimiz aşama şu: Taşeronluk, geçici iş ilişkisi, uzaktan çalışma patronların keyfiyetine göre alınmış değil. Bu sermaye açısından bir zorunluluk. Kapitalizm sınırlarına dayanmıştır. Eskiden işçilere sus payı verebiliyordu. Bürokrasi yaratabiliyordu, rüşvetlerle işçi sınıfı hareketini etkisiz kılabiliyordu. Artık bu deniz bitti. Dolayısıyla kapitalizm azami karına devam edebilmek için işçileri, parçalaması, bölmesi ve de aynı zamanda örgütlülükten uzaklaştırması gerekirdi. AKP Hükümeti de onu yapıyor.

Taşeronluk sistemi nasıl yaygınlaşmaya başladı. Türkiye'de nasıl gelişti?

Taşeronluk sistemi İş Kanunu'na AKP döneminde girmedi. 1936 yılında 3008 sayılı yasayla girdi. O dönemler daha çok inşaat ve tekstil iş kolunda tekil olarak uygulanıyordu. Özellikle 21. yüzyıla doğru, taşeronluk sistemi uygulanmaya başladı. 1984 yılından itibaren Tuzla tersanesinde yayılmaya başlandı. Aynı zamanda Tuzla tersaneleri uluslararası sermayenin de Türkiye'deki patronların da neoliberal politikalarının büyük bir laboratuvarı durumundaydı. Bildiğiniz gibi neoliberal politikalar sermayenin, 21. yüzyılda çok temel politikası. Sadece Tuzla tersaneleriyle sınırlı kalmadı. Kamunun çeşitli alanlarında, belediyeler, sağlık, eğitimde çok yaygınlaşmaya başladı. Çalışma yaşamında taşeronluk temel biçim olmaya başladı. Çıkarılmaya çalışılan yasayla birlikte çalışma yaşamı bunun üzerine oturtulmaya çalışılıyor.

AKP HÜKÜMETİ YALAN SÖYLÜYOR

Çalışma Bakanı Faruk Çelik, yeni düzenlemeyle, taşeron işçilerin istismar edilmeyeceğini söylüyor.

AKP Hükümeti'nin Çalışma Bakanı bu yasayı geçirmeye çalışırken, "Taşeron işçiler haklarını alamıyorlar, ücretlerini zamanında alamıyor, kıdem tazminatları ödenmiyor. Çıkaracağımız yasayla birlikte taşeron işçiler de artık kadrolu işçiler durumuna gelecek" şeklinde büyük bir yalan söylüyor. AKP Hükümeti'nin temel tarzı bu. Burada taşeronluk noktasında söylediği yanlış değil, doğru. Taşeronlukta, işçi sağlığı, iş güvencesi yok, iş güvenliği yok. Kayıt dışılık yaygın. Can güvenliği yok. Bunlarda bir yanlışlık yok. Ama AKP Hükümeti bir durum tespiti yaparak, bunun en az on katı, yüz katı yanlışı uyguluyor. Bu şuna benziyor: Dersim'de katliam olmuştur, diyor, bunu tespit ediyor. Halkın hoşuna gidiyor. Ama öbür tarafta Roboskî'ye imza atıyor. Bu aynen çalışma yaşamında da böyle. Bir doğruyu tespit ediyor, ama arkasından getirdiği yasalarla işçilerin hiçbir hakkını bırakmıyor.

İşçilerin iş güvencesini ortadan kaldırıyor. İş güvencesinin ortadan kalktığı koşullarda, artık işçilerin sigorta hakkından, ücretlerin zamanında ödenmesinden, kıdem tazminatından, daha da önemlisi emeklilik hakkından bahsedemeyiz. En büyük patron devlet ve tekil patronlar şöyle söylüyor: Kıdem tazminatı, işçi sağlığı, iş güvenliği bizim için büyük yük, emeklilik bizim için yük, masraf. Bu yasalar çıktığı zaman işçilerin bu haklarının hiçbiri ortada kalmayacak. Dolayısıyla, AKP Hükümeti iktidara geldiğinden bu yana yapmış olduğu yıkımların en büyüklerinden birini çalışma yaşamında yapmaya çalışıyor. Stratejisi budur, adım adım devreye sokacaktır. 'Kıdem tazminatını fona devredeceğiz' dedi, tepki oluştu. Rafa kaldırıldı. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri şu: Sermaye rekabetini, güvencesizlik üzerinden yapıyor. Bütün dünyada böyle. Çalışma Bakanı veya Başbakan, uluslararası sermayeyi çağırırken, "Bizde kıdem tazminatı yok, sigortaları istediğiniz gibi ödeyebilirsiniz, işçiyi istediğiniz kadar çalıştırabilirsiniz, uzaktan çalıştırabilirsiniz" diyor. Bunun üzerinden uluslararası sermayeyi çağırıyor, diğer kapitalist ülkelerle rekabette elini güçlendiriyor. Geçicilik, güvencesizlik ne kadar söz konusuysa, rekabet şansı o kadar fazla oluyor. Hem uluslararası sermaye hem de Türk patronlarını temsil eden ve aynı zamanda uluslararası sermayenin Türkiye'deki temsilcisi durumundaki AKP Hükümeti'nin stratejisi kendisini güvence altına almak. Bunun için milyonlarca emekçiyi güvencesizleştirmek istiyor.

İŞ CİNAYETLERİ ARTACAK

İşçiye güvencesizlik, sermayeye güvence yani...

Tamamen öyle. Emek cephesi, bu düzenlemelerin geçici olduğunu düşünmesin. Dolayısıyla, 'Küçük küçük tekil bazı eylemlerle biz bunu kurtarırız. Yeni bir hükümet geldiği zaman bunları tedavülden kaldırır, uygulamadan kaldırır" diye düşünmesinler. Bu çok büyük bir yanılgı olur. Bu strateji bütün sermayenin stratejisidir. Dolayısıyla geçici olarak bakılamaz. Çünkü, sermaye 21. yüzyılda kendi geleceğini garantisini almak istiyor.

Son dönemde yaşanan iş cinayetlerinde taşeron çalışma önemli bir neden olduğu görülüyor. Taşeronluk iş cinayetlerindeki rolü nedir?

Taşeronluk çalışma yaşamındaki işçilerin bazı haklarının ortadan kaldırılması değil, aynı zamanda büyük bir esneklik anlamına geliyor. İş cinayeti anlamına geliyor. Çünkü taşeronda çalışmak, çok yoğun ve hızlı çalışmak anlamına geliyor. Bu büyük bir yorgunluk ve dikkatsizliği beraberinde getiriyor. İşçi sağlığı ve iş güvencesi patronlar tarafından olduğu gibi, aynı zamanda taşeronlar tarafından da gereksiz, masraf olarak görülüyor. Bu çok direkt bir şekilde iş cinayetlerine davetiye çıkarıyor. Alt işverenlik, geçici iş ilişkisi ve uzaktan çalışmayı birleştirdiğimiz zaman önümüzdeki süreçler, hak gasplarının yanı sıra iş cinayetlerinin de ve zamana yayılmış ölüm alamına gelen meslek hastalıklarının çok yaygın bir şekilde yaşayacağımız bir süreç olacaktır.

İş Yasası'ndaki yeni düzenlemeyle 30 ve altında işçinin çalıştığı yerlerde sendika olmayacak.

Bu son yasayla birlikte 30 veya altında çalışan işletmelerde işçiler sendikal tazminat haklarını kullanamayacak. İşe iade davası açılamıyordu, sendikal tazminat davaları da açılamayacak. 30 ve altında işçi çalıştıran iş yeri o kadar çok yaygın ki, organize sanayi sitelerini düşünün, bu sitelerdeki işletmeler büyük de olsa parçalara ayrılacak. Bu yasanın çıkmasıyla birlikte bu iş yerlerinde sendikalaşmak bugün olduğundan on katı daha fazla olacaktır. Yasayla birlikte bunun önüne geçilmeye çalışılıyor. Bu sayı hiç küçümsenmeyecek kadar büyük sayı. Çıkarılacak yasa bu nedenle tam bir örgütsüzlük anlamına geliyor.

YENİ BİR MÜCADELE VE BAKIŞ AÇISI GEREKLİ

Taşeron üretim sistemini parçalıyor ve işçi sınıfını bölüyor, dediniz. Buna karşı nasıl bir mücadele ve örgütlenme modeli izlenebilir?

Bu kadar kapsamlı saldırılar karşısında sendikalar, emekten yana ve sömürüye karşı olan siyasal yapılar olarak, sadece ve sadece işçilerin ekonomik talepleriyle değil, geleceğiyle ilgilenenler, geleceği hakkında söz söyleyenler, sosyalizmi savunanlar bütün olarak düşünmeli. 'Biz bu gidişatı nasıl tersine çevirebiliriz' üzerinden durum tespiti ortaya koymalı ve bunun üzerinden bir pratik geliştirmeli. Emekten yana olan hiçbir yapının bu durumu birbirinin üzerine atma lüksü yok. Yani siyasal yapılar; 'Bu iş sendikaların görevidir', sendikalar; 'Bu iş başkaların görevidir' diyemez. Böyle düşünmek, topu taca atmak demektir. Ben sendikal cepheden konuşuyorum. Artık sendikalar, 20. yüzyıldaki mücadele ve bakış açısıyla hareket edemez. Artık büyük fabrikalar yok. Büyük fabrikalar kendi içerisinde yüzlerce parçaya ayrılmış. Atomize edilmiş bir durumla karşı karşıyayız. Dolayısıyla üretim alanları ve koşulları değişirken, hala eski sendikal anlayışla bunları bertaraf ederiz dersek, burada tam bir edilgenlik ve konformizm ortaya çıkar. Zaten konformist anlayışla bu saldırıları bertaraf etmek mümkün değil. Diğer bir nokta da şu. Yeni toplu iş yasasıyla birlikte 2018 yılına kadar yüzde 1 baraj, yüzde 2 ve yüzde 3 baraj getirildi. Bir beş yıl, yedi yıl, on yıl sonra sendikal hareketin tamamen bitkisel hayata girmesi anlamına gelecek. Sendikalar, patronlar karşısında ölmez ama, eli ayağı tutmaz hale gelir. Yaptırım gücü kalmayacak duruma gelecek. Biz bunları hesaba kattığımızda, 'var olan durumu koruyalım' diye hareket etmemeliyiz diye düşünüyorum.

FİİLİ MÜCADELE ZORUNLULUK

Peki nasıl bertaraf edilecek?

Burada önümüze şöyle bir durum çıkıyor: Yasa dışılık, kural dışılık ve güvencesizlik bu yasayla beraber yasa katına çıkıyor. 'Yasalarla kazanacaklarımızdan faydalanmayalım' demiyorum, ama bütün olarak artık bizim bu yasa dışı, kuralsız ve güvencesiz yasaya karşı fiili meşru mücadeleyi önümüze koymak zorundayız. Fiili meşru mücadeleyi savunmak keyfiyet değil, bir zorunluluk. Sendikalar mücadele hattı olarak fiili meşru mücadeleyi önüne koymak zorunda. Sendikal konfederasyonların ortak ve birleşik bir şekilde hareket etmeleri gerekiyor. Çünkü saldırı çok kapsamlı. Tek başımıza da kalsak mücadelemizi elbette sürdüreceğiz, ama ne bir sendika ne de bir konfederasyon tek başına 'Ben bu saldırıları püskürtebilirim' diyemez. Bu kadar kapsamlı saldırıyı da tek başına sendikaların üzerine yıkma yerine, iş yerleri, sendikalar ve işçilerin yaşadığı alanları da içine alan bir strateji ortaya koymak gerekiyor. Bunun için de mutlaka ve mutlaka birleşik hareket edilmesi gerekiyor.

Örneğin, Taksim 1 Mayısının kazanılması, sadece sendikal hareket üzerinden olmamıştır. Ya da sadece siyasal kuvvetlerin üzerinden de olmamıştır. Tam bir ortak mücadele geliştirilerek kazanılmıştır. Sendikalar, emekten yana siyasal partiler, aydınlar, sanatçılar, öğrenciler, gençler, kadınlar vardır bu mücadelenin içinde. Biz böyle yaklaştığımız zaman saldırıyı püskürtebilir, yeni kazanımlar elde edebiliriz.

HEM BİRLEŞİK HEM DE SÜREKLİ MÜCADELE

DİSK'in örgütlü olduğu tersaneler, sağlık ve enerji sektöründe taşeronlaştırma oldukça yaygın. Bu alandaki sendikalarınızla birlikte özel bir çalışmanız var mı?

Konfederasyonlar anlamında DİSK'in antidemokratik yasalarla mücadelesiyle Türk-İş, keza Hak-İş'in mücadelesi aynı yerde durmuyor. Bunun altını çizmek gerekiyor. Türk-İş'e bağlı sendikaların oluşturduğu Sendikal Güç Birliği Platformu üyesi sendikaların duyarlılığı da hesaba katarak söyleyeyim. Taşeronlaşmaya karşı bir mücadele söz konusu. Limter-İş, Dev Sağlık-İş, Enerji-Sen, Sosyal-İş değişik mücadelelerle, önemli deneyim ve tecrübe ortaya çıkardı. Bunların konfederasyonlar tarafından ortaklaştırılması, sonuçlar çıkartılması noktasında sıkıntılar da yaşıyoruz. DİSK farklı bir yerde olmasına rağmen, taşeronlaştırmayı püskürtmeye yetmemiştir. Antidemokratik yasaların püskürtülmesi veya yeni haklar kazanılması, sadece ve sadece tekil eylemlerle olmayacaktır. Sürekliliği olan bir çalışma eksikliği söz konusu. Aynı yere vuran, ama sürekli aynı yere vuran bir çalışmanın olması gerekiyor. Tıpkı kayayı delen suyun hızından ziyade, sürekli aynı yere vurmasıysa, bizim eksikliğimiz bu. Çok değerli ve anlamlı tekil eylemlerimiz var. Fakat bunların hiçbiri süreklilik kazanmadığından dolayı olumlu sonuçlara varması zayıf kalıyor. Önemli olan şu: Hem birleşik ve hem de sürekliliği olan bir çalışmayı ortaya koymak gerekiyor.

Bunları yaparken, sorunu ideolojisiz ve politikasız anlayıştan, 'benim kapım beni ilgilendirir' yaklaşımından ziyade bütün olarak bakmak gerekiyor. Sermayenin ve AKP'nin saldırısı herkesi kapsıyor. Aleviler, Kürtler, öğrenciler, kadınlar, çevreciler vs. Saldırılara bütünden bakarak yaklaşmak, kendimizi ben merkezcilikten ziyade, bütünün parçası olarak görmek ve ona göre müdahale etmek gerekir diye düşünüyorum.

Semiha Şahin / ETHA