Sermaye’nin rengi ve Koç gibi Ülker - Sedat Yılmaz

Köprü ve otoyolların özelleştirme ihalesini 5.7 milyar dolarla Koç Holding AŞ - UEM Group Berhad - Gözde Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı AŞ Ortak Girişim Grubu’nu alması Türkiye’de sermayenin rengine ilişkin yeniden bir tartışma yarattı. Koç’a sorarsan dedesinin “kiremit fabrikası”ndan, Ülker’e sorsan Sabri Bey 1929’da Kırım’dan getirdiği 4 dolarla biriktirmiş! Başbakan Erdoğan’a sorarsan oğlunun “düğününde” elde etmiştir bunca bitmez tükenmez sermayeyi. Bunuda “çalışana Allah verir” şeklinde “yuttururlar”.

Ulusalcı çevreler “yağma” yapılıyor diyerek AKP ile palazlanan yeşil sermayeden dert yanıyor. Bu yüzden de bu özelleştirmeye karşı çıkıyorlar. Özelleştirme, yağma ve yeşil sermayenin palazlanmasına itirazımız yok! Bazıları sadece kimin nemalandığından rahatsız. Oysa bu peşkeşin kime yapıldığı değil, mantığına itiraz etmek gerekiyor. Rahmetli Atatürk’ün 16 Mart 1923’te Adana’da esnafa yönelik yaptığı konuşmada “Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir” diyerek Türk burjuvazisinin doğuşunun devlet ve iktidara dayalı olduğunu açıkça belirtiyor. Atatürk, İnönü ve Bayar arasındaki ekonomide “batıyı mı, doğuyu mu örnek alalım” şeklindeki tartışmaların özünde kimin adamı daha çok yağmalayacak kavgası mevcuttur. İş Bankası’nın kuruluş aşamasında ne kavgalar yaşandığı biliniyor.

Velhasıl Cumhuriyet kurulunca sadece kültürel soykırımlar yaşanmadı. Aynı zamanda sermaye birikiminde de talan yapıldı. Yani halkların maddi kaynaklarına el konuldu. 1950’de İsmet Paşa iktidarından düşünce, gururla diyordu ki; “Ben yüz ton altını Demokrat Partiye teslim ettim.” Bu altınlar 1930 yılında çıkarılan bir vergi yasasında Türkiye illerinde banknot geçerli olurken, Kürt illerinde altın ve gümüş ile vergi toplandı. Yani İnönü’nün “altınlarım” dediği bizim halklarımızındı. Bu paralar sonra “çalış Allah versin”lere gitti. O dönem kazançlı çıkanlar Beyaz Türk ırkının sermaye temsilcileri oldu. 1942’de çıkarılan “Varlık Vergisi” ile Ermeni, Rum ve Yahudi sermayesi büyük bir talan ve yağmayla “Türk- İslam”cılara yani “Öz Türk”lerin eline verildi. Ne acılar yaşandı, ne sancılar o Aşkeleh (Aşkale) yolunda...

Bitmedi, ABD eliyle bir operasyon yapıldı bu ülkede: 12 Eylül! Şu meşhur tırnak söken, gaddar ve soysuz cunta. O gün piyasa ekonomisinin alt yapısı hazırlanırken, kiminle yola devam edileceği de “karar” altına alınmıştı. Bugünkü AKP’nin asıl kökleri o güne denk geliyor. İmam hatip liselerindeki o yaygın açılışlar Kenan Evren’in eseriydi. Sonra devran döndü, iktidar değişti ama sermaye yine “Türk ve İslam”dı; ancak bu kez “İslamcı Türkler” kazançlı çıktı.

2008’deki şu tartışmayı hatırlayan var mı? Başbakan Erdoğan, “Ben işyerime sakallı veya bıyıklı olanları asla almam” diyen işadamı Rahmi Koç’a “Bu, ayrımcılığın ta kendisi, dünyanın neresinde böyle ilkel bir anlayış var” diyordu. İşte o kavgalı yıllardan bu yana Koç grubunun karlarının “yüzde 470” arttığı söyleniyor. “Allah çalışana veriyor” işte. Sonra yeşil sermaye yani “İslamcı Türk”ler bu kez 28 Şubat’ta “Bize çok zarar verdiniz” diyerek bir hesaplaşma başlattı; Hatırlayın TÜSİAD ile hükümet arasındaki kavgaları...

Gelelim şu kasım ayında yapılan meşhur TÜSİAD ile MÜSİAD görüşmesine. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’e soruyorlar “Sermayenin yeşil, sarı, kırmızı gibi renklerle tabir edilmesi ne kadar doğru?” Cevap: “Gerçekten sermayenin rengi olmaz. Böyle bir ayrım zamanında yapıldıysa çok yanlış yapıldı diye düşünüyorum. 28 Şubat sürecinde bir sürü yanlış yapıldı. Her demokrasinin kesintiye uğradığı zamanda doğru yapılmasına imkan yok’’ diyor. Böylece hükümetler yıkan TÜSİAD aslında Türkiye’de sermayenin renginin sadece ve sadece “Kırmızı-beyaz”dan oluşturulduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Şimdi karlı çıkanlar yeşil sermayedarlar, yani “İslamcı Türk”ler oluyor. Beyaz Türkçüler ile Yeşil Türkçüler arasında buzlar erirken, Türkiye’de sermaye birikimi yeşil mi olacak beyaz mı olacak sorusu anlamsızlaştı. Bu birikimin doğumu “Kırmızı-beyaz” olmuştur. Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Yahudiler... ve daha nice halklara yapılan tüm “operasyonlar”da bunların parmağı vardır. Kimisi “uçağını” vermiştir, kimisi “diplomasi”sini yapmıştır, kimisi “el koymuş”tur. İşte bu yağma o gündür bu gündür devam ediyor. Olan altaki yoksullara, işçiler, halklara ya da eskiden kalma bir tanımla söyleyelim: Olan amelelere oluyor!

Son sözüm Malezya’lı ortağadır! Malumunuz AKP’nin “abdestli kapitalistleri” “helal gıda sertifikası” adı verilen sahtekarlığın patentini Malezya’dan almıştır. Koç ile Ülker’in ortaklığının helal olup olmadığını tasdiklemeye gelen Malezya’lı “kardeşim!” Bu ortaklık helal değil. O otoyollar ve köprülerde binlerce Kürt, Türk, Laz, Çerkes’in.. kanı, alınteri var. Tüyü bitmemiş halkların hakkı var. Vergilerimizle yapılmış o yollarda sürgün hayatımızın anıları var. Gel sen “helal sertifika”nı al ortak olma bu geçmişi karanlık birikime. Türkiye’deki “müslümanlar” gibi çakma değilsen beni dinlersin, çakmaysan da “helal” olsun demiyorum.