Birikimin görünmeyen hamalları kadınlar - Nevra Akdemir

Tuzla tersaneler bölgesi, “ekonomik potansiyelleri” ve iş kazalarının neden olduğu trajedileriyle geçen üç senenin en fazla gündeme gelen üretim mekânı oldu. Gündemdeki hikâyelerin hemen hemen hepsinde, erkek işçilerin ve sermayedarların göründüğü söylenebilir. Gemi inşa gibi çalışanların neredeyse tamamının erkek işgücünden oluştuğu bir alanda bile kadınların birikim için ne kadar önemli bir rol üstlendiklerin ve kapitalist ilişkilerin patriarkal zeminde, kendi sürekliliğini korumak için nasıl yeniden biçimlendiğine değinmek istiyoruz.
 
Tuzla tersaneler bölgesinde toplaşmış bulunan tersaneler hâlâ Türkiye gemi inşa ve onarım sanayinin toplam üretiminin yüzde 90’nın temsil ediyor. Türkiye Gemi İnşa Sanayi 2002 yılında dünya sıralamasında 23. iken, geçen yıl 1,8 milyon DWT'lik siparişle 8. sıraya yükseldi. Dünya genelinde yeni gemi teslimleri son üç yılda % 89 büyüme gösterirken, Türkiye'nin aldığı yeni gemi siparişleri aynı dönemde % 360 büyüdü. Nisan 2006 itibarıyla dünya gemi inşa kapasitesi içinde % 0,7 gemi tesliminde % 0,5 paya sahiptir. Eylül 2007 itibariyle dünya gemi inşa siparişleri içindeki payı %1,12’dir. Yeni yapılan tersane alanları ve alınan siparişlere bakıldığında krizden önce ne kadar umut bağlanan bir sektör olduğu kuşku götürmez. Sektörün kalkınmanın motor gücü olarak değerlendirilmesi, ihracat rakamları ve istihdam yaratma kapasitesi yapılan vurgular, nitekim iş kazalarına rağmen verilen teşvikler, bu yargıyı destekler nitelikte. Gerçekten de aşağıdaki tabloyu incelediğimizde sektörün katma değerinin nasıl büyüdüğü gözler önüne serilecektir. Aynı zamanda bu büyümeyle birlikte sosyal güvenlik konusuna önem verilmemesinin yarattığı iş “kazalarının” paralelliği de dikkati çekiyor. Peki, bu büyüme ve katma değer artışına patriarkal ilişkilerin katkısını bakarsak, ya da diğer bir ifade ile hikâyeyi kadın üzerinden yeniden okursak ne görebiliriz?
 
Sosyal güvenlik yerine “kadının” görevi
 
Sosyal güvenliğin, sosyal devletin işi olduğu fikrinin yaygın olduğu zamanlardan, bu alanın bir kâr alanına dönüştüğü bugünlere baktığımızda,  kadının ev içindeki görevlerinin bu değişimin en iyi göstergelerinden biri olduğu görülebilir. Yükselen sınıf mücadeleleri ve şiddetli grevler yoluyla elde edilen çeşitli hakların işçilerin refahını olumlu yönde etkileri herkes tarafından kabul edilir. Yalnızca ücretlerin artışı değil, güvenli çalışma koşullarının garanti altına alınması, ev içindeki yeniden üretimi kolaylaştırıcı çocuk, yaşlı ve hasta bakımı gibi hizmetlerin devlet ya da işveren tarafından verilmesi, dahası işe ulaşmak için servisin, işte yemek için yemekhanenin ve güvenli çalışabilmek için kişisel koruyucu donanım gereçlerinin (tulum, ayakkabı, baret, gözlük vb.) işçi değil firma tarafından karşılanması da söz konusudur. Bu dönemin iki dünya savaşından sonra azalan erkek işgücü nüfusunu karşılamak amacıyla kadınları işgücü piyasasına çeken özgün bir dönem olduğunu iddia eden yaklaşımlar vardır. Ancak, şimdiye baktığımızda, taşeron ve fason firmalar aracılığıyla üretimin bin bir parçaya bölündüğünü, işçilerin haklarının önemli ölçüde tırpanlandığını ve bir çoğununda piyasadan alınan bir metaya dönüştüğünü gözlemlemek mümkün. Yani, işçiler çalışmak için bile kendi ceplerinden para öder durumdalar. Kişisel koruyucu donanımlarını kendilerinin karşılaması, yemek götürmeleri ya da öğle yemeklerine para ödeyerek sahip olmaları da dâhil olmak üzere. Elbette bu durum pek çok sektör gibi tersanelerde de fazlasıyla yaşanıyor.
 
İşçi sınıfının haklarındaki tırpanlanma, en çok kadının görünmeyen en içi emeği üzerine yansıyor. Geçmişte sağlanan hakların, yaşlı, çocuk ve hasta bakımının paralı hale gelmesi, kadını eve bağlayarak üretimden (doğal olarak da “ekonomik özgürlüğünden”) uzaklaştırıyor. Ya da bu işleri bir başka kadına devredebilmek için hem saat hem de yoğunluk olarak daha fazla çalışması gerekiyor. Aynı zamanda kadının ev içi işlerini yapabilmesi için, part-time çalışmaya ve esnek çalışma koşullarına razı olması anlamına da geliyor. Çalışma düzenini kadın çocuklarının ve evin diğer bireylerinin ihtiyaçlarına göre düzenleyerek çalışması, kadını ev dışındaki çalışma yaşamı içinde hem bağımlılığını perçinliyor hem de güvencesiz koşullarını sürekliliğini sağlıyor. Öte yandan kadının eviçi ile ev-dışındaki çalışmasının yarattığı kıskaç, örgütlenmesi önünde de önemli bir engeldir. Dolayısıyla ev dışında çalışan kadınların kapitalizmin emek sürecindeki hiyerarşileri kullanarak ücretleri ve tüm maliyetlerini düşürmesinin bir ayağı olarak görülebilir.
 
İkinci olarak kadın, işyerinde çalışmasa bile kocasının, babasının çalıştığı işyeri için önemli bir işlevi yerine getirir. İşyerinde sağlanması gerektiği halde sağlanmayan bir takım ihtiyaçları da karşılamak görevi ile karşı karşıya kalır. Ev-içindeki herzamanki mesainin içinde kreş ve bakım evi olmadığı tüm zamanını alan çocuk, yaşlı ve engelli bakımının yanına iş kazasında ya da meslek hastalığında iş göremez duruma gelmiş emekçinin bakımı da eklenebilir. Hatta, kocasının/çocuğunun/kardeşinin güvenli çalışması için kaynak çapağından dolayı delik deşik olan tulumunu onarmak ya da yeni pantolon bulmak, gece ne olursa olsun yoğurt yedirmek, öğle yemeği verilmiyorsa yemek niyetine ekmek arası bir şeyler hazırlamak ve bunu çalıştığı atölyeye tersaneye götürmek, bunların görünür olanları.
 
Üçüncü biçimi de kadının erkek işçinin güvencesizliğinin yükünü de önemli ölçüde üstlenmesidir. Tersaneler bölgesinde gemi imal ve tamir işinin taşeronla yapılmasının sonucu olarak işsizlik sık karşılaşılan, periyodik bir sorundur. İşçi ailesinin sürekli olmayan geliri ile sürekli olan kira, gıda gibi yaşam maliyetlerini karşılamak yükü de kadının üzerindedir. Köyden gelen peynir, erişte ya da tarhana bu konuda köydeki kadın emeğinin, güvencesiz yaşamın sürdürülebilirliğine katkısını gösterebilir. Ancak bazı işçilerin köyle bağı kalmamıştır, tarımdaki dönüşüm nedeniyle oldukça az katkı almaktadırlar. Dolayısıyla bu noktada kredi kartlarıyla geçimini sağlama bir çözüm/sorun olarak ortaya çıkmaktadır.(bu konuda oldukça önemli bir çalışmayı Elif Karaçimen yapmaktadır).
 
Kadınlar kendilerinin ve erkeklerinin düzensiz ve güvencesiz işçilik koşullarının yükünü, kendi ev-içi karşılığı alınmayan emeklerini katmerlendiren bir halde yaşamaktadırlar. Bunlara Tuzla’dan bir örnek verirsek:
 
Tuzla Tersaneler Bölgesinde çalışan bir taşeron işçisi, gözlerine çapak kaçtığında doktora gitmek için izin alamadıklarını ifade eder ve devam eder; “[b]iz kendimiz de kâğıtla alıyoruz… Artık uzman olduk. [gösteriyor: sigaranın kağıdını yırttı kıvırdı, büktü. İncelttiği ucunu da ıslattı. Gözün kenarına dokundurdu.] Hatta benim hanım evde kendi alıyor. Projektörüm var, yakıyor. Hanım artık her işin profesörü oldu”(TTBİİK, 2008)[1].
 
Kadının taşeronluk ve fason çalışma koşullarındaki bir üretim içindeki görünmeyen emeklerini görünür kılacak en iyi araç bekâr işçilerin evleri ve ailesi olan işçilerin evleri arasındaki farklılıklar alabilir. Bu iki yaşam tarzını kabaca karşılaştırırsak[2], evlere rengini veren temel ayrımın geçicilik ve kalıcılık olduğu görülebilir. Aile evlerinde kalıcı ve düzenli bir yaşam kurulmuştur. Bir rutin söz konusudur, çamaşır yıkama, evi temizleme, hasta-çocuk-yaşlı bakımı, bulaşık, yemek hazırlama, ütü yapma, çocukların ödevlerine yardım etme, çocukları okulları için hazırlama, kocayı işi için hazırlama… Tekrar eden bir döngü, hem kapitalist için işçinin yeniden üretim maliyetini giderek azaltmakta hem de işçinin nitelikli – deneyimli bir işçiye dönüşebilmesi için gerekli ortamı sunmaktadır.
 
Ancak bekâr evlerinde[3] durum farklıdır. Her şey geçici bir dönem için kurulmuştur, işçinin Tuzla’da, büyük şehirde, çalışacağı kısa dönem için. Yatak başına para verilir, tabak, çatal, bardak gibi temel ev eşyaları pek bulunmaz. Yemek gündelik alışveriş üzerinden yapılır, çamaşır gibi bazı ev işleri ise –eğer mümkünse– piyasadan alınan bir metadır. Köylerinden ya da küçük kentlerinden kopup para biriktirmek için çalışmaya gelen işçinin iki seçeneği vardır: ya yeniden üretimlerini tam anlamıyla gerçekleştirmek için aldıkları ücretin önemli bir kısmını daha çalışırken harcayacaktır; ya da biyolojik varlığının yeniden üretimi için gerekli ev içi etkinliklerin bir kısmından vazgeçeceklerdir. Çünkü günlerinin uzun bir saatini çalışmak için ayırdıkları için dinlenmek ve ev içindeki işlerini yapmak için ayırabilecekleri zaman kalmayacaktır. Bir başka deyişle, bir örnekle ifade edersek, günlerinin 8 saatini ve haftanın 5 iş gününü işte geçiren, bir gününün 8 saatini uyuyarak geçiren bir işçi için günün geriye kalan 8 saati ve hafta sonu, kendini yeniden üretmek için kısmen yeterli olabilecek bir zamanı ifade edebilirken; bekâr evlerinde çalışanların rutin olarak 12 saat ve daha fazla çalışması ve bir kural olarak tersanelerde cumartesi gününün de çalışma günü olması, çoğunlukla pazar günü çalışmalarının yaygın görülmesi, bu durumu değiştirecektir.
 
Yukarıdaki örneklerde görülen ve tabloda hesaplanan değerleri birleştirdiğimizde patriarkal kapitalist ilişkilerin aldığı sömürü biçimlerinin milyonlarcasının daha göstereceği bir sonuçla karşılaşmamız mümkündür. Daha açık bir ifadeyle tabloda bir işçinin çalışma zamanında işlediği çelik miktarının ne derece arttığını gösteren son sütunda, krizin anlamı açık bir almaktadır. Kriz nedeniyle pek çok işçi işinden edilmiş, ancak üretimin düşüşü buna paralel gerçekleşmemiştir. Böylece işten çıkarılma korkusuyla hem işçinin çalışma saatleri hem de bazı işler için yoğunluğu arttırılmıştır. Aynı zamanda kriz nedeniyle pek çok işçinin ücretleri ödenmemiş ya da eksik ödenmiştir. İşçiler çalışmalarının dolayısıyla ücretlerinin /yevmiyelerinin sürekliliğini sağlamak için bu duruma “rıza” göstermektedirler. Aynı zamanda bu tip bir ilişki armatörlerle tersaneler, tersanelerle taşeron ve fasonlar arasında hergün yeniden kurulmaktadır. Bir aile evinde de erkek, kapitalist tarafından kendine verilmeyen sosyal haklarının bir kısmını, kadının ev-içindeki görünmeyen emeği üzerinden gerçekleştirecektir. Ne var ki, bu, pek çok feminist yazarın da belirttiği üzere, sevgi ve şefkat ile sarmalanmış, üzeri örtülmüş bir emektir.
 
Kapitalizmin temel dinamiklerinden biri olan, riski ve zararı hiyerarşinin alt basamaklardakilere yansıtma yoluyla ayakta kalma (riski toplumyal yapının hiyerarşiyle kaydırma) patriarka yoluyla da işlemektedir. Şöyle ki tersane, işi organize ederken, riskleri fason ve taşeronlarına nasıl yıkıyorsa; bu firmalarda zararı ve riskleri, iş devrettikleri götürücülere ve işçilere aktarmaya çalışıyorlarsa, işçiler de kendi eşleri, anneleri, kardeşleri olan kadınlara yüklerinin aktarabildikleri kısmını yansıtmaktadırlar. Ezilenin bu zincire rıza göstermesinin nedeni kapitalist ilişkilerde nasıl ki ekonomik bağımlılık ise, patriarkal ilişkide de aynı nedenle için rıza gösterme zorunluluğu ortaya çıkabilir.
 
Yaratılan artı emek miktarını arttırma potansiyeli taşıyan bir hayat tarzı sunan aile rutinleri ve bunun temel dayanağı ve itici gücü olan kadının görünmeyen ev içi emeği, işçinin (ya da işçi adayı olan öğrencinin)aracılığıyla, tümüyle, dolaylı olarak kapitalist tarafından kullanılacaktır. Dolayısıyla pek çok kapitalist için uzun dönemde arzu edilen, aile kuran ve kadın emeğini dolaylı olarak kapitalistin hizmetine sunan bir yapıdır. Kapitalistler artan talebe karşılık gelen kapasite artışını yaratma, işçi örgütlülüğünü dağıtma ve işçiler arasında rekabet yaratma gibi nedenlerle geçici işçiliğe ihtiyaç duyarlar. Ancak, geçici işçilik, kalifikasyon ve deneyim gereken işlerde değil, niteliksiz işlerde kullanılmaktadır. Eğer yapılan iş giderek daha uzmanlık ve deneyim gerektiren bir üretim sürecine dönüşüyorsa, elbette böylesi bir üretimin ihtiyaç duyduğu işçinin kalıcılığının garantilenmesi gerekebilir. İşçinin aile kurması, bir alan veya bölgede kalıcılığının sağlanmasının önemli bir yolu olarak gözlemlenebilir.
Buradan hareketle, nitelik kazanmaya dönük faaliyetlerin, seminer ve kurslara gitmek ve eğitim almak gibi, yapılabilmesi için de işçinin ev işlerinden muaf tutulması gerekliliği aşikardır. Tersanelerde daha nitelikli işçilerin gitmesi gereken kurslar ve almaları gereken sertifikalar vardır. Tersane açıkması planlanan her yeni bölgeye öncelikle meslek okulları ve kurslar açılmaktadır. Bu anlamda eğer işçinin daha yüksek ücret kazanan, “değerli” bir işçi olması isteniyorsa, bir aile evinin varlığı bu anlamda en uygun ortam olacaktır. Dolayısıyla artı-ürün ürün miktarının artmasında da kadın emeğinin önemli bir rolünün bulunacağı buradan çıkarılabilir. Engels’in de dediği gibi kapitalistlerin reel ücretleri düşürmeleri ve “emek maliyetini” azaltmaları uzun vadede yedek işgücü ordusunun yanında ancak çekirdek aile ile mümkün olabilir.
 
Görülmektedir ki, kadın emeğini dolaylı olarak kapitalistin hizmetine sunan bu yapı, aynı zamanda bu emeği ev içindeki erkeğe direkt olarak sunar. Dahası, kadın bunu daha iyi ve “rahat” yaşam koşulları umuduyla gönüllü olarak yapmaktadır. Erkek işçinin tüm ailenin bakımını sağlamaya yeterli derecede kazanması mümkün olsa bile, patriarkal yapı, bu kazancın nasıl harcanacağı konusunda ortaya yine çıkabilecektir. Tersane işçilerinin kendi hayatlarından öğrendiğimiz pek az örnekte, ailesinin bir bütün olarak yaşam koşullarında iyileşme yaşandığı gözlemlenebilinir.
 
Özetle, aile, kadının görünmeyen emeği yoluyla hem biyolojik ve maddi yeniden üretim koşullarının erkek işçi için iyileştirirken, aynı zamanda nitelikli işgücünün gerçekleşmesi için ihtiyaç duyulan ortamı sağlayabilir.
 
İşçinin aile kurması sadece kapitalist için değil, erkek işçi için de bir nevi sınıf içi hiyerarşide yükselme potansiyeli taşıması anlamına gelebilir. Böylece “evli barklı adam” olacaktır. Kadın için sadece kültürel anlamda bir yükselmenin olduğunu iddia eden çalışmalar vardır, ancak, evli kadın işçi, ikinci ve hatta üçüncü mesaileri yardımıyla erkek işçinin gerçek anlamda gündelik hayat içindeki yeniden üretim koşullarını iyileştirecektir.
 
Kadın emeği, büyük çoğunluğu erkeklerden oluşan bu sektöre sadece ev içi karşılıksız emek yoluyla dahil olmaz, aynı zamanda bazı “değersiz” işler (sekreterlik, temizlik ve yemek işleri) bu sektörde yine kadınlar tarafından yapılır. Hartmann’ın(1981) ifadesiyle Erkekleri pek çok hoş olmayan (tuvaletlerin temizlenmesi gibi) işleri yapmaktan kurtaran, kadınların erkeklere verdiği hizmet, aile içinde olduğu kadar dışarıda da verilmektedir[4]. Kadın emeğinden yararlanılan alanların çoğunlukla çaycılık, temizlik ve sekreterlik, çok nadiren muhasebe ve mühendislik olması elbette şaşırtıcı olmayacaktır. Tersane alanında çalışan kadına neredeyse rastlanmamaktadır. İşin çok ağır ve tehlikeli olması ile gerekçelendirilmesine rağmen, “camdan duvarları” aşabilmiş bir kadın mühendis asıl gerekçenin bu alanın erkek işi kabul edilmesi olduğunu belirtmiş ve şöyle devam etmiştir, “beni aralarına almak istemediler en başta, nitekim pek çok zorluk yaşadım. İşçilere sözümü dinletmekte zorlandım. Beni takmıyor gidip bir başka arkadaşa sorunu anlatıyorlardı. Ben de erkeklerle çalışmak için erkek gibi davranmayı öğrendim. Ancak sert davranıp küfredince sözümü dinliyorlardı.”[5](Akdemir, 2008)
 
Tuzlada üretimin saatlerinin uzunluğu ve yoğunluğu dikkat çeken önemli bir konudur. Kadının görünmeyen ev içi emeği yeniden üretimi sağlıklı ve düzenli ve ucuz hale getirdiği gibi biyolojik yeniden üretim yoluyla, ihtiyaç duyulan yedek işgücünün yaratılmasında da anlamlı bir rol oynar. Tuzla örneğinden hareketle taşeron firmaların kuruluş sermayelerinin önemli bir kısmı aile emeği ile edinilmiştir. Hemşeri, akraba emeği ile kullanan taşeronlar, sadece ilk birikimlerini buradan elde etmezler, kriz dönemlerinde ve sınıf örgütlülüğünün yükseldiği dönemlerde de bu araca sıklıkla başvururlar.
 
Tuzla’daki Taşeronluk sistemi, sosyal güvence ve sözleşmeye bağlı değil, daha 1980’lerde göç ağları ve hemşehrilik üzerinden kurulmuş, yasal sorumluluk yerine vicdani bir güven temelinde kurulan üretim ilişkisidir. Bu açıdan her türlü hukuksuzluğa, denetimsizlik ve sağlıksız çalışma koşullarına açık bir yapı arzediyor. Hartmann, patriarkanın erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkiler sistemi olarak kapitalizmde var olduğunu ve kapitalist toplumlarda, patriarka ve sermaye arasında sağlıklı ve güçlü bir ortaklığın bulunduğunu ifade etmektedir. Nitekim, Limter-İş sendikasının, örgütlenme sorunlarını ifade ederken; patronu, “amca, dayı, enişte, abi, vb.” olan firmalara karşı mücadelelerini sıklıkla gündeme taşıyorlar. Bu anlamda, aileyi aynı zamanda tahakküm ilişkilerin kabullenildiği ve farklı biçimlerinin şekillendiği bir ilişki biçimi olarak görmek mümkün hale geliyor. Gemi inşa sektörünün sermaye yapısına ve üretim ilişkilerine bakıldığında patriyarkal ilişkilerin üretimin şu haliyle sürdürülebilmesinde ne kadar önemli olduğu gözlenebilir.
 
Not: Bu yazı, Petra Holzer’le birlikte 2010 yılında Karaburun Bilim Kongresi için hazırlanan sunuşun, güncellenmiş bir parçasıdır.
 
Kaynaklar:
Akdemir, Nevra (2008), Taşeronlu Birikim, SAV yayınları: İstanbul
Hartmann, Heidi ve diğerleri(1981), Women and Revolution: The Unhappy Marriage of Marxism and Feminism / A Debate on Class and Patriarchy, (Der.: Lydia Sargent) Pluto Press, London; Çeviri: Aytül Kantarcı
Mutfak Cadıları Bültenleri, 2008-2013, internet adresi: http://www.sosyalistfeministkolektif.org/mutfak-cadilari/calismak-istiyoruz-ama-esnek-degil
TTBİİK (2008), Tuzla Tersaneler Bölgesindeki Seri Önlenebilir İşkazaları Hakkında Rapor, (ed. Akdemir, Odman), TMMOB Yayınları, İstanbul
 

[1] 2008 yılında yapılan alan araştırmasından alınan bir mülakat.

[2] Karşılaştırmayı belirli bir eğilime dayanarak yaptığımızı söylemek isteriz. Tüm aile evlerinin kalıcı ve düzenli veya tüm bekâr evlerinin sefalet evi olduğu anlamına gelmiyor bunlar. Yalnız, bu evlerin önemli bir kısmının ortak özelliklerinden yola çıkıyoruz

[3] 2010 yılında pek bekar evinin kalmadığını ancak, tuzla dışındaki tersane bölgelerinde geçici evlerin oluştuğunu ekleyelim.

[4] Heidi Hartmann ve diğerleri, Women and Revolution: The Unhappy Marriage of Marxism and Feminism / A Debate on Class and Patriarchy, (Der.: Lydia Sargent) Pluto Press, London 1981; Çeviri: Aytül Kantarcı

[5] 2004 yılında yapılan 2008 yılında kitaplaştırılarak yayınlanan alan araştırmasının mülakatlarından birinden alıntı.