Çalışırken ölenlerden misiniz? - Sevda Karaca

Böyle sorunca ruhsuz bir cümle kurmuş, uluorta ölümü çağırmış gibi oluyor insan. Ama ölümü çağıran bunu soranlar değil.
 
Günde en az 4 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor. 2012’de en az 61 kadın işçi yaşamını yitirdi. Rakamların gerçeği ne kadar yansıttığı meçhul. Hele hele de kayıtdışı çalışan kadınların, çalışan kadınların yarısı olduğunu düşününce. Hele bir de fabrikaya çevrilmiş evlerde hiçbir sağlık ve güvenlik mekanizması olmadan, günde 16 saate varan ev içi üretimin sürdürücülerinin neredeyse tamamının kadın olduğunu düşününce.  Hele bir de bu ölümleri durdurması gerekenlerin bu ölümlerin yok sayılması için bizzat paravan işlevi gördüğünü düşününce.
 
Yoğun ve uzun çalışmanın, evde de çalışmanın, izin günlerinde de çalışmanın ağır yükünün heba ettiği yaşamlara kadın işçi yaşamı deniyor bu memlekette.
 
40 saat tam zamanlı ücretli işte çalışan bir kadın 23 saat de ücretsiz ev işi ve bakım hizmetlerine zaman ayırıyor. İşte çalışma süresi uzayınca evde yapılan işin süresi de azalmıyor üstelik.

Yorgun ve mutsuz bu memleketin kadın işçileri. Çünkü sadece çalışılan mekânların değil ev içinin de “etkin” firma modeliyle işletilmesi isteniyor kadınlardan. Operasyonel verimlilik mantığıyla ailenin de bir üretim alanına çevrilmesi için aile içinde yapılan her şeye işlerlik kazandırılıyor. Eğitimden, sağlıktan, pazar alışverişinden, kıyafetten, sudan, elektrikten kısılması gereken her şeyin ikame edicisi kadın, ağır işçiliği ağır bedellerle sürdürüyor. Yetiremediği yerde suçluluk psikolojisi de cabası! Boşuna değil patronların işçilere ha bire “biz bir aileyiz” deyip durması...
 
Aynı pozisyonda aynı rutin hareketi 12-14 saate varan mesai saatleri boyunca ayakta sürdürmek, tuvalete kartla ve sadece 2 kere gidebilmek, işçinin değil üretilen malın korunması esas olduğu için ortam koşullarını ürün için ideal koşullarda tutmak, bunun insan sağlığı için ne anlama geldiğini önemsememek, sürekli yetersizlik duygusunun aşılanması, performans kriterinin rekabete dönüştürülmesi, belli bir sayıda ürün çıkarmadan kilitli kapının açılmaması, servisin mesai saatine göre değil, patronun canı istediğinde hareket etmesi… Aşağılama, küfür, taciz, şiddet, baskı ise ustanın ya da formenin şanından sayılıyor!
 
Mesele kadınların bu koşullarda çalışmak isteyip istememeleri değil, çünkü çalışmak bir zorunluluk artık.
 
Mesele o fabrikaların patronlarının dayattıkları bu koşullarda “insan” çalıştırıp çalıştıramayacağı.
 
Güçlü Tekstil’de şimdi direnişte olan genç bir işçi anlatıyor: “Sabahtan gece yarısına kadar çalışıyoruz. İçmeye su, yemeğe ekmek yok fabrikada. Bize insan muamelesi yapmıyorlar.
 
 Ekmeğini kazanmaya çalışırken ekmeğe muhtaç olmak mıdır işçi olmak?” 4 yıldır çalışan, daha onaltısına yeni girmiş bu kız çocuğunun en çok gücüne giden ne olmuş biliyor musunuz? Elinin üstüne makine parçası düşmüş de doktora bile götürmemişler, çünkü sigortası yok. “Sar elini bir şey olmaz, canın da ne kadar tatlıymış” demiş ustası. Canı tatlı olmak... Hakaret sayıyor kendine bunu. 16 yaşında 16 saat çalıştırılırken canının tatlı olup olmadığıyla ilgilenmiyor hâlbuki kimse.
 
“İnsan daha fazla ne kadar üretebilir ki?” diye soruyor bir diğer kadın işçi. “Bize diyorlar ki bak bilmem kim senden çok üretmiş. Sen neden yapamıyorsun? İnsan bazen yapamaz değil mi? Evi var, çocuğunun derdi var, özel günü var, yorgunluk var… Hep en çoğunu isteyene hangi çoğu yetiştireceksin?”
 
Güvenceli ve insana yaraşır koşullarda en fazla 8 saat iş günü… 100 yıl öncesinin talebi bu… Ama bugün hala hep en çoğu isteyene daha çok can vermemek için, çalışırken ölmemek için o kadar hayati bir talep ki!