Dergiyi göğsüne yapıştırıp işverenin önünden öyle geçen kadınlar… - Necla Akgökçe ile söyleşi

“Ölümü göze alarak kocaya direnen kadınlar sendikada da direniyor, HES’lerde de direniyor, devlete de direniyor. Bütün bu nokta atışları şimdi artık bir yekun oluşturuyor”

Kadın hareketinin önemli mücadele başlıklardan biri kuşkusuz kadın emeğini görünür kılmak ve ona sahip çıkmak. Kadınlar, geride bıraktığımız yıl boyunca da “görünmeyen emek” olarak evde çalıştılar, “güvencesiz emek” olarak işyerlerinde çalıştırıldılar, “ucuz emek” olarak fabrikalarda kapı önüne konuldular. Ama aynı kadınları ev işçileri gününde sokakta, grevlerde en önde, direnişte çadırlardaydılar. Bu 8 Mart’ta alanlara çıkma sebeplerinden biri de güvencesiz, esnek çalışmaya son verilip görünmez emeklerinin karşılığını almak. 8 Mart yaklaşırken kadın istihdamını, AKP’nin kadın istihdam politikasını, kadınlaşan işçgücü karşısında sendikaların durumunu, 10. yılını kutlayan Petrol-İş Kadın Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Necla Akgökçe ile konuştuk

Geçtiğimiz günlerde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, kadın istihdamını artırmaya yönelik birtakım öneriler açıkladı. AKP iktidarının kadın istihdamını artırma merakını AKP’nin toplam istihdam politikası üzerinden nasıl değerlendirebiliriz?

AKP’nin normal istihdam politikaları içinde kadın istihdamına belli bir biçimde yer ayırdığı hem hazırladıkları belgelerde hem de istihdamı artıracaklarına dair söylemlerinde açık. Bu sadece AKP’nin kadın istihdam politikalarına bağlı bir şey de değil tabii genel istihdam içersindeki dalgalanmaların, işlerin esnekleşmesinin, artık düzenli, güvenli işler olmamasının da getirmiş olduğu bir durum. İşler esnekleştikçe, güvencesizleştikçe, geçici, çağrıya bağlı, yarı zamanlı hale geldikçe, bu işler bizim gibi ülkelerde ister istemez kadın işleri oluyor. Hizmet sektörünün de genişlemiş olmasının da getirmiş olduğu bir istihdam artışı var. Hepsini üst üste getirdiğimizde evet, kadına yönelik istihdamı istiyorlar ama kadınlar için önerdikleri istihdam kendi muhafazakar politikalarına da aykırı olmayacak bir model ve çeşitleri.

Nasıl bir model bu?

Bir yandan eve kapatmak, bir yandan da çalıştırmak istiyorlar diye düşünmüyorum. Kadınlara yönelik bir istihdam politikası oluşurdular. Ev içindeki çocuk bakımı, ev işleri gibi, bu politika içinde kadının temel işini, görevini, ihmal etmeden, geleneksel rollerinde herhangi bir şey yapmadan, ona yönelik bir istihdam politikası önerdikleri. Alanda da bu belli ölçülerde görülüyor zaten. Petrol-İş gibi kadının çok yoğun olarak bulunmadığı sektörlerde mesela, ilaç fabrikasında paketleme servisini kaldırıyor, çağrıya bağlı çalıştırıyor. Günlük çalıştırabileceği kadın işçi getiriyor mesela. Bunu sadece küçük ilaç fabrikaları da değil, büyük büyük ilaç fabrikaları da yapabiliyorlar çok rahatlıkla.

“Çocuk doğurma ve adamlara hizmet etmeyle uyumlu istihdam politikasi”

Bu çalışma biçimi şöyle sunuluyor iktidar tarafından; kadın yarı zamanlı çalışacak kalan zamanında da evine vakit ayırabilecek. Bu istihdamı artırır mı?

Batı’da, Hollanda bu konuda çok ayyuka çıkmıştır mesela, esnek çalışma modellerinin çok iyi işlediği ülkelerden bir tanesidir. Kadın istihdamının büyük bir bölümü esnektir, yarı zamanlı, geçici işler ama tüm bunların sosyal güvenceleri de vardır. Sigortası vardır, onun üzerinden ödenir. Doğum izinleri emekliliğe sayılır. Güvenceli esneklik deniyor buna. Onlar böyle bir sistem oturtmuş ama global olarak düşündüğünde Hollanda’da esnek olarak çalışan kadının o rahatlığı sağlaması için Türkiye’deki esnek çalışmanın daha kötü koşullarda olması gerekir. “Burada böyle çalışın ama size şu güvenceleri de getiriyoruz” demiyorlar. Kapitalizmin geneli açısından baktığımızda bu olanaksız. Öteki türlü sermaye birikimini nasıl sağlayacak adamlar? Kimin ucuz emeği üzerinden sağlayacaklar?

Kadın istihdamını artıracak maddelerden biri olarak saydıkları doğum izninin artırılmasını ya da doğurarak kazanılacak erken emeklilik hakkını nasıl okumak gerekir?

Doğum izni meselesinin bile tartışmalı olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bir taraftan kadına yönelik sosyal politikalar açısından baktığınızda olumlu birşey gibi görünüyor. Ama doğum izninin 6 ay olması bana kalırsa kadınlara önerilen istihdam biçimleriyle de çok uyumlu. Ama ben söylediklerimi yapacaklarını da düşünmüyorum. Kadınların eviçi geleneksel işbölümü, onun olduğu gibi devam etmesi, çocuklarını doğurması, adamlara hizmet etmesine yönelik bir istihdam politikası var. Bu istihdam politikasına uygun belli çalışma modelleri öneriliyor kadınlara.

Doğurmamış, bunu tercih etmemiş kadınlar ne yapacak peki?

AKP her alanda yaptığını burada da yapıyor. Aileyi temel alan istihdam politikası üretiyor. Bir ailesi olmayan kadınlar da bu istihdam politikasının zaten dışında olan kadınlar. Aileyi temel alarak dışarıdaki istihdamı organize ederken kadınlara önerilen bu çalışma biçimleri hesaba katıldığında ister 3 çocuk doğursun, ister 8 çocuk doğursun, bu çalışma biçimleri üzerinden kadının emekliliğe, sosyal haklarına kavuşma hakkı zaten yok. Bu çalışma biçimleri üzerinden bir kadının 40 sene falan çalışıp emekli olması lazım. Bir süre sonra böyle çalışıp herhangi bir sosyal hakka sahip olmadığı zaman kadınlar zaten çalışmaktan vazgeçip daha ziyade evdeki işlere yöneliyorlar. “Ben bir ay yarı zamanlı çalışıp 400 lira para alacağıma evdeki çocuklara bakarım kocam çalışır” filan denilebiliyor. Bu anlamda “kadın istihdamını teşvik ediyorlar” söylentilerine de kuşkulu yaklaşmak gerekiyor. Bir taraftan baktığımızda nüfus politikası bile olabilir bu. Kadınları çok çocuk doğurmaya teşvik etmek için bile böyle yapıyor olabilirler. Nüfus azlığı üzerinden bir istihdam meselesi olabileceğini düşünüyorum.

Toplam işsizlik artarken bir yandan da hem nüfus artsın hem kadın istihdamı artsın istiyorlar. Bütün bunlar nasıl olacak?

Tek tek kadının bireysel özerkliği, işçileşmesi, oradan özgürleşmesi üzerinden bakmıyor olaylara. Kadının çalışması iyidir, onu güçlendirir. Bizim üyelerle yaptığımız söyleşilerde “Kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum, paramı kazanıyorum, yarın öbür gün emekliliğim olacak” filan derler. En fazla da mesela düzenli çalışmayı sosyal ortam olarak değerlendirirler düzenli çalışmayı. Evden çıkıp orada belli bir sosyal hareketlilik kazanması açısından çalışmak kadın için önemli. Aile odaklı istihdam politikalarında kadının dışarı çıkmasından ziyade giderek daha da içeri girmesi üzerinden şekillenen istihdam politikaları. Ev eksenli çalışmada 8 saatini değil de kadın 3 saatini falan dışarıda geçirecek sonra tekrar aile ortamına girecek orada bütün kısır ilişkilere girecek.

Ev içi işçilere ulaşacak örgütlenme ağı gerek

İşgücü daha çok esnekleşir ve buna bağlı olarak da kadınlaşırken sendikalar buna karşı nasıl konum alıyor?

Sendikalar işçi sınıfının değişen yapısını göz önüne alarak bir örgütlenme modeline geçmiş değiller, hala geleneksel sendikacılık anlayışı devam ediyor. Kapıya geleni örgütlemek, ağır sanayi işçisini örgütlemek, fabrika içerisinde merkezde bulunan işgücünü örgütlemek, uzman kalifiye erkek, nispeten diğerlerine göre ücreti yüksek olan kesimi örgütlemek. Ama yeni bir sendikal örgütlenme anlayışı, ev içlerine kadar giren işçileri örgütlemek zorunda ki bunların çoğu kadındır. Ağır sanayiye bile üretiyorlar. Eskisi gibi sadece boncuk, tekstil değil. Hemen hemen her sektörün kendine ait bir ev eksenli çalışan grubu var. Bunları da büyük ölçüde kadınlar oluşturuyor. Burada başlayarak bir örgütlenme ağı gerekli. Diyelim ki ev eksenli kadınların kendilerine ait sendikaları ya da örgütlenme modelleri var. Sendika bunu sağlamayacak ise bu derneklerle ve bu örgütlerle organik bir bağ içinde olmalı.

Geleneksel örgütlenme modeli sendikaların elini de zayıflatan bir model aslında. Diyelim merkezdeki sendikalı 200 işçi greve gidiyor ya da bir direniş örgütlüyor. İşveren hemen çevredeki işgücünü devreye sokuyor. Ev içlerine gidiyor. Üretim devam ediyor. Ancak birkaç sektörde merkezdeki işçilerin durması ile işler duruyor. Organize sanayi bölgesindeki bir direnişimizde böyle olmuştu. Fabrikalardan işçi yolluyorlar hemen patronlar. Bu pratik bilginin sendikal model olarak inşa edilmesi gerekiyor

“Kadına reva görülen koşullarda erkek de çalışacak”

Güvencesiz çalışma meselesinde kadının artık çok başat olduğunun sendikalar farkındalar mı?

Değiller. Halbuki işgücünün kadınlaşması, feminizasyonu ortalama ücretin düşmesi, güvencesizleşmesi anlamına geliyor aynı zamanda. Kadınlaşması demek sadece kadın işçinin oraya girmesi değil erkek işçinin de kadınlara “reva görülen” koşullarda çalışması anlamına geliyor. Bu sendikaların temeline dinamit koyabilecek nitelikte bir durum ama olayı kavradıklarını düşünmüyorum. İşgücü bir taraftan kadınlaşırken, kadınlar istihdama girerken getirdiği diğer şey de ücretlerin düşmesi. Asgari ücrete yakın koşullarda çalışıyor bunlar. Bu ücret düşüklüğünün sadece kadınlara dair birşey olduğunu sanıyorlar. Ama bu oldukça, ortalama ücret düşer. Sen de sendika olarak başka yerlerde de örgütlenemezsin.

Peki kadın işgücünü örgütleme konusunda ne durumdalar? Ya da belki daha geniş bir çerçeveyle sendikalar memleketin genelindeki ataerkiden ne kadar sıyrılabilmiş durumdalar?

Sendikalar kadın işgücünü örgütleme konusunda inanılmaz bir biçimde isteksizler. Bu meseleye araçsal bakıyorlar. Bu alanın kendilerine yarar getirebileceğini düşündükleri noktada ve yerde kadınları kullanıyorlar diyeceğim. Genel politikalarına, görünürlüklerine çok fazla faydası yoksa hiç umurlarında olmuyor. Ama diyelim ki bir yerde grev var, kadınları öne alıyorlar, “bilmem nenin cesur kadınları en önde bilmem napıyorlar” falan gibi. İşçi kadınlar orada, en önde, slogan atıyor falan. Grevin direnişin görünürlük kazanmasına katkıları oluyor ama diyelim ki iş bitti, o sendika örgütlendi, bu kadınlar fabrikalara döndü… Yani direnişlerde o kadar öndeler ki niye sendikal yönetime yansımaz. Klasik şey “kadınlar istemiyor”dur yani. Kadınların, mesela Petrol-İş’te çalışan kadın üyelerin çok büyük bölümüyle konuştum, bilgi düzeyi, bilinçlilik seviyesi, sendikayı algılayış biçimiyle erkeklerin o kadınları algılayış biçimi arasında neredeyse uçurum var.  

“O kabuk çatlar”

Petrol-İş’in ilk grevinin bir kadın grevi olduğunu, grevde valinin arabasını fabrikaya sokmadıklarını hatırlatmak lazım belki erkeklere de…

1964 Berec direnişini diyorsun. Evet 1000’e yakın çalışanın 790’u kadın. Ama bunun öne çıkması, altının çizilmesi için bile böyle bir bakış açısı olması gerekiyor. Kadın işçiler artık daha eğitimli ve inanılmaz okuyorlar. Okuyan düşünen kadın potansiyeli var. Erkeklerdeki kadın algısının değişmesi gerek. Kadınları çok da işe yarayacak bir işçi profili olarak görmüyorlar. Ama o kabuk çatlar.

8 Mart gelirken belki şunu da konuşmak lazım. Kadınlar hayatın her alanına ilişkin mücadelede çok fazla önde…

Kocalara karşı da mücadele bayrağını kaldırdılar. Kadın ölümlerinin bu kadar artmasının nedeni direnmeyle ilgili birşeydir. Ezilmeye bağlı birşey. Ölümü göze alarak kocaya direnen kadın sendikada da direniyor, HES’lerde de direniyor, devlete de direniyor. Senelerdir adamla uğraşmış, inanılmaz güçlendirici birşey bu kadınları bir taraftandan da. Senelerce erkek egemenliği ile uğraşmış kadınlar ne ölümden korkuyorlar ne başka şeyden. Ezilmek böyle bir şeydir yani.

Bundan sonra da böyle artarak gider mi?  Yeni bir dönem olarak kabul edebilir miyiz kadın mücadelesi açısından?

Türkiye’deki en aktif, dinamik, en müdahil hareketlerden biri kadın kurtuluş hareketi. Bunun önemli etkileri olduğunu düşünüyorum açıkçası. Türkiye’deki kadın mücadelesi bunda çok önemli rol oynadı. Sendikalardan kadınlar kadın mücadelesini oradan yükseltmeye çalıştılar, HES’lerdeki kadınlar oradan yükseltmeye çalıştılar, güvencesiz çalışan kadınlar başka bir taraftan yükseltmeye çalıştılar. Bütün bunların, bu nokta atışlarının şimdi artık yekun oluşturduğunu düşünüyorum ben. Şu dönemler o zamanlar gibi geliyor bana.

Çeşitli yerlerdeki kadın direnişlerinin deneyimleri bu feminist hareketin kotasına akmaya başladı, birleştiler. AKP iktidarının da tersten katkıları oldu tabi bunda. “Üç çocuk”, çalışan, işçi kadınlar nezdinde inanılmaz büyük gaf, gittiğim her yerde tepkiyle dile getirilen bir şey bu.

Farklı alanlarda mücadeleler birleşiyorlar ve feminist mücadeleye de katkısı oluyor dediniz. Buradan belki Petrol-İş’e dönüp bir örnekle konuşmak iyi olur. Novamed direnişi kadınların önde olduğu bir direnişti ve emek mücadelesi kadın mücadelesi birleşti, birbirini besledi.

Novamed’de doğrudan doğruya kadının emeğine ve bedenine yönelik saldırı ve sömürü sözkonusuydu. Bu aynı zamanda feminizmin de konusu, deniyor ya “Emeğimize, bedenimize, kimliğimize sahip çıkıyoruz.” Bunlar Novamed’de vardı. Kadın hareketi bunu gördü ama kadın hareketinin bunu görmesini sağlayan açıkçası biz olduk.

Petrol-İş Kadın Dergisi orada olmasaydı, o tarihsel dönemde öyle bir dergi olmasaydı kadın hareketi bunu göremezdi. Çünkü ilk defa oradaki kadınların bedenleri ve emekleri üzerinden dönen dolapları kadın meselesinden direkt girerek açığa çıkardık. Kadın hareketi de bunu gördü çünkü temelde kadın hareketinin de uğraştığı problemlerdi. Çok yerinde bir birliktelik oldu. Bu bir yerde daha yapılabilirdi ama olmadı o. Hava-iş Sendikası’nda da böyle birşey olabilirdi. Çünkü %90’ı orada kadın emekçi. Oradaki kadın işçi arkadaşlar karşılaştıkları sorunları bir dile getirdiler; felaket. Ağır işçiler yani. Daha önce bu biçimde sendikal politikalara yansıtılamamış. Böyle bir mevzi açılabilirdi.

Petrol-İş Kadın Dergisi 10. yılını kutluyor. Dergi bir örgütlenme aracı olarak da özel bir yerde. Ayrıca dergi bu alanda ilk ve tek…

Evet, 2003’te başladık biz. Başlangıçta sendikadaki eğilim, erkek üye eşlerine yönelik dergiydi ama işin içine girince kadın üyelerle görüşmeler, konuşmalar falan üzerinden başka şeyler şekillendi. Başka dergi olmadığı için başka direnişlere de gittik, başka sendikaların örgütlü olduğu alanlardaki kadınlarla da temas ettik. 10 sene, piyasada çıkan normal kadın dergileri açısından da uzun bir süre tabi. Elbette bu iş için merkezden mali kaynağın ayrılabilmesi de önemli.

Kutlama etkinliğinde dergiye dair dile getirilen ortak duygu, her alanda pek çok kadın için oldukça ön açıcı olduğuydu.

Buna ilişkin, 10 yıllık dönem boyunca benim en hoşuma giden şeylerden bir tanesi Novamed’deki örgütlenme sürecinde oldu. Orada toplantıda kadın arkadaşlar anlatıyor nelerle karşılaştıklarını örgütlenme sürecinde. Bir tanesi “Valla” dedi “Dergiler gelmişti, aldım, göğsüme yapıştırdım, işveren temsilcisinin önünden açık açık, göstere göstere geçtim” Ben orada şunu anladım, bu aidiyet meselesi. “Necla değdi ya” dedim. Kendisini açıklamış Petrol- İş Kadın Dergisi’yle “ben sendika üyesiyim diye” cesurca.