Kim kimin ekmeğini veriyor? - M. Ender Öndeş

Aslında bu işin piri Turgut Özal’dır. Halka doğrudan hakaret etmek, insanları sokak ortasında azarlamak ve “Doğrucu Davut” edasıyla kendi sınıfsal pozisyonunu açıkça ortaya koymak, hep onunla başladı. Yoksa Türkiye’de düzen partilerinin liderleri geçmişte çok özenli (siz riyakar diye okuyun) davranırlardı; örneğin memleketin en zenginleri ile görüşürlerdi ama bunu mümkün olduğunca az yaparlardı; “kanka” gibi görünmek istemezlerdi. Müteahhitleri uçağına alıp diyar diyar gezdirmeler daha sonra başladı.

Hangisinin daha iyi olduğunu tartışmak tabii ki anlamsız ve saçma. Saman altından su yürütmekle “dobra konuşma” diye pazarlanan arsızlık arasında bir tercih yapma durumunda değiliz. Geçmişte yapılan “Devlet egemen sınıfların baskı aracıdır” tanımını her iki durum da zorlamıyor aslında; çünkü bu tanım zaten hiçbir zaman “göbekli patronların devleti yönetenlere talimatlar vermesi” şeklinde basit bir ilişkiyi anlatmıyordu. İktidar, aynı zamanda bir zenginleşme aracıdır ve böylece çoğu zaman ilişki giderek “içeriden” bir ilişki haline dönüşür. Yani siz, bir kenar mahalleden gelip bir süre sonra ciddi bir servetin sahipi olursanız, artık “egemen sınıfa hizmet” denilen şey, “kendi kendine hizmet” anlamına da gelir; böylece hem “bağımsızmış” gibi görünürsünüz, hem de sesiniz daha “güvenli” çıkmaya başlar.

 Silopi’de söylenen ve örneğin 1960’larda söylense “gök kubbeyi yerinden oynatacak” olan sözler, böyle bir durumun işaretidir. “Nankörlük yapma otur. Ekmek bulamazsınız yemeye, ekmek gelir sonra da ekmeği tepersiniz. Teşekkür edeceğiniz yerde başka şeyler konuşuyorsunuz” diyordu Başbakan, termik santrale itiraz eden bir yurttaşa. Türkçe deyimlere hakim olan herkes, “ekmeğiniz yok yemeye...” diye başlayan bir cümlenin devamını bilir ve böylece doğaya duyarlı herkese ve genel olarak Kürt halkına da ne söylenmek istendiğini anlar. Susun ve oturun! Nankörlük etmeyin! Afşinli emekçileri yerin dibine gömen Ciner, gelmiş yatırım yapıyor, siz Bölge’nin doğasının, çevresinin peşindesiniz!

 Erdoğan böyle bilinçli bir kabalıkla söyleyince çok batıyor ama aslında bu “ekmeğinizi veriyoruz ulan” söyleminin daha kibar hali her gün tekrarlanıyor. “İstihdam yaratmak”, “ekmek kapısı açmak” gibi laflar ekonomi sayfalarında ve patronların kongrelerinde havalarda uçuşuyor ve o kadar da tepki çekmiyor. Oysa genel olarak çizilen manzara Erdoğan’ın hakaretle çizdiği manzaradan çok farklı değildir: Bir işverenler, patronlar var; bunların emekçilerin sırtından değil de “gaipten” kazandıkları paralar var; o paralarla işletmeler açıyorlar. Bunu yaparken eh birazcık bizim vergilerimizle finanse edilen kolaylıkları filan kullanıyorlar ama olsun, sonuçta bu “cesurca” davranışın hayırlı bir sebebi var: Biz garibanlara ekmek kapısı açmak! Şirket yayınlarında da, kürsülerde de söylenen hep aynı: Şu kadar kişilik istihdam yarattık! Kimse çıkıp da “biz şurada tatlı bir avanta gördük; hükümet sağ olsun malı götürmemiz için zeminleri ayarladı; eh bu arada da insanlar iş buluyor” demiyor. Herkes memleket sevdalısı! Turgay Ciner’i 55 yaşında milyonlarca dolarlık servetiyle Türkiye’nin en zenginleri listesinde 36. sıraya yerleştiren değirmenin suyu nereden geliyor; bütün bu zenginliklerin kaynağı nedir diye soran yok; sorana da “otur lan yerine nankör” diye yanıt veriliyor.

 Peki ama gerçekten, kim kime ekmek veriyor? Gerçekten Ciner’i ve başkalarını yürüten, onları bir yerden bir yere taşıyan güç nedir? Kimin kime teşekkür etmesi gerekir?

 Ve en önemlisi de Afşin-Elbistan Termik Santrali’nde kar hırsı uğruna ölüme gönderilen emekçilerin aileleri kime teşekkür etmeli?

“Ciner de kazanacak, siz de kazanacaksınız” diyor Erdoğan Silopi halkına.

 Bugünlerde moda oldu ya; hadi ben de aynı resti çekeyim: Bunu Afşin’de söylesene!