Haziran günleri ve öğrendiklerimiz - M. Ender ÖNDEŞ

“Mayıs’ın kanlı günü Haziran’a dönüyor” diyordu bir eski marşta; öyle oldu gerçekten. Mayıs, Haziran’a döndü ve muhtemelen ilerde bu olup bitenler, “Haziran Günleri” diye kalacak aklımızda.

Olayların şiddeti yavaş yavaş azalıyor gibi görünüyor ve bu çok şaşırtıcı değil. “Yenilgi” sözcüğü ise tamamen anlamsız bu fasılda. Aşağı yukarı bir ay boyunca tarihin en şımarık ve küstah iktidarının fiyakasını bozmuş olan bir toplumsal hareketin polis terörü karşısında gerilemesini yenilgi saymak, siyasi tarihten hiçbir şey anlamamaktır. Şimdiye kadar yapmış olduklarının yapılabilmesinin mümkün olduğunu bizzat yaparak öğrenmiş olan bir toplumsal hareket, yenilmiş sayılmaz. Tersine, tahtını dokunulmaz sayanların bir aydır dil ishaline uğramış olmaları, asıl yenilginin ne olduğunu bize gösterir.

Yaklaşık 20 gün boyunca, Türkiye’nin “Ana Muhalefet Partisi” sokak olmuştur! Olan şey işte budur!

20 gün boyunca ve bugün hala, siyasal iktidar, günde yirmi kez o “parti”ye laf yetiştirmek, onu değersizleştirmek için bin takla atmak, kırk çeşit yalan uydurmakla meşguldür. “Uyanık şoförler” ve müzmin mızmızlar ne derse desin, gerçek budur. Sokağın rol çalması, bizim planlarımız bozuldu diye üzülmemiz gereken bir şey değil, mutlu olmamız gereken bir şeydir. Burada üzüntü duyulabilecek tek şey, dünyayı değiştirme iddiasında olanların olup bitenler sırasındaki zayıflığıdır ki, öğrenmesini bilirsek eğer bu da bir felaket sayılmaz. Öğrenen öğrenir, öğrenmeyen zaten öğrenmez.

Şimdi sosyoloji günlerindeyiz... Eskiden, silahlı savaş sürerken, ortalık “askeri strateji uzmanı”ndan geçilmezdi, ellerinde çıtalarla “Kandil’in nasıl fethedileceğini” anlatırlardı; şimdi “sosyologlar” musallat oldu ekranlara. Yaklaşık bir milyon deli kuyuya bir taş attı, bir avuç sivri zekalı “sosyolog” onu çıkarmaya çalışıyor. Soytarılık diz boyu! Hep birlikte “gençliği anlayıp” ergenlik sivilceleri üzerine geyik yapıyorlar.

Bir de, “eko-komplo” ekibi var ki, muhteşem! Muazzam bir uluslararası teşkilat, aynı anda Brezilya, Endonezya, Türkiye gibi “yıldız” ekonomileri çökertmeye çalışıyor! Yıldızlara dikiz! 2012 yılı “İnsanı Gelişme Endeksi”nde 90. sırada yer alan Türkiye, teneke mahalleleri dillere destan Brezilya, insan kanının sudan ucuz olduğu Endonezya “yıldız” ülke oluyor!

Ha, ağlamaklı tiradlar da var tabii. 500 bin müstakbel AKP’linin işkencelere sokulduğu, 17 yaşında gencecik çocukların yaşının büyütülerek idam edildiği o korkunç 28 Şubat günlerini hatırlatıyorlar bize ve “ama biz o vakitler sokağa çıkmamıştık ki” diyorlar. Çıkmamışlardı evet, TOMA’ların önünde dans eden çocukların cesaretinin binde birine sahip olsalardı, Sincan’da görürdük zaten. Ki o zamanlar kendileri, yıllarca “hocamız hocamız” diye önünde yaltaklanıp egosunu şişirdikleri o yaşlı insanın kuyusunu kazmakla, karanlık odalarda Brütüs hançerleri bilemekle meşguldüler. Bir aydır, ses alıcılarının duyarlılığını bin kat artırdıkları halde, hareketi belirleyen hiçbir yerde “ordu göreve” lafını duyamamış olmaları ne üzücü! Onlar duysa biz de duyardık inanın, hoparlörler son ses açık!

Eee, şimdi ne olacak? Ayın saçma sorusu bu! Vaktiyle yarı mafyatik bir sendikacının Zonguldak’tan çıkıp Ankara’yı ele geçirip Halk Cumhuriyeti ilan etmesini bekleyecek kadar kendi işini başkasından bekleyen bir neslin “satma/satılma” gevezeliklerini dinlemiştik ama artık boş laf bunlar. Her toplumsal hareketin kendi seyri ve kendi özgünlüğü var, başlar, hızlanır, yavaşlar... Bugüne kadar olmuş olan harika şeyleri görmeyip “ee, n’locak şimdik?” diyen mızmızlık etmenin de alemi yok.

Olacak bişey yok! Birincisi, afferin bize! İkincisi, öğreniyorsak eğer, mesela şu sosyoloji denilen şeyi biz de anlamaya başladıysak, iki kere afferin! E, hala öğrenemiyorsak, köprü orada, gidip atalım kendimizi!

Hiç olmazsa şu kadarını öğrenmişizdir herhalde: Biz bir çizgi çizip herkes bunun etrafında saf tutacak dediğimizde, evdeki hesap Çarşı’ya uymayabiliyor!

Mesele şu: Tekerleklerinin üzerinde dört bir yana zulüm saçan bir polis aracı mı iyidir, ters dönmüş bir polis aracı mı? Buna bir karar verince, gerisi kolay!

Yol uzun. İnşallah ömrümüz de öyle.

İnsanlara şahsen içinde yaşamadıkları bir konuda yalan söylemek kolaydır; Kürt meselesinde böyle olmuştu. Ama biri sizin can havliyle sığındığınız bir camide “grup seks” yaptığınızı söylerse, orada film kopar, yeni Haziran Günleri’nin damlaları birikir.

Bu “damla” denilen şeyin de kötü bir huyu var, damlıyor damlıyor, sonra da bardak taşıyor.

Tanrı hepimizi bardağın boş tarafına bakıp “N’lacak lan bu memleketin hali?” diye kara kara düşünmekten korusun: Bulunur kurtaracak memleketin bahtı kara maderini!