Şu istatistik denen bilim, garip bir bilim. Eski Yunancada ‘durmak’ anlamına gelen ‘sto’ kelimesinden türemiş. Pek çok Avrupa dilinde farklı türevleri kullanılan ‘devlet’ (state, état, Staat, estado...) kelimesi de aynı kökten gelmekte. Yani devletin kökeni ile istatistiğin kökeni, beslendikleri yerler aynı: duran, verili/var olan, değişmeyen, bâki olan, kalan... İşbu ‘duranın / durağanın’ kaydı olduğunu ‘devletlü’ bir şekilde iddia eden istatistiğin baş tacı ürünlerinden olan resmi istihdama kadınların katılımı, ölümlü iş kazası ve kadın cinayetleri rakamları son senelerde birbirlerine benzer ‘olağanüstü’, durağan olarak algılanması zor ve açıklanmaya muhtaç bir görünüm arzediyorlar:
2000’li yıllarda resmi, yani SGK istatistiklerine göre günde ‘ortalama’ dört işçi hayatını iş kazalarında kaybederken, gene aynı dönemin sonlarına doğru resmi rakamlara göre her gün dört kadın, çoğu zaman kendine en yakın erkekler tarafından öldürülüyor. Türkiye’de meslek hastalıkları ve psikososyal nedenlerle canını ve sağlığını kaybedenler neredeyse hiç kayıt altına alınmadığı için elimizde olan tek İSİG (işçi sağlığı ve iş güvenliği kavramının jargondaki kısaltılması) ölçütü olan ölümlü iş kazalarına baktığımızda, ölen işçilerinin yüzde doksanına yakınının erkek işçiler olduğunu görüyoruz. Bu oran, gene resmen sadece devletin istatistiği tarafından ‘ekonomik faaliyet’ olarak tanımlanan işler, paraya ve piyasaya dökülenler olduğundan ortaya çıkıyor. Ezici ağırlıkla kadınların çalıştığı ücretlendirilmemiş evde ve tarlada iş de, evden ayrılmadan yapılan piyasa işlerinin çoğu da ‘ekonomik faaliyet’ olarak tanımlanmamış. Yani bu istatistik öyle bir bilim ki, bir kere tanımladığı ‘durağan gerçeklikten’ yola çıkarak, çıkarım yapa yapa toplumun devamı için en gerekli, en faydalı ve ‘gerçek’ emek türlerini ‘yok’ farzediyor. Mesela insan denen türün yeniden üretimi, insan denen türün hayatına fizyolojik ve psikolojik olarak devam edebilmesi için sarfedilen tüm yeniden üretim emeği, insan denen türü yavaş yavaş ölüme eşlik eden bakım emeği, insanın yediği / içtiğinin tarlada, serada, ağaçta, merada, ahırda üretimivs. vs. Yok farzedilen en sistematik emek türünün kadının emeği olduğu aşikâr. Kapitalist ekonomi belli bir emek türünü kullabilmek için dört başı memur bir şekilde tanımlarken, diğer bir kadın emek türünü de kullanabilmek için tanımlamamayı belli ki sistematik olarak tercih etmiş de, ‘istatistikî’ olanın dışında tutmuş.
Neden kadınlar istihdama gittikçe daha az katılır oldular?
Yukarıda değindiğimiz üçüncü, ‘olağanüstülüğü’ ile açıklamaya olan ihtiyaç göze çarpan istatistikî gösterge ise, Türkiye’de kadınların istihdama katılma oranının son yirmi senede ‘istikrarlı’ bir şekilde düşüşe geçmiş olduğuna dair gösterge. Burada Türkiye’de 1990’larına başından beri kadın istihdamının, yani kadınların her zaman kayıtlı olmasa da, ekonomik olarak ‘faydalı’ addedilen, düzenli iş piyasası tabir edilen ‘makbul alana’ katılımlarının yüzde otuzlardan yüzde yirmilere gerilediğini de hatırlamak gerekiyor. Devlet istatistik kurumu TÜİK’in verilerine göre 1988 senesinde 15 yaş üstündeki yaklaşık her yüz kadının 34’si ‘aktif’ çalışma dünyası olarak tanımlanan ‘makbul’ dünyanın içindeyken, 2011 itibarıyla bu rakam yüzde 22’ye düşmüş. Serkan Öngel, Birgün Gazetesi’nde bu ağustos ayında kadın istihdamını konu ettiği ardıl makalelerinde, Türkiye’nin Dünya Bankası 2011 yılı verilerine göre kadınların işgücüne katılımının en az olduğu 15'inci ülke olduğunu aktarıyor. 183 ülke verisinin dikkate alındığı hesaplamada Türkiye’den daha kötü durumda olan ülkelerin, genellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri olduğu belirtilmiş.. Lise altı eğitimliler için işsizlik oranı yüzde 8,3 ile Türkiye ortalamasının altında, yükseköğretim mezunu kadınlar için ise bu oran yüzde 13,1 ile Türkiye ortalamasının 5,3 puan üzerinde imiş. Daha çarpıcı bir veri ise işgücünde yer alan ve okur yazar olmayan 909 bin kadın için işsizlik oranının yüzde 2,6, işsiz sayısının 24 bin iken, 2 milyon yüksek okul mezunu kadın için işsizlik oranının yüzde 13,1, işsiz sayısının 265 bin olması. Yani kadın okudukça, daha fazla işsizlikten nasibini almakta. Farklı bir deyişle, Türk ekonomisi ‘istatistikî’ olarak kanıtlandığı üzere, güvencesizliğin ve kuralsızlığın, kötü çalışma koşullarının geçerli olduğu, düşük ücretli ve esnek kadın emeğini ‘tercih ediyor’. Sermaye açısından ‘esnek’ çözümler ise, doğrudan daha uzun çalışma saati, daha yoğun çalıştırma, daha düşük ücretle hayatını idame ettirme ve üstüne üstlük geleceği görememe anlamına geliyor. Sağlık ve canın bu baskı altına nasıl ezildiğini tanımlamaya gerek yok, her gün hepimizin tekrar tekrar yaşadığı bir hikayeden bahsediyoruz zira.
Tarlada ırgat kadın, büyük şehrin metropollerinde eve kapanırsa...
Tarımda, alternatifini yaratmadan yaşanan çözülme, tarlada ırgat olarak ücretlendirilmese de, ‘aktif işçi’ olarak tanımlanan kadınların, alternatifi yaratılmadan metropollerin varoşlarında ev içine ve çok yoğun çalışma saatlerine rağmen ‘para kazanmamaya’ mahkum edilmeleri bu düşüşte en önemli rolü oynuyor olmalı. 1988’den beri ardarda yaşanan ekonomik krizlerde sanayi ve hizmetler sektöründe ilk işten çıkarılanların kadınlar olduğu pekçok ampirik sektörel çalışma tarafından kanıtlanmış durumda. Genel olarak siyasette ve siyasetin sivil toplumu oluşturan müdahalesindeki ideolojik ve kurumsal muhafazakârlaşmanın kadın istihdamındaki düşüşte nasıl ve hangi kanallardan rol oynadığı ise hâlâ anlaşılmaya, araştırılmaya ve açıklanmaya muhtaç.
Bu dönemsel ve belirleyici düşüş bağlamında, hiç değişmeyen ‘istatistikî’ göstergeler de var. Berna Güler Müftüoğlu’nun 16 Şubat 2013 tarihinde yapılan İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği 1. Kadın Çalıştayı sunumunda aktardığı 2011 rakamlarına göre, Türkiye’de ne yazık ki 20 milyonu ilk öğretim ve altı ile yetinen 27 milyon dolayında 15 yaş üstü kadın nüfusunun oniki milyonu “ev kadını” olarak tanımlanmaktadır. Oniki milyon kadın, oniki milyon ev kadını duygullaştırılmış bir bakım ideolojisi ile, kamusal kaynaklar tarafından sağlanmayan kreşin, ana okulunun, yaşlı, engelli bakımını, hatta eşlerinin işçi sağlığı ve iş güvenliğini ‘sağlayıvermektedirler’. İşte ev kadının emeğinin, üretken emek olarak gözükmeme durumu gayet durağan, değişmeyen ve ‘istatistikî’ bir durumdur. Çalışıyor olarak kabul edilen kadınların üç milyon kadarı “ücretsiz aile işçisi” olarak çalışırken, yani 15 milyon kadın bağımsız bir gelirden yoksun olarak baba/koca eline bakmaktadır. Kadınların üçte ikisi kendilerini bağımsızlaştıracak bir gelirden yoksundur.
İstihdamda kadın erkek eşitliğinin sağlandığı tek sektör olan tarımda da bu istatistikî eşitliğin arkasında ‘evde işçi’, ‘tarlada ırgat’ çifte yükünün şık formüle edilmiş hali olan ücretsiz aile işçiliği ve kendi hesabına çalışma hali oluşturmaktadır. Aynı çalıştayda Neslihan Karatepe’nin yaptığı sunuma göre tarımda kayıtdışı istihdamın yüzde 95’lerde olduğunu da hatırlatmak gerekiyor. Yani tarımda çalışan kadın için geleneksel ev işçisi ve tarla ırgatlığı dışında bir güvence söz konusu olmadığı gibi, ekonomide tarıma verilen önem ve kamu desteklerin azalması ile kadınların artık bu geleneksel statüleri bile yeniden üretmekten masun olduğunu ifade etmek abartılı olmayacaktır. Bu, kendi memleketini bırakıp, bazen mevsimlik tarım işçiliğine mahkumiyet, bazen de toptan metropollerin çeperlerine ucuz iş gücü olarak itilme anlamına gelmektedir. Bu ne kadar ‘çaresiz’ göç edilirse, çalışma hayatının o denli fazla riskli, tehlikeli, pis, zor koşullarını hâiz çalışma ortamlarına ve koşullarına mecburiyet anlamına gelmektedir. İstanbul İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi Yangın Kulesi’nin haziran, temmuz, ağustos aylık iş kazası raporları en fazla can kaybının, mevsimlik işçilerin insanlık dışı şartlarda ‘taşınmasının’ ölümlü ifadesi olan ‘ulaşım’ sektöründe yaşandığını aktarmaktadırlar. Can kaybına varmayan çalışma kayıpları, temiz suya ulaşımdan, üstünkörü barınma şartlarına, gıda zehirlenmelerinden hızlı hasatlardan kaynaklanan kazalara kadar yayılmaktadır. Bazen yüzyıllardır bir mekânsal güvence deneyimleyen tarım işçisi kadın için, alıştığı takdir, çalışma döngüsü ve imkanlardan bunca mülksüzleştirilmiş ve âni şekilde çıkış yapıp, metropollere veya büyük toprak mülklerine mevsimlik olarak atılmasının ruhhalinde yaşattığı fırtınalar ise tabii ki istatistik bilimin de İSİG’in de kapsamı dahilinde değildir. Tarımda ve tarımdan göçe atıldıktan sonra kadınların çalışma sağlığı ve güvenliği ise, cinsiyet meselesinin farkında olan hassas bir emek antropolojisinin veya bir örgütleme stratejisinin kapsamı dahilinde olmalıdır...
Ev: iş, kaza ve hastalık mahali
Tarım sektöründen ayrılıp, kadınların yoğunlaştığı, fakat ‘sektör’ olarak tanımlanmayan ev alanındaki çalışma sağlığına geldiğimizde, zor, zorbalık, zulüm ve çalışma acısının eksik olmadığını fakat bir hayli doğallaştırılarak, normalleştirildiğini görüyoruz. 16 Şubat Çalıştay’ında Serpil Kemalbay’ın yaptığı sunuma göre, Türkiye’de kendi ailesi için emek sarfeden ‘ev kadınları’ hariç, neredeyse hepsi sosyal sigorta güvencesi haricinde ve İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasının hükümlerinin kapsamadığı bir milyona yakın ücretli ev işçisi / gündelikçi mevcuttur. Ev kadınları, ev işçileri ve çoğu durumda ev-eksenli çalışan metâ üreticileri her türlü sosyal güvence ve İSİG çerçevesinin dışında kalmaktadırlar. Tüm bu rakamlara hem formel bir işte çalışan hem de kendi evinde ‘doğallaştırılmış toplumsal cinsiyet rolleri gereği’ ev kadını olarak çalışmaya devam eden kadınların çifte emeği dahil değildir. Velhasıl ‘iş’ kadınlara geldiğinde tasnif kategorilerinin bizzat ne kadar erkek egemen bir dünya tarafından kağıda döküldüğü ve kadınların emeğinin tanımlanmaması üzerinden yoğun ve uzun çalışmanın katmerlisine maruz kaldıkları ve buna rağmen / tam da bunun yüzünden hiyerarşisinin en dibine itildikleri aşikâr, fakat zor görünür durumdadır. Yeniden üretim mahalleri olan hânelerdeki sağlık ve güvenlik riskleri de tanımlanmamış, kadınlarına kaderi erkek müteahhitlerin elindeki mimari ‘tasarımlara’ kalmıştır: Ulaşılamayan dolaplar, tehlike arzeden merdivenler, canı tehlikeye atmadan silinmesi imkansız üçlü, dörtlü bitişik camlar, çabuk çürüyen çerçeveler vs. vs... 2011 senesinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ‘Ev işçilerine insanca iş’ sözleşmesini kabul etti. C189 kodlu bu sözleşmeye henüz Türkiye imza koymadı. Fakat son senelerde İş Kanunu’nda esnek çalışmanın bir başka formu olan ‘evden çıkmadan çalışmanın’ farklı yöntemlerle mevzuat değişikliklerinde kolaylaştırıldığına tanık oluyoruz. Serkan Öngel yukarıda zikredilen yazılarında, ‘hükümetin yasal bir çerçeveye kavuşturarak yaygınlaştırılma çabasında olduğu “evden çalışma” başlığındaki esneklik biçimin [...].kadını işgücüne evden, parçabaşı işlerle dahil etmek’ için tanımlandığını savunuyor. Fakat bu siyasi vurgunun, İSİG bağlamında bir tekabüliyeti olmadığını açıkça gözlemliyoruz. 2003 senesinde çıkan İş Kanunu kapsamı dışında tutulan ev hizmetleri, 2013 senesi başında yürürlüğe giren 6331 no’lu İş Güvenliği Yasası’ndan da dışlanmış durumda olduğundan, kanunda farklı bir tanıma sahip olmayan ev-eksenli üretimin de aynı dışlanmadan nasibini alıyor.
Ölü saymanı olarak İSİG, can koruyan olarak İSİG:
Kadını, erkeği ve diğer tüm toplumsal cinsiyet tanımlarının çalışma hayatındaki ortak paydaları olan ‘emekçiliğin’, sağlık ve hatta can kaybının tanımlanmasında bir nevi ‘ağırdan alma ve kayıtdışı bırakma istatistiği’ ile karşı karşıya kaldığının altını bir kere daha çizmek gerekmekte. Misal: Türkiye’de bırakın tekil hâneleri, binlerce işçi çalışan tescilli fabrikalardaki meslek hastalıklarının tanısı konusu, tibbî değil de, doktorlar yerine sigortacıların söz sahibi olduğu bir tazminat talebinin tanınması olarak kurumsallaştırıldığı için, gerçekte ortaya çıkan meslek hastalıklarının binde biri bile kayıt altına alınamamaktadır. Bir misal daha: milyonlarca işçi çalıştıran inşaat şantiyelerindeki can kayıplarından pek çoğu bile işten kaynaklı kaza olarak kayıt edilememekte, ev kazası gibi gösterilmektedir. Böyle bir ortamda ev kadınlarına ve ev işçilerine sosyal güvence ve İSİG kapsamı talep etmek bazılarına erken veya lüks bir talep gibi gelebilir. Halbuki çalışma hayatının zayıf tarafı olan emeğin bütünsel olarak çalışma sağlığına ve iş organizasyonundaki bozukluk yüzünden oluşan tüm bu ölümler ve sağlık kayıpların önlenebilirliğine dikkat çekmek ve İSİG’in kapsamını genişletmek talebinin el ele yürümesi gerekiyor. Zira ancak bu süreçler ele ele yürürse İSİG konusu emek mücadelesinde gerektiği yeri alabilir: Var olan istatistikî kategorileri kabul edip, bunların çalışma hayatını daha iyi görünür kılması için derinleştirilmesi ile bu kategorilerin genişletilmesi talebini somutlamak mücadelesi aynı kütlenin hareketleridir. Bu ise en başta “ölümlü iş kazalarına” odaklı bir eril “ İş sağlığı ya da işçi sağlığı ve güvenliği” çalışmalarının sorgulanması ile başlamak anlamına gelmektedir.
Kadının ekonomi tabir edilen formel ve tanımlanmış alana katılmasında önüne çıkan eril bariyerler, resmi ekonomi tarafından kapsanan işyerinde ani kazalar sonucunda ölümü kapsayabilen ‘ölümlü iş kazası’ rakamlarına sadece yüzde onlarda yansımasına yol açıyor. Fakat ‘tanıdık erkek şiddeti sonucu’ ölüm rakamlarında erkekleri yakalayıp geçiyor kadınlar. Acaba özel hayatta eril organizasyon kaynaklı ölüm ile çalışma sürecinde iş organizasyonu kaynaklı ölümlerin resmi rakamlarındaki örtüşme, bir tesadüften öte mi?
Sağlık Çalışanlarının Sağlığı
Ulus ve üç büyük ekonomik sektör ölçeğinde ele almaya çalıştığımız kadın emeği – güvencesizlik – İSİG ilişkisine, sağlık çalışanlarının sağlığı ölçeğinde baktığımızda hem genel temayüllerle örtüşmeler, hem de sağlık sektörüne has bazı sapmalar görmekteyiz. Bahsi geçen İşçi Sağlığı ve Güvenliği 1. Kadın Çalıştayı’nda Zehra Koçyiğit ve Gülşen Türker’in gerçekleştirdikleri sunumda aktardıkları üzere,
• Sağlık alanı, dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadın emeği yoğun olan bir alandır.
• Sağlıkta yaşanan dönüşüm ile çalışma saatlerinin uzaması, iş güvencesinin ortadan kalkması, iş tanımlarının değişmesi, performans vb. gibi uygulamalarla sağlık çalışanı kadınların iş hayatı daha da güçleşmiştir.
• Sağlık alanında kadın istihdamı Türkiye genelinin çok üstünde seyretmekte, yaklaşık %55’e çıkmaktadır.
• Hemşire ve ebeler sağlık alanının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır.
• Tüm dünyada benzerlerine tanık olduğumuz gibi hemşire ve ebelerin %90’ından fazlası kadındır.
• Sağlık memuru ve teknisyenlerin %72’sini de kadınlar oluşturmaktadır. Bu nedenle özel sektörde belirli süreli sözleşmeyle çalışma, taşeron şirketten hizmet alımı gibi artan güvencesiz istihdam formları, bunlarla artan iş yükü, esnek çalışma saatleri, düşük ücretlendirme ve zamanında ödenmeyen ücretler kadın sağlık çalışanlarını öncelikle etkilemektedir.
• Sağlık alanında kullanılan maddelere maruziyetten, hasta şiddetini de kapsayan tehlikeli ortama ve yoğun / uzun çalışmaya bağlı olan riskler, meslek hastalıkları ve iş kazaları dışında mobbing dahil psikososyal yüklenmelerin sonucu hiç de küçümsenmeyecek bir oranda gerçekleşen meslekî intiharlar, sağlık çalışanlarının öncelikli çalışma risklerini oluşturmaktadır.
• Elimizde henüz kapsamlı ve sistematik bir araştırma olmamakla beraber, Sağlıkta Dönüşüm, bireysel performans sistemi ve yeni nesillerin kendilerine ancak yer bulabildikleri başta taşeron şirkette çalışma ve belirli süreli çalışma gibi güvencesiz çalışma formlarının ortaklaşa etkisinin, sağlık alanındaki işçi sağlığı ve güvenliği çıtasını düşürmek olduğunu savlamak abartı olmayacaktır.
Bu demektir ki, sağlık alanındaki çalışma koşullarının iyileştirmeyi, örgütlenmenin ana amacı olarak önüne koyan bir sendikacılık anlayışı için, Toplu İş Sözleşmelerin’den, sendika yayınlarına, örgütleme çalışmalarının dilinden, içeriğine kadar işçi sağlığı ve iş güvenliği konusu vazgeçilmez bir unsurdur. Sendikalarımızın, nasıl uzman istihdamı veya kaynak dağılımında, TİS, araştırma, uluslararası ilişkiler gibi alanlara ayrı ayrı yöneliyorlarsa, İSİG alanına da ayrıca ve derinlemesine yönelmeleri, eski, çekim gücü bir hayli azalmış olduğu ayyuka çıkan, hayâtiyet arzetmeyen ve eril ekonomik eksenli sendikacılık anlayışından uzaklaşmanın en önemli aracı ve amacı olabilecektir. Toplu iş veya takım sözleşmelerinde, protokollerde, sektöre ve işyerindeki çalışma koşullarına has işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunlarının sonde edilmesi ve ayrıca işlenerek verili kanun maddelerinin tekraren zikredilmesinin dışına çıkılarak, gerçekten işlenmesi, örgütlenme anlayışında ciddi bir tazelenmeye ve kendine can ve sağlığı dert eden bir tarzı işaret eden kadınsılaşmaya işaret edecektir. Zira her ne kadar bir hayli soğuk bir şekilde ve toplumsal cinsiyete dair nötr olarak ‘İSİG’ diye formüle edilse de, bu alan işlenmiş ve parasallaşmış/piyasalaşmış ekonomi ile ilgili olmaktan çok, doğrudan hayatla, yeniden üretimle, canla, sağlıkla ilgilidir. Hali hazırda Türkiye’de ne özel ne de kamu sendikacılığında hiç bir konfederasyona bağlı hiç bir sendikada ayrı bir İSİG uzmanının istihdam edilmemiş olması çarpıcı ve manâlı bir eksikliktir. Ve bu eksikliğin kadınların, sendikaların hem yönetim, hem de uzman kadrolarından istatistikî ve reel olarak dışlanmaları ile illiyet bağı olmama ihtimali yoktur. Bu eksik, sendikaların hali hazırda bu konuda çalışanların işine yarayacak güncel ve güvenilir bilgi ve müdahale üretme gücünden de yoksun olduklarını göstermektedir. Sendikalarımızın can ve sağlık konusunu eksene alan bu örgütlenme anlayışını benimsemeleri halinde, muhakkak ki, İSİG olarak kısaltılan bu alanda, eril istatistikî kategorilerinin yerine emeğin görünmez türlerini de görünür kılan tasnifleri koyabileceklerdir.
‘Çalışma acısını’ ciddiye almak...
Yazımızı bitirmeden önce, daha önce soğuk ve toplumsal cinsiyete dair hassas olmadığına dair düşüncemizi ortaya koyduğumuz İSİG yerine, bir başka kavram önermek ve bu kavramın içini doldurmak istiyoruz: ‘çalışma acısı’. Çalışmanın fiziki ortamı, çalışma koşulları ve ilişkilerinin çalışan insanın aleyhine kesiştiği yerde çalışma acısı ortaya çıkıyor. Türkiye’deki en yaygın formu şimdilik taşeron çalıştırma olan, belirli süreli, part time, çağrı üzerine çalışma, ödünç işçilik gibi formlarla da çeşitlenen güvencesiz çalışma formları, yoğun ve uzun çalışma saatleri üzerinden sadece fiziki sağlık ve cana değil, aynı zamanda geleceksizlik, vasıfsızlaştırma ve yanındakiyle yarıştırılma üzerinden psikolojik sağlığımızı ve birarada yaşayabilme imkanlarımızı da azaltmaktadır. Çalışma hayatı, içinde bulunduğumuz sosyal ve teknolojik imkanlar dahilinde kimse için ‘acı’ yaratmadan örgütlenebilir.
SES’inde içinde bulunduğu, ‘Sağlık Çalışanlarının Sağlığı’ platformu bu sene dördüncü Sağlık Çalışanlarının Sağlığı Ulusal Kongresini düzenlemekte. Kongre’nin açılış sunumunu, Fransa Tıp Araştırmaları Merkezi’nin (INSERM) onursal başkanı sosyolog Annie Thébaud-Mony yapacak. Kendisini 2011 senesinde çevrilen ‘Çalışmak Sağlığa Zararlıdır’ kitabından tanıyoruz. Thébaud-Mony çalışma acısı (souffrance au travail), kavramını, aynı yakınlarda ‘İşletme Hastalığına Tutulmuş Toplum’ kitabı çevrilen, çalışma psikopatolojileri araştırmacısı sosyoloj Vincent de Gaulejac gibi, kadın-erkek, güvenceli-güvencesiz, zihin emekçisi – kol emekçisi, vatandaş-göçmen, ev içi-işyeri emeğinin verildiği her mahal için kapsayıcı olarak kullanıyor. Son kitabı da risklerin taşeronlara aktarılmasının can yakan sonuçları iyice ayyuka çıkan Fransa nükleer sanayi hakkında. Sağlık işkolunda risklerin taşeron çalışanlara aktarılmasının sonuçları ve süreçleri hakkındaki çalışma ise, araştırmacısını beklemekte.
SES Sendikası Kadınlar Dergisi, ‘Güvencesizlik’ Sayısı
Aslı Odman - Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir Bölge Planlama Bölümü Ör.Gör. – İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi Üyesi