(5) İzmirli kadın deri işçileri haklarını arıyor

Üstüne bir de kadınsan…

Turan Kara / Evrensel 

İŞ KOLU AĞIR, PATRON YASA TANIMAZ...

Savranoğlu deri fabrikası işçileri 3 aydır, insanca çalışma koşulları için işyerine sendikayı sokmaya çalışıyor. Söz konusu Savranoğlu deri fabrikası olunca “insanca çalışma koşulları” içini doldurması oldukça zor bir kavram haline geliyor. Bu kavramı sıradan bir insan, ortalama bir işçi, örgütlü bir işçi belki ayrı da olsa birbirine yakın tarif eder. Ancak hiç kimse için bu fabrikayı görmeden bu kavram pek bir anlam taşımaz.
 
1922 yılında İzmir Tire’de kurulan fabrika, son olarak 1992 yılında İzmir Menemen’deki binasına taşınmış. Savranoğlu Deri San ve Tic. AŞ. unvanı ile vidala ve saraciyelik deriler üzerine faaliyetlerini sürdüren fabrikada, 90 yıllık süreçte 3 kuşak, adeta zamanı durdurmayı başarmış çalışma ve yaşam koşulları bakımından…
 
FABRİKADA KOŞULLAR 1922’DEN KALMA
 
Deri-İş İzmir Şube Başkanı Makum Alagöz bu durumu biraz da ironik biçimde, “Kölelik yasası diye tarif ettiğimiz 4857 sayılı iş yasalarının burada uygulanmasını istiyoruz, en azından buna mecbur, ama o bile yok. En az 3-4 kademe altında çalışma koşulları var” diye tarif ediyor.
 
İşkolunun ağırlığına, yasa, kural tanımaz bir işyerinde çalışmanın sıkıntısına, bir de kadın olmanın yarattığı zorluklar eklenince fabrikada çalışan 15 kadın işçinin yaşamı çekilmez bir hal almış.
 
Fabrikada esmer işçi bulunmuyor, hepsi de beyaz tenli. Kadınlar da bundan nasibini yeterince almış. Adeta yüzlerindeki kan gitmiş, yerine kimyevi bir solukluk gelmiş, tenleri parlamıyor. İçeriden yavaş yavaş çürüten zehir yüzlerinden belli ediyor kendini. Kadınların elleri, yüzleri, elbiseleri ve dilleri ayrı ayrı anlatıyor dertlerini. Bu bedenlerde yaşama dair tek şey gözlerindeki ışıltı ve seslerindeki coşkunluk. Pek çok insanın katlanamayacağı bu zorluklardan bahsederken gülerek ve değişeceğini umarak bahsediyorlar. Sorunlar, baskılar ne hayata karşı, ne de mücadele etmeye karşı yılgınlık oluşturmamış.
 
GECENİN KARANLIĞINDA İKİ KADIN
 
Sorunlar bununla da bitmiyor. İşin bitmesi ve fabrikadan ayrılmak, ya da iş için fabrikaya gelmek, bu bile tek başına bir sorun çünkü fabrikada servis yok. “Mesailerden sonra gece geç vakitte işi bırakıyoruz. Topluca da çıkmıyoruz işten. Bölüm bölüm işi biten çıkıyor. Hep beraber olmayınca mesela 2 kadın gece 2.00’de işten çıkıyoruz. Rica ediyoruz, bekçi bizi bıraksın diye, o zaman bizimle dalga geçiyorlar, “Size helikopter çağıralım isterseniz” diye. İt kopukların olduğu o saatte 2 kadını, 3-4 kilometre uzaktaki eve tek gönderiyorlar. Evden almaya gelen olmazsa tek başımıza yürümek zorunda kalıyoruz. Yürüyerek geldiğimiz işe 5-10 dakika geç kaldığımızda fabrikaya almıyorlar ve 2 mesaimizi kesiyorlar” diye anlatıyor kadınlar. Yorgunluk mu, dinlenmek mi? Gülüyorlar…
 
Bahar  “Etrafta başıboş köpek çok fazla, işe gelirken saldırıya uğrayacağız diye ödüm kopuyor” diyor.
 
ÇOCUĞUM NE ZAMAN BÜYÜDÜ BİLMİYORUM
 
 “Çocuğum 6 aylıktı şimdi 4 buçuk yaşında, nasıl büyüdüğünü görmedim. Grip olmuş, “Anne gitme kal, hastayım” dedi ama bırakıp gelmek zorunda kaldım. Bir süre komşular baktı çocuğuma, vardiyası tuttuğunda da eşim baktı, o da demir-çelik fabrikasında çalışıyor. Daha sonra annemler geldi, onlar büyüttü. Çocuklar uyurken eve geliyoruz, anca o zaman görüyoruz, onlar uyanmadan da gidiyoruz. Çocuğum, “Annem beni bırakıp gitti mi” diye sormuş” diyen Şerife’ye Leman cevap veriyor, “Benim oğlum da 1,5 yaşındaydı işe girdiğimde şimdi 7 yaşına bastı. Nasıl büyüdüler bilmiyorum, o büyürken biz hep burada çalışıyorduk”.
 
Kadınlar kendilerine ait zamanın kalmadığını, ev, aile, temizlik, bakım gibi şeyleri bile yapamadıklarını belirtiyorlar. Durumlarını anlatırken hiç kimsenin ellerinden alamadığı yaşam coşkusu ile henüz 22 yaşındaki arkadaşlarına takılmaktan geri kalmıyorlar. Bir taraftan bize yazma deseler de diğer taraftan arkadaşlarına takılıyorlar, “Arkadaşımız evde kaldı, 4 senedir burada çalışıyor, fabrikadan dışarı çıkamıyor ki birisiyle tanışsın gezsin. Ancak düğün filan olursa, biz de fabrikada kalmamışsak görüyorlar kızımızı. Yoksa kimse göremiyor, o da kimseyi göremiyor. Özel hayatımız kalmadı. Biz de eşlerimizi göremiyoruz. Kimi zaman sabah 8.00’de girdiğimiz fabrikadan ertesi gün 8.00’de çıkıyoruz. Hiçbir arkadaşımızı, komşumuzu, eşimizi bile göremiyoruz. En azından bir pazarımız olsa eşle dostla görüşür, eve çocuğumuza zaman ayırırız. Ama olmadı şimdiye kadar. Sendika mücadelesi başladıktan sonra pazarları evde kalmaya başladık”.
 
Bu çalışma koşullarında evdeki durumun nasıl idare edildiğini, sorun çıkıp çıkmadığını merak ediyoruz. Evli kadınların eşleri de çalışıyor, genellikle vardiyalı işyerlerinde. Eşin vardiyası tuttuğunda evi toplamasının, çocukla ilgilenmesinin veya işten geldiğinde ev işlerine yardım etmesinin kendilerini rahatlattığını söylüyorlar. “Annem gelip benim evi temizliyor. Eşim de çalışıyor. Eşlerimiz anlayışlı, ev işlerinde yardımcı oluyorlar” diyorlar.



ASTIM, BRONŞİT, KANSER VE SOLUK BENİZLER


 
Kadınlar, “Bizim durumumuz erkeklerden daha zor, kadın sayısı erkekler kadar değil. Kadınlara daha çok yükleniliyor. Boyahanede makine kullanıyoruz, makinelere yaklaşık 35 kiloluk derileri atıyor, çıkarıyor üst üste dizdikten sonra bir kaç tonluk derileri itekleyerek taşımak zorunda kalıyoruz. Hemen hepimizde bu yüzden bel fıtığı oluşmuş durumda. Ayrıca hepimiz astım ve bronşite yakalandık. 2 arkadaşımız işi bu yüzden bırakmak zorunda kaldı, şimdi durumları hiç iyi değil. Kadın hastalıkları da çıkıyor, kist oluşuyor. Şu an işyerinde hekim yok. Fabrikayı 3 taşerona böldüğü için çalışan sayısı azmış gibi görünüyor. Taşeron sayısı 2 olduğunda doktor geliyordu. Doktor geldiği zamanlarda bize “Hepiniz akciğer kanseri olacaksınız” diyordu. Ama bunu engellemek için kimse bir şey yapmıyordu, hâlâ da yapılmıyor.
 
“Hastalanmayacaksınız önce bizim işimiz var, önemli olan o” diyorlar. Havalandırma istiyoruz ama bunu bile yapmadılar” diyor. Henüz 19 yaşında ve 1 yıldır fabrikada çalışan Bahar dudağındaki uçukları göstererek, “Pislikten dudağımda uçuk çıktı. İçme suları bile pis, içmemiz için temiz su bile almıyorlar” diyor.


SENDİKADAN SONRA…
 
“Sendika girdiğinden beri bizim üzerimizdeki baskı inanılmaz arttı. Tuvalet ihtiyacımız için bile gidemiyoruz. Erkeklerin işlerini de bize yaptırmaya başladılar, sırf eziyet ve psikolojik baskı için. Bizi yıldırarak işi bırakacağımızı düşünüyorlar. Ama biz çok kararlıyız, buraya sendika mutlaka girecek, biz olmasak bile girecek bu kadar kararlıyız” diyor kadınlar”. En son bacaların temizliğini yaptırtmaya başladıklarını anlatan kadınlar, “8 metrelik bacaların içi balçık ve kimyasal madde dolu. Hiçbir koruyucu malzeme vermeden, güvenlik önlemi olmadan bacaları temizlememizi istiyorlar” diyorlar. Sendika üyesi olmayanlar ücretlerini ve mesailerini alıyor ama sendikaya üye olanlara 3 aydır ücretleri ve mesailerini alamıyorlar. Ücretler düşük göstermek için bordroları asgari ücretten gösteriyor fabrika yönetimi. İşçiler de bu yüzden bordroları imzalamıyor. Mesai ücretlerini elden veriyorlar. Üstelik fazla mesai ücretini de gece, bayram, hafta tatili demeden normal saat ücreti olarak ödüyorlar. Hasta ya da izinli olup işe gelmedikleri günlerin ücretleri kesiliyor. İşçiler, “Böyle durumlarda ücretimiz düşüyor. Ama bankaya en az asgari ücret yatırmak zorunda oldukları için fabrikaya borçlu sayılıyoruz ve mesaiye kalarak ödemek zorunda bırakılıyoruz” diye anlatıyorlar.
 
Sevim, Bahar, Ferah, Leman, Esra, Şerife’nin de içinde olduğu 15 kadın işçi 1922’de kurulan ve sermayesini belki de 90 kat artırmasına rağmen koşulları hala 90 yıl geride olan fabrikada, hiç abartmadan, mütevâzi bir şekilde anlattıkları bu koşullarda çalışıyor ve bu ülkede yaşıyor. Hayattaki en kaba yönleriyle erkeklerin egemen olduğu fabrikada kaba ve küfürlü bir ortam içinde çalışıyorlar. Daha bu konulara bile girmeden yığınla sorunun arasında, yalnızca gözleri ve sesleri pırıldayarak…