Ülkemizde ölümcül iş kazaları ile ilgili haberler sıradanlaştı. Avrupa’nın hiçbir yerinde bizdeki kadar sık meydana gelmiyor iş kazaları. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’ya göre Türkiye, iş kazalarında dünyada üçüncü sırada yer alıyor. SGK’nın istatistiklerine göre her gün ortalama beş işçi iş kazalarında hayatını kaybediyor. Türkiye’de kayıt dışı çalışma çok yaygın olduğu için eminiz ki gerçek rakam daha da yüksektir. 2013’de toplam 878 işçi iş cinayetlerine kurban gitmiş –ki aslında tespit edilebilen demek daha doğru olacaktır. İş cinayetlerinde inşaat iş kolu başı çekiyor. Geçen yıl 279 inşaat işçisi yaşamını kaybetmiş ve bu her ay ortalama 73 işçinin hayatını kaybettiği anlamına geliyor. 2014’ün ilk 7 ayında ise sayı 1101. İş cinayetleri her gün yenileri eklenerek, katliama dönüşmüş biçimde artarak devam ediyor.
13 Mayıs’ta Soma’da gerçekleşen, ülkemiz tarihinin en büyük iş cinayeti, Soma Maden Katliamı iş cinayetlerinin boyutunu ve nedenlerini görmek istemeyenlere kör gözüm parmağına misali olabildiğince gösterdi; Katliamın sorumlusu devlet ve sermayedir. El ele uyguladıkları esnekleştirme ve güvencesizleştirme yani ‘yeni istihdam stratejisi’ politikalarıdır. Bu politikaların sonucudur her ay ortalama 100–110 işçinin ölmesi.
İşçilerin yaşam ve çalışma koşullarını az çok takip eden, ilgi duyan hemen herkes bu ölümlerin “kaza ya da kader” olmadığını, pek çok “iş kazasının” alınacak basit önlemlerle engellenebileceğini çok iyi biliyor. Ama alınan, alınacak olan her önlem sermaye için ek bir maliyet ve çok küçük de olsa kardan bir fedakârlık demek. İnşaatlarda, madenlerde, tersanelerde, tarımda patronlar tarafından alınması gereken önlemler ya hiç alınmıyor, ya da göstermelik bazı adımlar atılıyor. Denetim ise ya hiç yok, ya da son derece yüzeysel.
Ocak ayında yeni iş güvenliği yasası yürürlüğe girdi. AKP hükümeti bu yasayı Avrupa Birliği standartlarına uygun olarak tanımlıyor. Bu yasaya göre bir işçi, işyerini ya da yapılacak işi çok tehlikeli görüyorsa, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi çalışmayı reddedebilir. Avrupa’da durum böyle de, bu ülkede güvencesizliği sermaye lehine güvenceye alan torba yasalar ve işçilerin tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallanan işsizlik tehdidi varken, kaç işçi bu hakkını kullanacaktır.
Sendika üyeliği anayasal bir haktır. Ancak gün geçmiyor ki, sendikalaşma nedeniyle işçiler işlerinden atılmasın. Hem de sadece küçük şirketlerde değil; koca koca, küresel “vizyon ve misyon” sahibi şirketlerde. En yeni örneği, TÜSİAD eski başkanı Muharrem Yılmaz’ın patronu olduğu Sütaş’ta yaşanıyor. Tek Gıda-İş’e üye olan işçiler işten atılmakla kalmıyor, direnen işçilere karşı jandarma, polis gücü kullanılıyor ve işçiyi yıldırmak için ya da aklınca aşağılamak için işçilerin çadırının önüne dışkı döktürebiliyor patron. Bütün bu engelleri aşan ve sendikalaşan işçiler ise, anayasal grev hakkını kullandığında karşısında devleti buluyor. Yine en son örnek Şişecam: Şişecam işçileri 20 Haziran’da greve çıktı, grev 8 gün sonra “milli güvenlik ve genel sağlığı bozucu” bulunduğu için 60 gün ertelendi. Erteleme aslında yasaklama, çünkü 60 gün bitince tekrar greve çıkılamıyor. Şişe cam tek örnek değil son da olmayacak. Tüm bu olanlar aynı zamanda şunu da gösteriyor: patronlar sözleşme yaptıkları işçilerin sadece iş güçlerine el koymuş olmuyorlar. Onlar aynı zamanda işçilerin yaşamlarının da sahipleri oluyorlar. Kendilerini gerçekten böyle görüyor olmalılar ki iş cinayetleri basit önlemlerle engelleneceğine neredeyse ölümlü tüm kazalarda hep işçiler suçlanıyor ya da sorumlular cezalandırılmıyor.. Onlar bunu yapıyor da, ya biz, kendi yaşamımıza, işçiler olarak kendi yaşamlarımıza sahip çıkıyormuyuz?
Sınıfa karşı yürütülen bu ‘kanlı’ politikaların karşısında ne yapmamız gerekir ki iş cinayetlerini, katliamlarını durdurabilelim. Ölümlerin “kader” ya da “kaza” olmadığını aksine ihmal, denetimsizlik, taşeronlaşma ve daha fazla kâr elde etme hırsı nedeniyle, göz göre göre meydana gelen cinayetler olduğunu anlatabilelim.
Soma Maden Katliamında, işçi sağlığı ve iş güvenliğini hukuka ve teknolojiye! ve patronlara havale etmenin ne kadar ağır bedelleri olduğunu hep beraber gördük. Eğer madende sensörler alarm verdiğinde patrona ve yalakalarına rağmen ocağı boşaltacak bilinçli, örgütlü, partili bir işçi kitlesi olsaydı bu kaza denilen katliam olur muydu?
Biz işçiler için örgütlenmemek ölümdür!
Yine bilinçli, örgütlü, partili işçiler olsaydı Sütaş patronu bırakın işçilerin önüne tezek dökmeyi, işten atmaya cesaret edebilir miydi. Bilirdi ki o işçiler şimdi fütursuzca döktüğü o tezeği ona yedirirlerdi.
Yine işçiler örgütlü, bilinçli, partili ve sendikalarında birlik içinde olsaydı, devlet Şişecam grevini erteleme kararı aldığında üretimden gelen gücünü kullanarak hayatı durdurur ve devlete aldığı kararı geri aldırmaz mıydı? DİSK’in 1977, 78 ve79 eylemlerini hatırlamak sanırız yeterli olacaktır.
Biz işçiler için örgütlenmemek hakkımızı alamamaktır!
Patronlar örgütlü, kendilerinin olan devlette örgütlü. Bu örgütlü güçleriyle saldırıyorlar işçilere ve emekçilere, toplumun her kesimine. Bizi açlığa, sömürüye, iş cinayetlerine, hastalıklara, yokluğa ve yoksulluğa mahkum ediyorlar. Bize örgütsüzlüğü ve susup kabullenmeyi dayatıyorlar. Bu dayatma karşısında bir araya gelmek ve mücadele etmekten başka çaremiz yok.
Biz işçiler için örgütlenmemek açlıktır, yoksulluktur.
Tek seçeneğimiz örgütlenmek, sınıf mücadelesini yükseltmektir.
Hayatı yaratan biziz; fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda, hastanelerde, okullarda, bürolarda, inşaatlarda, tersanelerde, madenlerde ve emeğin olduğu her yerde biz varız. Ancak tüm emeğimize karşılık bizim payımıza biraz para, daha çok iş kazası ve ölüm düşüyor. Taşeronlar ve büyük patronları boğazımıza sarılmış ‘bu sizin kaderiniz’ diyorlar. Karın tokluğuna çalışmak ve iş cinayetlerinde ölmek kader değildir. Ben, sen, o; ‘biz’ olmazsak eğer, örgütlenmezsek eğer, alın yazımızın kalemi hep patronların elinde olacak Bizleri ‘biz’ yapacak, kendi kaderimizi yazacak, birlikte hayatı yeniden kuracak isek örgütlenmeli sınıf mücadelesini yükseltmeliyiz.
Proletarya sosyalistleri olarak örgütlenmeliyiz, sınıfın içinde ilmek ilmek, hücre hücre örgütlenmeliyiz. Hayatın her yerinde biz varsak, fabrikalarda, işyerlerinde, madenlerde, inşaatlarda, tarlalarda, atölyelerde, okullarda, mahallelerde, derneklerde, statlarda hayatın her yerinde örgütlenmeliyiz. Patronlar nasıl boşluk bırakmadan örgütlenmişse biz de hiçbir boşluk bırakmadan örgütlenmeliyiz.
Ülkemizde kuralsızlığın kural, güvencesizliğin tek seçenek iş cinayetlerinde ölümlerin dayatıldığı bir çalışma yaşamının engellenip engellenmeyeceğinin cevabı işçi sınıfının örgütlü mücadele verip, veremeyeceğinde gizlidir. Örgütlü, ortak, birleşik ve güçlü bir mücadele yürütmek işçi sınıfı açısından artık bir tercih olmaktan çok zorunluluk halini almıştır. Bu zorunluluğun yerine getirilmesinde bize, proletarya sosyalistlerine düşen görev: sınıfı örgütleme çalışmalarımıza hız vermek, işçi ilişkilerimizi ve ulaşabildiğimiz işçi kitlesini bu konuda bilgilendirmek ve mücadeleyi yükseltmektir. Tüm bunlar ve diğer gelişmeler sendikalı, sendikasız, güvenceli, güvencesiz bütün işçilerin, işsizlerin buluşabileceği, bir araya gelebileceği yeni bir örgütlenme ve mücadele hattının önünü açmıştır ve bu görev kaçınılmaz olarak önümüzde durmaktadır.