Her gün yeni bir iş cinayetine tanık oluyor Türkiye. Son olarak Mecidiyeköy'deki Torunlar İnşaat'ta yaşanan iş cinayeti gözleri bir kez daha güvencesiz, sağlıksız çalışma koşullarına çevirdi. Türkiye iş cinayetleri konusunda Avrupa'da birinci, dünyada ise ilk üçte yer alıyor.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Kani Beko sorularımızı yanıtladı. Beko, "Yıllardır bu konularda çalışma yapan, sorunlara dikkat çeken sendikalar, meslek odaları ve birliklerinin uyarılarını dikkate almayan anlayışların İSG alanında ciddi adımlar atabilmesi mümkün değildir" diyor.
»DİSK olarak dünyada ve Türkiye'de işçi sağlığı ve iş güvenliğinin genel durumu konusunda bir tablo çizebilir misiniz?
Dünya genelinde işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında mevcut durumu dikkate aldığımızda Türkiye açısından son derece olumsuz bir tablonun olduğu açık. Maalesef işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)sözleşmelerinin ortaya koyduğu çerçevenin ve beklentilerin çok gerisindeyiz. Ki biliyorsunuz ILO sözleşmeleri asgari normları belirliyor. Bu gerçekliği, kalkınma anlayışı, sermaye birikim rejimleri ve istihdam süreçlerinin durumu çerçevesinde ele almak önemli. Böyle ele alındığında, ekonomik gelişmenin sosyal gelişmeyle uyumlu bir ilişki içinde olmadığını görüyoruz. Ekonomik gelişme, sosyal gelişmeyle çoğu zaman çelişiyor. Açıkçası ekonomik olarak yaratılmış zenginliğin önemli bir kısmı, sürece etkide bulunan, rekabet ve birikimin koşulladığı sermayenin elinde toplanıyor. Bu sürecin ürünü olan pek çok sorun ise toplumun üzerine yıkılıyor.
»Dünya geneline bakıldığında nasıl bir durumla karşı karşıyayız?
Günümüzde on milyonlarca insan en temel haklardan yoksun bir biçimde çalışmak durumda. Yaratılan değerin adil bir biçimde paylaşılmadığı açık. ILO bu kapsamda çeşitli çalışmalar yapıyor. ILO Genel Direktörü 2008 yılında yaptığı bir açıklamada, küresel büyümenin her yıl milyonlarca yeni iş yaratırken, işsizliğin kabul edilemez ölçüde yüksek düzeyde kaldığına işaret ediyordu. Ve çok sayıda insanın, işini her an kaybedebilecek veya şevki kırılmış ‘çalışan yoksullar’ saflarına kaldığına dikkat çekiyordu. 5 yıllık süreç dikkate alındığında önümüzdeki tablo değişmedi. Ekonomik krizin başlangıcından 5 yıl sonra büyüme tekrar yavaşladı ve işsizlik tekrar artmaya başladı. İşgücüne katılım oranları açısından 2013 yılı itibariyle herhangi bir iyileşme gerçekleşmedi. Dahası, işgücüne katılma oranları, kriz öncesi dönemin bile altında kaldı ILO’ya göre, 2013 yılında önceki yıla göre yaklaşık 5 milyon kişi daha işsiz kaldı ve işsiz sayısı küresel düzeyde yaklaşık 202 milyona ulaştı. Küresel işsizlik artışının büyük bölümü, Doğu Asya ve Güney Asya bölgelerinde gerçekleşti. Mevcut yapı devam ederse, küresel işsizlik rakamları daha da kötüleşecek. Ayrıca dünyada her 10 kişiden 5’i “kırılgan” işlerde çalışıyor. Başka bir ifade ile bunlar ya ailelerinin işlerine yardım eden kişiler ya da herhangi bir koruma kapsamı içinde yer almama riski büyük, kendi hesabına çalışanlar. Gelişmekte olan ülkeler söz konusu olduğunda bunlar büyük olasılıkla kayıtdışı sektörde çalışıyor. Dolayısıyla yapılan işlerde yoksulluk, düşük kazanç, tehlikeli çalışma koşulları ve sağlık sigortası yokluğu gibi büyük riskler gündemde. Kayıtdışılığın, işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamaları açısından olumsuz etkiler yarattığını ve sorunlara yapısal bir özellik kazandırdığını belirtmek gerekiyor. Dünyada 12 milyonu aşkın insan kendi özgür iradelerinin dışında köle ya da köle benzeri koşullarda çalıştırılmaktadır. Diğer yandan, yine çarpıcı ve bir o kadar kabul edilemez durum çocuk işçiliği konusudur. Dünyada 300 milyonun üzerinde çocuğun ekonomik olarak aktif bir durumda olduğunu ILO ifade etmektedir. 5-17 yaş aralığında 200 milyonun üzerindeki çocuk çalışmakta. Tablo budur.
»Buradan hareketle işçi sağlığı ve güvenliğinin kapsamı nedir, nasıl olmalı?
İşçi sağlığı ve iş güvenliği, işçilerin sadece üretim sürecindeki faaliyetlerini kapsamıyor, aynı zamanda bütün yaşamını ve toplumsal çevresini ilgilendiren bir özellik taşıyor. Bu bağlamda, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin etkin uygulanabilmesi için ruhsal ve fiziksel sağlığımızı etkileyen dört temel unsur ortadan kaldırılmalıdır. İşsizlik, işin yoğunluğunun ve uzun çalışma süresinin yarattığı etki, düşük ücretin yarattığı etki ve düşük maliyetle çalışmanın yarattığı etki. İşverenler küreselleşme çağında rekabet ve birikim uğruna, işletmelerde gerçekleştirilmesi gerekli olan iş sağlığı ve güvenliği stratejisi, politika uygulamaları, risk değerlendirmesi ve çalışanların eğitimleri gibi temel önemdeki uygulamalara önem göstermiyor. Bu çerçevede yapılan işlere uygun temin edilmesi bir zorunluluk olan kişisel koruyucu donanımlar çoğu zaman maliyetleri yükselttiği gerekçesiyle göz ardı ediliyor. Ya da koruma özellikleri olmayan, çok yetersiz donanımlarla üretim sürecinin devamını sağlamak azmi içinde olunuyor. Bu parametrelerin yokluğunda ve/veya yetersizliğinde meydana gelen iş kazaları ve meslek hastalıkları gerek çalışanlar, gerek aileleri ve toplumsal çevreleri ve gerekse de ekonomik kalkınma açısından ciddi tahribat yaratmaktadır. Görüldüğü üzere, ekonomik büyüme tek başına ve durduk yerde insana yakışır iş olanakları yaratmadığı, var olan işlerin niteliğini geliştirmediği gibi, onları daha da enformel ilişkilerin içine çekmeye çalışarak yoksulluğun daha derin yaşanmasına neden olmaktadır.
»İş sağlığı ve güvenliği açısından ele alındığında insana yakışır iş olanakları ne kadar yeterli?
İnsana yakışır işlerin yetersiz kaldığı yine ILO verileriyle açık bir gerçeklik olarak karşımızda çıkmakta. Her yıl 250 milyonu aşkın iş kazası meydana geliyor. İşyerlerindeki tehlikeler ve çalışanların maruz kaldıkları tehlikeli maddeler yüzünden her yıl 160 milyon civarında kişi hastalanıyor, mesleki hastalıklar ve kazalar yüzünden ölen işçi sayısı 2 milyona yakın.
»Türkiye'ye gelirsek değişen mevzuat ışığında bakıldığında işçi sağlığı iş güvenliğinde mevcut durum nedir, özellikle AKP iktidarı dönemini ele alırsak ekonomik kalkınma, istihdam, işsizlik ve kayıtdışılık bağlamında bir sistem var mıdır?
Türkiye açısından baktığımızda tablo iç karartıcıdır. 2004 yılından bugüne işçi sağlığı ve güvenliği alanında hızlı değişim ve gelişimlerin yaşandığı bir döneme tanıklık etmekteyiz. Bu gelişmelerde AB’ye uyum sürecinin etkisini vurgulamak gerekiyor. Ulusal İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Konseyi’nin oluşturulması, 2006-2008 ve 2009-2013 yönlendirici Stratejik Belge’nin hazırlanması, iş sağlığı ve güvenliği yasasının çıkarılması, alana ilişkin yönetmeliklerin düzenlenmesi, 4857 sayılı İş Kanunu’nda değişikliklere gidilmesi ve 6356 sayılı yasanın çıkarılması, dönüşümün hızını ortaya koyuyor.
»Bu dönüşüm olumlu sonuçlara yaratabilecek bir kapasiteye sahip değil mi?
Soruya verilecek yanıt ne yazık ki hayır. Öncelikli olarak ülkede işçi sağlığı ve iş güvenliği sisteminde yapısal bir yetersizlik var. Bakanlığın kendi belgelerinde kabul etmek durumunda kaldığı somut durum bu.
»Yapısal yetersizlikleri açabilir misiniz?
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Genel Müdürlüğü bu alanda 11 güçlü 17 zayıf nokta tespit etmiş. Burada hepsini burada saymak mümkün değil. Ancak önlemlerin ve hizmetlerin yetersizliğinden, meslek hastalıkları tanı sisteminin yokluğuna, veri toplama, denetim ve yaptırımların eksikliğine, İSSİG mevzuatının dağınıklığına kadar pek çok olumsuzluklar var. Türkiye ölümlü iş kazalarında birincilik koltuğunu pek fazla bırakmıyor. Dünya’da da üst sıralardaki yerini terk etmiyor. 2004-2012 dönemi arasında her yıl ortalama 1316 çalışan yaşamını yitirmiş durumda.
»Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in gurur duyduğu bir yasa var. Yasa çıktıktan sonra ölümler daha da artmış görünüyor. Bunun nedenleri nedir?
Yasanın çıktığı 2012 Haziranı’ndan bugüne kadar gerek torba yasalarda ve gerekse yönetmeliklerde yapılan değişikliklerle hizmet alanlarının kapsamı ve süreleriyle sürekli oynanıyor. OSGB’ler (Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri) kurulması, sayıları ve hizmet verme biçimleri dikkate alındığın işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamalarını iyileştirecek bir özelliğe sahip değil. Aksine, birçoğu istihdam, ücret ve hizmet anlayışları bakımından hiçbir etik ve normatif kurala riayet etmiyor. Bu durum, işverenlerin istedikleri biçimiyle İSG kurallarını koymalarının önünü açıyor.
***
Sendikaların, üniversitelerin görüşü alınsın
»DİSK’in bu alana ilişkin olarak temel yaklaşımları nelerdir?
Öncelikli olarak madencilik ve inşaat sektörlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliğine dönük acil tedbirlerin yaşama geçirilmesi gereklidir. ILO’nun “Madenlerde Sağlık ve Güvenlik Sözleşmesi” ile “İnşaat İşlerinde Sağlık ve Güvenlik .sözleşmesi” imzalanmalı. Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu yeniden düzenlenmeli, özgürlükçü ve katılımcı bir demokratik düzenleme gerçekleştirilmelidir. Sendikalar eliyle demokratik denetim sistemlerinin oluşturulmalı. İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusuna piyasa koşullarına bağlı ekonomik ve faydacı yaklaşım terk edilerek, işçi sağlığı ve iş güvenliği yasası, sendikaların, üniversitelerin, Mühendis ve Mimar Odalarının, Tabipler Birliğinin, Barolar Birliği’nin katılımının sağlandığı bir çerçevede düzenlenmelidir. Sağlık, güvenlik ve çevreyle ilgili özerk-demokratik bir kurumsal yapının sendikalar, meslek oda ve birlikleri ve üniversiteler ile oluşturulmasının politikasının yaratılması gerekmektedir. İş kazaları ve meslek hastalıklarında kurumsal altyapı geliştirilmeli, meslek hastalıkları hastaneleri yaygınlaştırılmalı ve uluslararası normlara uygun tanı sistemleri geliştirilmelidir. Kayıtdışı ekonominin, demokratik denetim sistemleri kullanılarak kayıt altına alınmasının mutlaka sağlanması olmazsa olmaz önemdedir.
***
İnşaat kritik sektörlerden birisi
»İnşaat sektörünü nasıl ele almak gerekiyor?
İnşaat sektörü küreselleşme süreci açısından kritik sektörlerden biri. Özellikle Türkiye açısından sermaye birikiminin itici unsurlarından biri konumunda. Kentleşme süreçlerinin tarımsal alanda yaşanan çözülme ile birlikte ele alınması halinde bu durumu daha iyi görmek mümkün. Sonuçta küreselleşme sürecinin derinleştirdiği birikim ve rekabet tüm dünyada örgütsel, toplumsal ve ekonomik süreçleri parçalayıp yeniden kurgularken, siyasal ve hukuksal düzenlemeleri de bu gelişmelere uygun hale getiriyor. Teknolojik gelişmelerin koşulladığı yatırımlar baş döndürücü bir hızla artarken, üretim süreçlerinde yer alan işçilerin çalışma ritimleri daha fazla değer yaratmak uğruna tükenme noktasına kadar zorlanıyor. Sermaye için bunlar yetmiyor, her türlü güvenlik ve güvencelerden yoksun kayıtdışı işçilik ve çocuk çalıştırma toplumsal ve ekonomik yaşamın “kaçınılmaz” unsurları haline getiriyor. Katliama dönüşen madencilik kazaları, inşatlarda yaşanan iş cinayetleri, kuralsız çalışmanın getirdiği yüksek ölümler, metal sektöründe yüksek kaza oranlarının azaltılması ve kayıtdışı ekonomideki en kötü çalışma ortamı ve koşullarının kayıtlı hale getirilerek düzeltilmesi, mevzuatta yapılan değişikliklerin bu biçimde devam etmesi halinde, hiç mümkün görünmemektedir. Bu iki sektör başta olmak üzere sorunlu diğer sektörlerde sendikal örgütlenmelerin durumu içler açısı haldedir. Denetim ve yaptırım mekanizmalarının yetersiz olduğu hallerde sendikalar bir denetim mekanizması gibi hareket ederek çalışanların güvenliğine dönük normların yaşama geçmesi için çaba sarf ederler.
***
En trajik örnekler madencilikte
»Olumsuz tabloya madencilik ve inşaat sektörlerinden bakarsak ne görüyoruz? Son dönemde bu iki sektörde katliam olarak nitelendirilecek iş kazaları var, neler söylemek istersiniz?
2003’ten 2014 yılına kadar ülkenin değişik madencilik bölgelerinde yaşanan kazalarda pek çok canımızı kaybettik. Karaman’dan Kastamonu’ya, Bursa ve Balıkesir’den Zonguldak’a, Kahramanmaraş’tan Manisa-Soma’ya baktığınızda ölüm madenlerde kol geziyor. 11 yılda ortaya çıkan tablo korkunçtur. Soma bu korkunç tablonun son ve en kötü örneğidir. Bu tür işletmeler rödovans ve taşeronlaştırmanın sonuçlarının en trajik örneklerini göstermektedir. Bunlar açısından mesleki eğitim ve birikim önemli olmadığı gibi, işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamaları da tamamen maliyet kalemi olarak görülmektedir. Maksimum kârı elde etmek için en hızlı en acımasız üretim süreçlerini yaşama geçirme konusunda hiç tereddüt etmemektedirler.
Ülkemizde yüksek risk taşıyan, kuralsız ve denetimsiz çalışan, mühendislik bilim ve tekniğinden uzak, teknik elemanın gözetim ve denetimi olmaksızın, tamamen ilkel koşullarda çalışan pek çok maden firması ya taşeron ya da rödovans ilişkileri içinde üretim yapmaktadır. Bu tür işletmeler açısından işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamaları tamamen maliyet kalemi olarak görülmekte ve maksimum kârı elde etmek için en hızlı en acımasız üretim süreçlerini yaşama geçirme konusunda hiç tereddüt etmemektedirler.
Bu ekonomik faaliyet biçimi artık hükümetlerin birikim yaratma rejiminin temel karakteri olmuş durumdadır. Türkiye Taşkömürü Kurumu ve Türkiye Kömür İşletmeleri uzun zamandır rödovans ve taşeronlaştırma politikasının kıskacı altına girmiştir.
Taşeronlaştırma ve güvencesiz çalıştırma ile birlikte, sendikal örgütlenmenin kapsamı daraltılmış, sendikal denetimlerin alanı da böylece sınırlandırılmıştır.
İSSİG mevzuatının piyasa gerekleri çerçevesinde düzenlenmesi devam etmektedir. Madencilik uygulamalarına dönük mevzuatta yapılan değişiklikler toplumsal yarar gözeten “insan onuruna yakışır iş” anlayışı temelinde ve işçi sağlığı ve iş güvenliği alanına dönük olarak ele alınmamaktadır.
Kamu maden işletmelerinde taşeron uygulamalarına son verilmesi ve taşeron olarak çalışan işçilerin kadroya alınması konusunda hiçbir adım atılmadığı gibi, işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamalarında bütünsel, koordineli bir sistemin oluşturulmasına dönük hiçbir çaba da görülmemektedir. Özel sektör madenciliğinde kamunun denetim ve yaptırım koşullarına dönük düzenlemelerin yetersizliği hâlâ devam etmektedir.