AKP’nin 13. yılındayız, bu dönem içinde 14 binden fazla işçi birbirine benzeyen, önlenebilir, öngörülebilir, seri iş cinayetlerinde çalışırken veya iş yolunda yaşamlarını yitirdiler. İşçiler, İşsizlikle güvencesiz ve güvensiz çalışma koşulları arasında tercih yapmak zorunda kaldılar. Küçük muhasebe hesaplarına göre işçilerin kaderlerini belirlemelerine rağmen hiçbir sermayedar bu cinayetlerden sonra işini kaybetmek, ihalelere girememek veya cinayetle yargılanmak gibi sonuçlarla karşılaşmadı. Hiçbir bakan ya da başbakan sorumluluk duyarak istifa etmedi.
Bu dönemde hem iş cinayetleri hem de işsizlik, hükümetin en önemli meşruiyet kaybı yaşadığı alanlardan ikisi. Bu açıdan bu iki alanda oluşan sorunları da çözümlemek için bulduğu yöntem, alanı piyasaya açmaktan ibaret oldu. Bunun en son örneğini de TBMM Sağlık Aile Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu’nda görüşülen İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nda bulduk. Yasa, işçi sağlığı ve güvenliğinin temelini, işçinin korunmasından işin korunmasına çekerek alanı, iş sağlığı ve güvenliği olarak tanımlamakla kalmamış, denetimin özel firmalara devrinde ve alanın piyasalaşmasına da yasal zemin hazırlamıştı. Komisyondaki tasarı ise Soma, Ermenek ve Torun İnşaat katliamlarının medyadaki görünürlüğü nedeniyle yasaya yapılan makyaj. Tasarı işyerinin risk ölçümünü yapan, işçilere eğitim veren ve denetim yapan firmalarının süreçteki yerlerini sağlamlaştırıyor. Aynı zamanda bu yeni açılan piyasanın kar olanaklarını da garanti altına alıyor. Dahası denetim yapan ve işteki “kazaya neden olabilecek olası aksaklıkları” bildirmekle mükellef uzmanlara iş güvencesi sağlamadan en önemli suçu onların sırtına yüklüyor. Madenler, enerji ve inşaat gibi alanlarda birikimin olanaklarını da garanti altına almaya devam ediyor böylelikle.
Kaza yaşanmasının ihtimali göz önüne alındığında, önlem almamanın kazancı, önlem alınmadığı fark edildiğinde ödenen cezadan daha fazla olabiliyor bazen. Hatta kaza yaşandığında ve bu bir iş cinayetine dönüştüğünde ödenen kan parası ile hukuk işleyebiliyor ve kapitalist yine “ucuza kapatabiliyor.” İşçi sağlığı ve iş güvenliğine dair önlemler sadece maliyetle ilişkili değil, işin planlanması ile ilgili temelde. Önlemlerin alınması demek, işçiye baret dağıtılması anlamına gelmiyor sadece. İşin tüm planlamasının da insani ihtiyaçlar ve insan fizyolojisinin sınırları dikkate alınarak yapılması demek. Dolayısıyla işin üretim hızının insani standartlarda olması, işin yavaşlaması; insana zarar vermeyen bir üretimin yapılması, madencinin sekiz saatlik işgününün yer altında geçirmesine izin vermemek anlamına gelecek. Zira gerekli önlemler alındığı, üretim süreci önlemlerle birlikte planlandığı ve insani bir üretim hızında üretim yapıldığı sürece kazanın veya herhangi bir çalışma acısının görülmesi mümkün değil. Sadece iş cinayetleri anlamında değil meslek hastalıkları ve diğer tüm çalışma acıları anlamında da. Elbette dünyanın hiçbir kapitalist ülkesinin yasaları sınıf mücadelesi dinamiklerine bağlı olarak çalışma acılarını tamamen yok eden bir üretim sistemini mecbur kılmıyor. Kazaların ölümcül olmaması ile örnek verilen ülkelerde de söz konusu önlemler, kazaların sonuçlarının ağır olmamasını sağlıyor veya teknolojinin imkanlarıyla verimli-işçi olan vatandaşını koruyor; geriye kalan “kirli-üretimi” ise diğer ülkelerde yaptırıyor veya kendi ülkesinde gölgelerde kalan göçmen işçilerle “çözümlüyor.” Yani iş cinayetlerini bunun mümkün olduğu alalara kaydırıyor bir maliyet hesabıyla...
Kapitalist, konu maliyetleri düşürmeye gelince hem rekabet baskısı altında ayakta kalmak hem de yasalarca imkân verilen bu sistemin kanatları altında canı da muhasebeleştirme konusunda riske girmekte bir beis görmüyor. Türkiye’nin son dönemindeki büyük “iş kazaları” bunları bir arada düşündüğümüzde bir tür sınıf-kırımını andırmıyor mu?