Öğretim üyesi F.Serkan Öngel ile yoğun mülksüzleşme ve proleterleşme süreçlerinin geniş işçi havzalarında genç işçi kitlesi üzerinde nasıl bir zihniyet dönüşümü yarattığını, sınıf temelli dayanışma ilişkilerinin yerine hangi tür yapıların ikame edildiğini konuştuk. Öngel, genç işçi kuşağının emeğin tarihsel birikimlerinden ve mücadele deneyimlerinden uzak bir halde ve onu üstlenmeyen bir noktada ve zaten sendika karşıtı bir propagandanın içinden geldiği düşünülürse, dışsal bir sendika algısının oluşması doğal buluyor. Sendikaların işçinin verdiği toplusözleşme hizmeti karşılığında aidat ödediği ticarethaneler gibi algılandığını, mevcut sendikal düzenin bu algıyı pekiştirdiği söylüyor. Öngel ile arkadaşımız Mahmut Yılmaz görüştü.
-DİSK-AR’da işsizlik, esnek ve güvencesiz çalışma, taşeron sistemi, eğitimli işsizler, kadın ve çocuk işçiliği vb birçok konuda araştırma ve yazılar yayınlıyorsunuz. Örgütlenme açısından da sonuçlar çıkarılabilecek araştırmalar yaptınız, Kapitalizmin Kıskacında Kent ve Emek adlı bir kitabınız da yayınlandı. Bunlar ışığında mekân bağlamıyla da genç işçi ve işsiz kitlesinin kültürlenme süreçleri, zihniyet dünyaları açısından sendika ve örgütlenme süreçlerine mesafelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? İşgücünün mekânsal yeniden üretiminde, yaşam alanlarının dönüşümünün ve sosyal ağların ilişkisine dair neler söylersiniz?
Türkiye’de sendikalaşma oranlarına paralel olarak sendikal kültür/gelenek yakın bir döneme kadar giderek zayıfladı. Sendikalaşma oranları 1986-87 yıllarındaki yüzde 22’lik oranlardan bugün yüzde 4’lere gerilemiş durumdadır. Dolayısıyla toplumsal hayatın bütününde sendikalı olmanın cazibesinin yittiği, sendikal kültürün taşıyıcısı kadroların sayısının giderek azaldığı bir süreci yaşadık. Bu mekân boyutunda da, gündelik hayat pratiklerinde de sendikaların toplumsal yaşamdaki rollerinin sınırlandığı bir sürece işaret ediyor. Özellikle genç işçiler ve yeni kuşak işçiler arasında –kırda hızlı bir çözülmeye bağlı mülksüzleşme ve proleterleşme süreçleri yaşandı- sendika deneyimi yaşamamış, kendisinden önce işgücü piyasasında işçi olarak yer almamış ailelerden gelen yeni bir işçi kuşağı ortaya çıktı.
Bu insanlar kente geldiklerinde, onlarla dayanışacak bir toplumsal muhalefetin, solun olmayışı nedeniyle de bir mücadele kültürünü devralamadı. 12 Eylül’ün kendi adına başardığı en önemli işlerden birisi işçi ile solun arasındaki mesafeyi açarak sınıf temelli bir dayanışma kültürünün çözülmesini sağlamasıdır. İşçiler arasındaki birlik kültürünün hızla parçalandığı bir dönemi yaşadık. Bu elbette mekânsal stratejilerle birlikte yürüdü. Sermaye mekânı çok etkin bir şekilde üretiyor ve örgütlüyor. Bunun karşısında emeğin kendi dayanışma alanını açacağı yeterince güçlü bir mekanizmaya sahip olmaması ve siyasal alanın da bunu destekleyen, besleyen bir yerde durmaması çözülme sürecini hızlandıran etkenlerden. Genç işçi kuşağının emeğin tarihsel birikimlerinden ve mücadele deneyimlerinden uzak bir halde ve onu üstlenmeyen bir noktada ve zaten sendika karşıtı bir propagandanın içinden geldiği düşünülürse, dışsal bir sendika algısının oluşması doğaldır. Sendikalar işçinin verdiği toplusözleşme hizmeti karşılığında aidat ödediği ticarethaneler gibi algılanıyor. Mevcut sendikal düzen de bu algıyı besleyecek biçimde inşa edilmiş durumdadır. Sendikalar geçmişte farklı örgütsel ilişkiler üretebilirken 12 Eylül sonrası yasa ve mevzuatlarla çerçevelenmiş, bunun dışına çıkamayan ve bu yapının ürettiği örgütler ve kadrolar ortaya çıktı. Bu kadrolar da yeni durumlara bu çerçevenin içinden baktılar ve sermaye saldırılarına karşı etkin bir karşı duruş üretilemedi ve sendikaların yozlaşması hız kazandı. Bunda sol siyasetin denetleyici ve yön verici rolünün de ortadan kalkması etkili oldu. Sol açısından sendikaların yönetimlerinde kimin olup olmadığının o sendikaya yaklaşımda esas mesele haline geldiği, kuru bir sendikal bürokrasi eleştirisini temel alan ama tabanda nasıl bir sendika sorusuna cevap aramayan, sendikal demokrasiye dair tartışmaların yürütülmediği bir evre yaşandı ve bunun sonucunda karşımızda ciddi bir sorun oluştu. Genç işçilerin ücretlerinin baskılanması ve gerilemesi, işsizliğin, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin hız kaybetmeden yaygınlaşması Türkiye’de örgütsüzlüğün, örgütsüzlük krizinin ürettiği bir manzaradır.
-Bu emek/çalışma rejimlerine karşı hareket ve örgütlenme dinamiklerinin nüveleri hala yok mu?
Bu zemini değiştirecek dinamikler de ortaya çıkıp bize ipuçlarını verir hale geldi. Yeni bir sendikal anlayış ve mücadele zeminine doğru evrildiğimizi söylemek mümkün. Sendikal örgütlenmenin ve özgürlüklerin önündeki engeller hala mevcut olsa da daha cesur ve hamle yapılabilecek bir ortam ortaya çıkmış durumda. Tahammül sınırlarını zorlayan çalışma koşulları bu zemini güçlendiriyor. Artık asgari ücret ile ortalama ücretin birbirine yaklaştığı ve asgari ücretin de geçim ücreti olarak değerlendirilmediği bir evreden bahsediyoruz. Asgari ücret özellikle AKP hükümetleri tarafından sosyal koruma ücreti olarak yani çalışamayacak durumda olanlara öngörülen ücret olarak tarifleniyor. Örgütsüzlük ve güvencesizlik zemini üzerinden ortalama ücretler hızlı bir biçimde aşağıya doğru baskılanmış durumdadır. Özellikle eğitimli işgücü için büyük bir krizden bahsetmek mümkün. Çok ciddi bir eğitimli işgücü arzı var. İnsanlar çok düşük ücretlerle, bir önceki kuşağın eğitimli işgücünün hiçbir şekilde kabul etmeyeceği ücretlerle çalışmak zorunda kalıyor. Bunun da yarattığı bir tepkinin giderek mayalandığını görmek gerekiyor. İşçi sınıfı geçmiş dönemin işçi sınıfı değil. her ne kadar tarımdaki çözülmeye bağlı olarak yeni bir işçi sınıfı kuşağı gelse de ikinci kuşak işçilerin sayısı da azımsanmayacak bir noktaya ulaşmış durumdadır. Bu işçiler en azından belli işkollarında mesleki eğitim almış, Meslek Liselerinden mezun olmuş işçiler. En genelinde daha eğitimli bir yeni işçi kuşağı var. Bunun sermayenin ve devletin oluşturduğu örgütsüzlük zemininde bir başka alternatifin doğmasına olanak tanıyacağını düşünüyorum. Çalışma koşullarının çok ağır ve kötü olmasıyla eş zamanlı olarak giderek daha eğitimli bir işgücünün açığa çıkması yeni bir dinamiği de içinde barındırıyor.
-Kentlerde ve işçi havzalarındaki mekânsal dönüşüm/yapı kentlilik, işçilik ve yaşam algısı üzerinde ne tür etkilerde bulunuyor? Organize sanayi bölgeleri ile iç içe geçmiş yaşam alanlarında esnek ve güvencesiz çalışmanın eğitim, sağlık, kültür üzerindeki etkileri üzerine neler söylersiniz?
Geniş işçi havzalarında geçmiş dönemlere göre oldukça geri bir sendikal bilincin var olduğunu görmek gerekiyor. İdeolojik anlamda muhafazakâr bir yapı var, siyasal anlamda mevcut siyasal iktidarın hegemonik ilişkilerine entegre olmaya müsait, kendi sınıf temelli dayanışma ağları yerine bir takım cemaat ağları içinde var olmayı tercih eden ve oralardan bir takım yaşamsal beslenmelerini gerçekleştiren, sosyal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir ilişkiler bütününden bahsedebiliriz. İşçi sınıfının mücadelesinin gelişkin olduğu dönemlerde elbette bu ilişkilerin muhtevası da değişme potansiyeli taşıyor. Sınıfın bilincinin ideolojik dönüşümü kendi mücadelesi ve kendi içerisinden çıkaracağı örgütlülük ile önemli bir mesafe kat edebilir. Bu anlamda son dönemde yaşanan işçi direnişleri son derece umut vericidir. İşçiler kendilerine dayatılan gündelik hayat pratiklerinin dışına çıkan yeni deneyimler ortaya çıkarıyorlar. Her direniş işçi sınıfına dayatılan gündelik hayat pratiklerinin, gündelik hayat terörünün dışına çıkmaya olanak sağlıyor. Yeni bir dayanışma ve kültür zemini yaratıyor. Özellikle hızla büyüyen sanayi kentlerinde, İstanbul’un çeperinde hızla büyüyen ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde işgücünü kendisine çeken sanayi odaklarında profil giderek genç işçilere dönüşmüş durumda. Genç işçiler için yapısal olarak iki kategoriden bahsetmek mümkün. Bunlardan bir tanesi daha kentli ve ikinci kuşak işçiler, diğerleri de tarımın tasfiyesi ile birlikte kentlere gelmiş ve yeni proleterleşmiş kesimlerdir. Bu iki kesimin refleksleri farklılık gösterebiliyor ama giderek belirsizleşen dayanışma ya da bu ilişkilerin sınıf ekseninden cemaat eksenine kaymasının yarattığı ideolojik kayma çok belirgin biçimde işçinin kendisini yeniden üretme sürecini de etkiliyor.
-Tarımsal yapıların çözülmesinin doğurduğu geçicilik algısı işçilik bilincini nasıl etkiliyor?
Göç olgusu sonucu kente gelen işçinin hangi ağlar üzerinden oradaki toplumsal hayata dâhil olduğunu son derece önemlidir. Örneğin Gebze gibi havzalarda bu işçiler işyerlerinden arkadaşları ile sosyal ilişki geliştirme süreçleri sınırlıdır. İşyerleri onlar için çalışılan ve gidilen bir yer ve gündelik hayatın üretildiği mekânlar olarak görmüyorlar. Bunu kırabilecek şey alternatif dayanışma ilişkileri ve sendikaların buralarda örgütlenmesidir. Gerçek bir işçi örgütü olarak örgütlenmiş sendikaların sayısının sınırlılığını düşündüğümüzde bu süreci dönüştürecek dinamikler zayıf. Her göç dalgası kentlere ucuz işgücü dalgası olarak yansımaktadır ve bu gelen ucuz işgücü beraberinde bir rekabeti de doğurmaktadır. 1990’lı yıllarda insanlar çalışmak için fabrika tercih eder durumdayken bugün iş bulabildikleri herhangi bir yerde çalışılmaktadır. Buralarda taşeron ilişkileri çok kritiktir. Özellikle kamuda taşeronlaşma giderek yaygınlaşıyor. Bu da hükümetin kendi kanalları aracılığıyla oluşturduğu cemaat temelli dayanışma ağlarının kendisini yeniden üretmesi için ciddi bir gıda sağlıyor.
-Sosyal yardım mekanizmaları cemaat ağlarını güçlendirirken AKP teşkilatı iş bulma mekanizması olarak da işlev görüyor. İş bulma süreçleri siyasallaşıyor…
Doğrudur, iş bulma kanalları haline geliyor. Sınıf temelli örgütlenme zeminlerinden cemaat temelli ilişki zeminlerine kayışın nedenlerinden birisi budur. Kentsel mekânlarında kontrol altına alınması ve mekânın yeniden üretimi yoluyla toplumsal hayatın da yeniden üretiminin amaçlanması bir siyasi strateji olarak işliyor. Gündelik hayat pratikleri zaten giderek farklılaşıyor, insanlar gündelik hayatlarını ya sosyal ağlarda ya da piyasanın yeniden üretimi için fethedilen, dayanışma ilişkilerinin olmadığı alanlarda -AVM’ler gibi tüm örgütlenmesi tüketmek üzerine kurulan tüketim ideolojisini körükleyen mekânlara- tüketiyor.
-Bağcılar, Güngören, Zeytinburnu, Esenler vb bölgelerin de büyük organize sanayi bölgeleri ya da işçi havzalarında emek ve çalışma ilişkilerinin yeniden üretilmesi bakımından çok bir farkı yok. Her biri küçük Çin diye tariflenecek bölgeler. Aktardıklarınıza siyasal kontrol mekanizmaları ve çalışma ilişkileri, cemaat yapıları buralarda da mekânsal olarak iç içe geçmiş durumda, üretimin bu tür mekânsal dizaynı işçi sınıfı kuşakları arasında bellek, deneyim ve mücadele bilincinin aktarımını da ortadan kaldırıyor. Bunu biraz açar mısınız?
İkinci kuşak işçiler daha çok kadrolu işçilerdi. Kentli işçi sınıfı olarak kadrolu işlerde iş bulabilirken yeni proleterleşen kitle bekleneceği gibi değer zincirlerinin düşük katmanlarındaki sektörlerde kendilerine iş olanakları bulabiliyorlar. Bu da ciddi bir ayrışmanın temelini yaratabiliyor. Bu süreç mavi yakalı beyaz yakalı ayrımını da yeniden farklı biçimlerde üretiyor.
-Vasıfsızlaşmayı da eklemek gerekiyor…
Vasıfsızlaşma temel problem alanlarından birisidir. İşçilerin sahip oldukları vasfın yok sayıldığı ve giderek değersizleştirildiği yaşadığımız evrede mesleki eğitimin bir sektör olarak inşası aslında son derece bağlantılı bir durum. Vasfın değersizleştirilmesini gezi direnişi ile bağlantılandırırsak “ayrıcalıklarını” giderek yitiren kentli sınıfların öfkesi ile kente yeni eklemlenmeye çalışan, hizmet sektöründe ya da üretimin alt katmanlarında iş olanakları bulan yeni kuşak genç proleterleşmiş işçilerin öfkesinin farklılaştığını görebiliriz. Birincisinin öfkesi sistemle daha fazla karşı karşıya geldi, ikincisinin öfkesi henüz yeteri derecede sisteme odaklanmış değil. Çünkü çeşitli sosyal ağlar içerisinde kendilerini yeniden üretebilecek, var edebilecek bir yapının içindeler. Mekânın ve üretim süreçlerinin örgütlenmesinde tam da bu zeminde ele alınmalı. İktidar ilişkileri ile iç içe girmiş o ağlarda kendilerini yeniden üreten önemli bir kesim var. Kırda, kamu ve sosyal hizmetlere erişimi olmayan, kentsel yaşamın olanaklarına ulaşımı kısıtlı yoksul kitlelerin kentte bir takım ilişki ağları, siyasallaşmış sosyal yardım mekanizmaları ve ilişkileri ile tutunmaya çalışmaları onlar için ilk etapta yaşamsal bir gereklilikti. Bu insanların kentte başka talep ve ilişkilerle buluşması artık yeni ihtiyaçları açığa çıkartıyor. Kendiliğinden parlayan işçi direnişleri ve eylemlerinin bu süreçten beslendiğini söyleyebiliriz. İnsanlar asgari ücret ve sosyal yardım mekanizmaları ile yaşamını idame etme olanakları ararken kentte çeşitlenen ihtiyaçları karşılayabilme olanakları daralmaya başladı. Bu olanaklar gündelik hayatı ve kendilerini yeniden üretecek mekanizmalara yetmediği durumlarda öfke patlamaları ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla Gezi’nin genç ve beyaz yakalı öfkesi ile işçi sınıfının diğer kesimlerinde yaygın biçimde ortaya çıkan öfke aynı emek ve üretim süreçlerinin ve siyasal rejimin sonuçlarıdır. 2000’li yılların işçi sınıfının ayrıcalıklı olduğu söylenen kesimleri üzerinde, yeniden üretim süreçlerinin dönüşümü ile bağlantılı yıkıcı bir etkisi oldu -piyasalaşma, kamusal hizmetlerin tasfiyesi, özelleştirmeler vs-. Diğer yandan yeniden üretim alanlarında oluşan boşluğu doldurmaya, daha düşük ücretlerle çalışmaya aday, yoksul ve kentin ilk etapta sağladığı avantajları kendileri açısından olanak olarak gören kitlelerin yeni durumundan bahsetmek gerekiyor. Bu iki kesim Gezi’de tam olarak buluşamadı.
-Gezi sonrası TİS süreçlerinde bunun etkisinden söz edilebilir mi?
İşçi sınıfının Gezi’si olabilir tartışması oldu. Bıçağın kemiğe dayandığı bir evreden geçiyoruz ve görece daha ayrıcalıklı bir konumda bulunan otomotiv işçisi çalışma koşulları ve ücretlerin baskılanması sonucu gündelik hayatını idame ettiremez duruma geldi. Sürdürülmesi çok zor bir çalışma ilişkisi ve işçinin kendisini yeniden üretmesini zorlaştıran durum ortaya çıktı. Veriler gösteriyor ki Türkiye’deki çalışma koşulları dünyadaki emsallerine göre son derece kötü. Örneğin Dünya işçi sınıfı deneyimlerine baktığımızda işçi sınıfı mücadelelerinin de göç ettiğini görüyoruz. Otomotiv sektöründeki hareket dalgalanmasına baktığımızda Bir dönem Brezilya, Bir dönem Güney Kore, bir dönem Güney Afrika’da olduğu gibi otomotiv sektöründe bugün artık bıçağın kemiğe dayandığı nokta Türkiye’dir.
-Siyasal alandan müdahale olmadığı durumlarda sınıf hareketinde ortaya çıkan patlamalarda ya da sonrasında gerici ideolojiler kendini yeniden tahkim edebiliyor. Metal direnişi gibi kendiliğinden patlamaları dönüştürebilecek bir etki alanına sahip hareket olsaydı kabul edelim ki güvencesizliği, taşeron sistemini üreten emek rejimleri ve sınıfı cendereye alan tüm ilişkiler parçalanabilirdi.
Türkiye’de sendikal yapı sürekli olarak örgütlenen işçinin işten çıkarıldığı, sendikal hak ihlallerinin olduğu bir döngü ile karşı karşıyadır. Metal sektörü, sermayenin en örgütlü refleks gösterdiği sektördür. Mücadele de hep keskin ve sert geçmiştir. DİSK Maden İş Sendikası’ndan Birleşik Metal İş’e gelen süreçte bu hep böyle yaşanmıştır. bir dönem Birleşik Metal örgütlendiği dört işyerinden sadece birinde toplu sözleşme yapabiliyordu. Patronlar örgütlenmenin önüne geçmek için her türlü mekanizmayı kullanıyordu hala da kullanıyor. Bunlardan en önemlisi sarı sendika Türk Metal’i desteklemek ve işçileri Türk Metal’e zorlamaktı. Sektörde çatışma çok sert ve buna rağmen ayakta kalmanın tek yolunun örgütlü olmaktan geçtiğini tarihten gelen reflekslerle göstermeye çalıştılar. Mücadeleci bir sendikaya üye olmak neredeyse işsiz kalmakla özdeşleşmişti, dolayısıyla işçilerin sendikalı olmaktan korkması son derece doğal bir durumdur. Sendikalara güvenmemeleri de anlaşılabilir. Bu aynı zamanda sermaye tarafından üretilen bir güvensizliktir. Türkiye’nin en büyük sendikası unvanına sahip işçilerin birliğini bozmak için sermaye ve devlet tarafından yapılandırılmış bir kontra sendika olarak Türk Metal’in bu süreçteki rolü açıktır.
-Türk Metal moda tabirle revizyon adımları atıyor. Bir sendika düşünün ki genel kurul öncesi üyelerine 160 milyon TL’lik yardım taahhüdünde bulunuyor. Bunu özellikle direniş ve Ramazan ayına denk getiriyor. Öte yandan özellikle Koç grubunun Türk Metal’i ayakta tutma hamleleri de gelmeye başladı.
İşçilerin gündelik hayat pratikleri dönüşmüş olsa da hala işçinin işçiyle temas kurabilme olanakları var olmaya devam ediyor. Mesela kahvehaneler, işçi mahallelerinde böyle yerler, olanaklar var. İşçinin işçi ile karşılaştığı, yan yana geldiği mekânların varlığının önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin Türk Metal Sendikasına üye bir işçi ile Birleşik Metal İş Sendikası üyesi bir işçi yaşam alanlarında yan yana geleceği mekânlar yoksa söz konusu işçinin Birleşik Metal’e dair somut bir fikir sahibi olması zorlaşıyor. Bursa bu nedenle BMİS açısından zorlu bir yer. Bursa’da BMİS güçlü değil. Bu yüzden temas etme olanakları da fazla değil. Bursa özellikle 12 Eylül’le birlikte kontra sendikanın hâkimiyet alanına bırakılmıştır. BMİS, Bosch’ta örgütlenmeye kalktı, linç girişimlerine maruz kaldı, sendika binası basıldı. Ancak elbette pes edilmiş değil. Sadece zorluklar var. Bu süreçte birleşik metal mücadele birikimi ile güçlü çıkacaktır.
-Sendikaya alternatif olmayan farklı işçi örgütlenmeleri ve araçlar geliştirilmeli…
İşçinin işçi ile temas kurabileceği alternatif alanların olması ve doğru bilgi aktarımının sağlanacağı alanların olması son derece önemli. Kendi deneyimini aktaran bir işçinin sözü başka bir işçiye daha gerçek gelir ve doğrudan ulaşır. Bir işçi mücadelesi, işçilerin kendilerine sunulan gündelik hayat pratikleri dışında başka bir hayatın varlığına tanıklık ettirmelidir. Sınıfsal eksen aynı zamanda işçilere başka bir hayatın olanaklarını da göstermeli, böyle bir hayatın örgütlenmesine katılım biçimleri sunmalıdır.
-Son dönemde taşeron işçilerinin ücretlerini alamadıkları zaman ya da hak arayışlarında patron ya da patronların yakınları vs tarafından silah çekme, yaralama ve yıldırmaya dönük saldırı haberleri yoğunluk kazandı. Bunun tek istisnası Çorum’da yaşandı. Bir işçi silahla patronu vurdu. Taşeron firmaların mafyatik ya da siyasal ilişkilerine dair haberleri de görüyoruz. Siyaset-taşeron ve mafya ilişkileri ile sadece işyeri ölçeğindeki bir mücadelenin baş edebilmesi oldukça zor görünüyor. Geçmişte işçi direnişlerine saldırılara devrimciler işçilerle birlikte karşı durdu. Bu konuda gözlemleriniz nedir?
İşçi sınıfı baskı mekanizmalarına karşı örgütlü mücadele veremediği hallerde örneğin Çorum’da yaşandığı gibi işçinin bireysel öfkesi patronla kişisel bir olaya dönüşür.1980 öncesindeki gibi baskı mekanizmalarına karşı siyasallaşmış direniş biçimleri ortaya çıkar. ’80 öncesinde çeşitli sol yapıların baskısıyla patronların işçilerin haklarını vermek zorunda kaldığı durumları da biliyoruz. İşçi sınıfının direniş belleği, mücadelenin kesintiye uğradığı dönemlerde dahi ya da kendiliğinden patlamalar biçimde ortaya çıksa da bir direnme deneyimini taşıyor. Dışarıdan bilinç götürme önemsiz değildir ama içeriden o mekanizmaları kurmak daha önemlidir. İşçi sınıfının belleği silikleştiğinde dahi direniş biçimlerine edindiği birikim mutlaka yansır.
-Akademik ilginizden kaynaklı soruyorum: Özellikle Güney Kore’nin, Şili’nin, sıkıyönetim ekonomilerinin model olarak gösterildiği yıllardan sonra ya da genel olarak neoliberal periyotta sosyal bilimlerin araştırma, yöntem ve politik olarak sermaye ideolojilerine eklemlediğini görüyoruz. Sosyolojiden, işletmeye, ekonomiden psikolojinin alt dalarlına kadar ciddi bir hegemonya oluştu. İnsan kaynakları mekanizmaları, üretim mekânlarının dizaynı, işyerinin organizasyonunun bu kuramların modellemelerine göre değişmesi vb söz konusu oldu. Hizmet sektörünün ve genel olarak işletmelerin yapısı bu tür araştırmaların bulgularına göre değişikliklere uğradı. Soldan bu eklemlenmeye yapısal değil de daha çok post modern eleştiriler geldi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?
Temelde akademik dünyanın emek alanı ile ilişkisi çok dışarıdan bir ilişkidir. Akademik dünyanın emek alanı ile ilişkisini örgütleyebilecek şey genel toplumsal muhalefet hareketinin gücü ve doğru bilgilenme kanallarının yaratılmasıdır. Doğru yöntem ve sorular seçilmesi sorunu var. Sınıfın gerçek gündemi, sorunları ve dönüşümü ile ilgili olarak bir söylemi üretebilmek açısından yöntemin işlerliği önemlidir. Akademinin sınıfın gündemi ve sorunlarıyla dışarıdan kurduğu ilişki solun genel etkililiği ile de bağlantılı diye düşünüyorum. Yabancı olduğu bir alana dokunmaya ve anlamaya çalışan ama bunu doğru bir perspektif ve yöntemle çalışmayan bir çabadan bahsedebiliriz. Ancak sınıf temelli bir yaklaşım işyeri ölçeğine sıkışmış acıların alanından çıkıp başka bir iradeyi ve dünyayı örgütleme çabasını yeni bir anlayış olarak ortaya çıkarabilir.