Manisa Gölmarmara’da 13’ü kadın 1’i çocuk 15 tarım işçisini yitirdik. Kilosu 1.5 liraya asma yaprağı toplamaya giderken ölmek değil yaşamak ve çocuklarını yaşatmak için yola çıkmışlardı. Emekleri ucuzdu çünkü onların elde edecekleri üç kuruş para “aile bütçesine katkı” olarak tarif edilmişti. Hükümetin kadın istihdamına dair projelerinde de yer alan “kadının asli işi evidir” mantığı ile sadece emek güçleri değil hayatları da ucuzlatılmıştı.
Gölmarmara ilk değildi. 8 ay önce Isparta’da tarım işçilerini taşıyan midibüste, yine çoğunluğu kadın 17 kişi ölmüştü. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verileriyle geçtiğimiz yıl da iş cinayetlerinde yaşamını yitiren 131 kadın işçinin yarısından fazlası, 71’i de tarımda çalışmaktaydı. Bu senenin ilk 6 ayında da ölen kadın işçinin yine yarısından fazlası, 28’i tarım işçisiydi. 2015 yılının ilk 6 ayında inşaat işkolunun ardından en fazla iş cinayeti de tarımda gerçekleşmişti. Daha yılın yarısında toplam 170 işçi tarım işkolunda yaşamını yitirmişti. ILO istatistiklerine göre de iş kazaları ve meslek hastalıkları yönünden madencilik ve inşaat sektörünün ardından en tehlikeli sektör tarım sektörü. Tüm bu veriler ortada iken akan kanın durdurulamaması, ancak ve ancak politik tercihler ile açıklanabilir. Bu politik tercihlerin bir yönü, tarım politikasına dair tercihler, bir yönü genel olarak çalışma yaşamına dair tercihler, bir yönü de kadının çalışma yaşamındaki yeri ile ilgili tercihlerdir.
KÖYLÜLER EMEK GÜCÜ SATICISI
Yıllardır uygulanan politikalarla tarımda yaşanan yıkım ortada. Mülksüzleştirilen, yoksullaştırılan, suyu, ağacı, doğası yağmalanan, her türlü geçim araçları ellerinden alınan köylüler artık emek gücü satıcısı haline getirilmektedir. Kentlere gelip inşaatlarda, köyünün yakınındaki madenlerde veya evinden uzaktaki tarlalara giderken yollarda ölümüne çalıştırılacak işçi yığınları sermayenin AKP döneminde azgınlaşan büyük çitleme saldırısıyla yaratılmaktadır. Bu bir tercihtir.
Diğer yandan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarım işçilerinin %80’inden fazlasının sigortasız çalıştığını, tarım işçilerinin komisyoncu/dayı/aracı/elçi gibi adlarla anılan kişilerin esareti altında, kayıtsız, güvencesiz çalıştırıldığını bilmektedir. Bu durumu sona erdirmek devlet için hiç de zor değildir. Etkin bir dış denetim mekanizmasıyla dahi bu sorun bir oranda azaltılabilir. Ancak tercih edilen yol bu olmamakta, işçi simsarlığının çeşitli isimlerle anılan biçimleri Özel İstihdam Büroları ile yasallaştırılmak istenmektedir. Büyük bir insani kriz, sermayenin genel çıkarları için fırsata çevrilmek istenmektedir.
Tarım sektöründe ölümlerin önemli bir bölümünün işçiler olumsuz şartlarda taşınırken gerçekleştiği de ortada iken bu denetimi yapmak da zor değil ancak bu konuda da devletin büyük bir direnci söz konusu.
Nitekim Manisa’daki cinayetten 10 gün sonra bu kez de Urfa’ya dönen tarım işçilerini taşıyan kamyonun devrilmesi sonucu iki işçi hayatını kaybetti. Yollarda kamyon kasalarında taşınan işçileri yine görmediler, duymadılar.
Bu direncin kendisi politik bir tercih ve biz bunun izlerini AKP hükümetinin birçok resmi belgesinde görebiliyoruz. 2015-2017 arası yol haritası niteliğindeki orta vadeli programda 17 yerde “rekabet gücü” kavramı kullanılırken işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi ayyuka çıkmış bir sorundan bir maddede somut bir önlem içermeksizin bahsedilip geçilmiştir. Küresel ekonomide Türkiye’nin “rekabet gücü” ucuz emek üzerinden sağlandığı için devlet politikası olarak daima emeği ucuzlaştıracak, güvencesizleştirecek önlemler gündeme gelmektedir. Ucuz emeğe dayalı rekabet gücü ile büyüme asli hedef olunca işçi sağlığı ve iş güvenliği talileşmektedir. Türkiye’yi yönetenlerin büyüme tercihleri, yoksulluğu, güvencesizliği, iş cinayetlerini büyüten bir istikamettedir.
CİNAYETTE DÜNYA LİDERİ
Türkiye’nin iş cinayetlerinde dünya lideri olması bu tercihin ürünüdür. Yoksa bu cinayetleri önlemek için nelerin yapılması gerektiğini bilmemeleri değildir sorun. Zira biz DİSK olarak yıllardır bu konudaki görüşlerimizi ilgili mercilere iletiyoruz. Diyoruz ki 6331 sayılı yasayla piyasalaşan işçi sağlığı ve iş güvenliği düzeni çökmüştür. Parasını işverenin ödediği bir denetim cinayetlerin artmasına neden olmaktadır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanında sendikalar, meslek oda ve birlikleri ve üniversitelerin katılımıyla özerk-demokratik bir kurumsal yapı oluşturulmalıdır. İkinci olarak şunu söylüyoruz, dış denetimden daha da önemlisi iç denetimdir. Yani işçilerin örgütlü olmasıdır. Bunun için de yasaklarla, barajlarla, baskılarla sınırlanan sendikal örgütlenmelerin önündeki engeller kaldırılmalıdır. İşçiler ancak örgütlenerek “ölümüne çalıştırma” dayatmasına karşı durabilir.
Sorunun temeli taşeronlaştırma, rödovans, dayıbaşılık gibi güvencesiz çalıştırma ilişkileridir. Tüm işkollarında bu ölüm ve sömürü düzenine derhal son verilmelidir. En asli taleplerimiz bunlar.
İşçinin kölece çalıştırılmasına olanak veren koşullar ortadan kaldırılmadıkça, ya açlık ya ölüm dayatması sürdükçe, sendikalaşmaya düşmanca yaklaşıldıkça, Türkiye’yi yönetenler başta sendikal hakları olmak üzere işçi haklarında ILO’nun kara listelerinde yer almaktan azap duymadıkça, yani işçinin kendini, yaşamını savunması olanaksız hale getirilmeye devam edildikçe maalesef cinayetler devam edecektir ve buna fıtrat demek, kader demek akılla bilimle dalga geçmektir.
POLİTİK TERCİH SÖZ KONUSU
Tüm bunların yanında, kadınların istihdamdaki yeri ile ilgili de bir politik tercih söz konusu. Kadınlar bir yandan bugünün ucuz işgücü, bir yandan da gelecekteki ucuz işgücünün kaynağı olarak görülüyor. Tam da bu nedenle, bugünkü ucuz işgücü işlevleri ile, gelecekteki ucuz işgücü kaynağı işlevlerini uyumlulaştıracak tasarılar hazırlanıyor. Kadının asli işinin doğurmak, asli yerinin ev olduğu tespitinden hareketle, atipik, esnek, yarı zamanlı, güvencesiz işlerde istihdamının sağlanması, böylece ucuz işgücü olması hedefleniyor. Ucuz, güvencesiz işgücü olarak evden çalışan, yarı zamanlı çalışan, esnek istihdam edilen kadınların çocuk doğurma ve bakma “görevlerini” yüklenirken, böylece gelecekteki ucuz işgücünün de garanti altına alınması amaçlanıyor.