Ya bir gün gırtlağınızı keserlerse? - M.Ender Öndeş

Jack London’un az bilinen kitabı “Demiryolu Serserileri” gençliğimde beni en çok sarsan metinlerden biriydi. Maceradan maceraya koşarak hep soluk soluğa yazan London, uzun bir süre aralarına katıldığı büyük dilenci/serseri ordularını anlatır bu kitabında. 1800’lerin sonu kriz yıllarıdır ve Amerika’nın her yanında onbinlerce çulsuz, hareket halindedir. Dilenen, kapıları yumruklayan, çalan-çırpan kocaman ordulardır bunlar. London da, Washington’a doğru yürüyen bir “Açlar Ordusu”nun içinde yollardadır. O kadar büyük büyük serseri/dilenci topluluklarıdır ki bunlar, bir kente yaklaştıklarında valiler dehşete düşüp sırf kente girmesinler diye kırsalda onlara yiyecek götürmektedir.
Şimdi, 2015’teyiz; Avrupa’da açlık orduları yürüyor... Ortadoğu’yu kan gölüne döndüren küresel haydutlar, telaş içinde! Duvarlar, tel örgüler yükseltiliyor, Akdeniz’i denetim altına almak için özel ordular kuruluyor ama nafile! Gelecekleri yok edilmiş milyonlarca umutsuz insan hiçbir engel tanımıyor ve üstelik artık o ilk zamanların aciz mültecileri de yok. Kendi aralarında organize olmasını öğreniyorlar, öğrendikçe de son Avusturya yürüyüşü gibi muazzam işlere imza atıyorlar. Avrupa’nın kibarları dehşete düşüp yeni yasalar çıkarıyor! Eskiden üç beş Neo-Nazi ile sınırlı olan ırkçılık şimdi bütün hükümetlerin paçalarından akıyor.
Yakındır, 15’inci yüzyılda, VII. Henry zamanında çıkarılan “Serseriler ve Dilenciler Yasası” (Vagabonds and Beggars Act) ve onun kriz yıllarında ABD’de uygulanan değişik versiyonları gündeme gelecektir. VII. Henry’nin yasası “aylakların ve şüpheli kişilerin üç gün üç gece prangaya vurulmasını” öngörüyordu. 1890’ların ABD eyaletlerinde ise cebinde belli bir miktar para olmayanlar “serserilik suçu” işlemiş oluyordu. Osmanlı’nın II. Meşrutiyet yıllarında düzenlenen “Serseri ve Mazanne-i Şû’ Eşhas Hakkında Nizamnamesi” de aynı paraleldedir ve “Şer’an dilenmeye izni olmayanlarla şiddetle mücadele” edilmesini öngörmektedir.
Biz yalnızca sahillere vuran cesetleri görüyoruz ama belki de aslında ölen kurtuluyor! Geride, umutsuzlukla kendini yeniden yeniden dalgalara vuran milyonlar kalıyor. Bütün Avrupa’yı saracak bir Arap Mafyası’nın ya da yeni DAİŞ’lerin de eli kulağındadır; ne bekleniyordu ki? Yeri yurdu, evi barkı çökmüş bu kadar insan, kibarların dünyasında ne iş yapacaklar? Üç tane cam kırılsa “Vandallar” diye haykıranlar, daha Vandal nedir bilmiyorlar! Bu korkunç öfkenin nelere kadir olduğunu yakında bütün dünya görecek ve o zaman kimsenin gıkını çıkaracak hali kalmayacak!
Yalnızca Arap dünyası mı? Silopi’yi, Cizre’yi, Yüksekova’yı, Kürt direnişinin kalbini oluşturan bu efsane kentleri neden yakıp yıkıyorlar? Mülteciliğin, vatansızlığın nasıl yozlaştıran, zavallılaştıran bir yaşam olduğunu bilmez mi onlar? Yarın Silvanlılar da kendini Akdeniz’e atarsa hepsi keyiften sekiz köşe olacaklar. Sonunda evi barkı her gün yıkılan insanlar bezsin, bıksın ve Avrupa’daki akrabalarını telefonla aramaya başlasınlar. Bunu istiyorlar...
***
London’la başladık, onunla bitirelim. Sözünü ettiğim kitapta, beni en çok etkileyen bölüm şurasıydı: “Yiyecek bir şeyler bulmak için çok yoksulların yanına gitmek zorundaydım. Çok yoksullar, aç bir serserinin son kesin başvuru noktasını oluştururlar. Onlara her zaman güven duyulabilir. Aç bir insanı asla geri çevirmezler. Büyük evlerden yiyecek isteğim geri çevrilmişti ve her zaman, kırık pencereleri paçavralarla doldurulmuş küçük kulübelerde çok çalışmaktan yüzleri çökmüş annelerden yiyecek almıştım. Onlar kendilerine gereksiz olanı vermezler, çünkü fazlası ellerinde yoktur... Çünkü hayırseverlik, siz de en az köpek kadar açken onunla paylaştığınız kemiktir.”
Tam da açlık orduları yollardayken, London bize yüz yıl öncesinden bir mesaj mı gönderiyor? Kim kimin gerçek dostu? Kim kime güvenip yola çıkabilir? Kimlerle kimleri yıkmak için birleşmeli? Bu kaos ortamında yeniden düşünmenin zamanıdır sanırım. Türk’ten, Kürt’ten daha öte bir şey bu: Yoksulların kardeşliği!