2002 yılından bugüne geçen 13 yılda AKP iktidarıyla yeni liberal politikalar hızla hayata geçiriliyor. Sözde IMF ve Dünya Bankası’na karşı olduğunu söyleyen AKP, bu kurumların uygulayıcısı olarak sosyal güvenlik anlayışını tamamen terketti. Eğitim, sağlık, çalışma hakkı gibi haklar patronların insafına bırakıldı ve çok kötü koşullar içinde gerçekleşiyor. Bu duruma karşı çıkacak sesleri susturmak için ise saraya boyun eğen bir toplum oluşturulmaya çalışılıyor. Bu noktada Saraya bağlı bir takım dernekler fitre toplamak, kullanılmayan kıyafetlerini vermek, yoksulla dayanışmak ve okula gidemeyenleri okula göndermek gibi kampanyalar yapıyor. ‘Boyun eğerek yaşamaya şükretme’ anlayışı tüm topluma benimsetilmeye çalışılıyor.
Örgütlenme, devletin iş sağlaması ve yönetime katılma hakkından vazgeçen; yukarısı ne verirse kabul eden, Sarayın her dediğini yapan bir ümmet toplumu oluşturulmaktadır. Bu politikalar Türkiye’de işçileri ve özellikle Batıda halkı esir alıyor, üreten yönetmeli” ve “söz işçilere, halka” anlayışının doğmasını engelliyor. Sarayın her istediğini yapan bir toplum anlayışını sermaye de istiyor. Sermaye daha fazla para kazanmak ve ABD başta olmak üzere diğer zengin ülkelerin isteği ile söz söyleyen, hakkını savunan bir işçi sınıfı, halk istemiyor.
Pazar günü iki Kobanêli işçi Mersin’de çalıştıkları inşaatta ısınmak için yaktıkları sobadan çıkan dumandan boğulup öldüler. AKP anlayışı bizim iş cinayeti dediğimiz bu ölümlere kaza, kader ve fıtrat diyecektir yine.
AKP, Saray ve patronları kendilerine boyun eğen bir toplum oluşturmak için sadece bağlı dernekleri kullanmıyorlar elbette. Devlet kurumlarını, özellikle dini toplumun direnişini kırmak için kullanmaya çalışıyorlar. Diğer yandan patronlar doğrudan örgütlü bir işçi sınıfının olmasını istemiyor. İşçilerin arasında din, dil, ırk ayrımını körüklüyor ve bu ayrımları oluşturacak örgütlenmeyi, sendikayı istemiyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı devletin elinde olan ve dini kullanarak topluma etki etmeye çalışan bir kurum. Bu noktada birçok hutbe yayınlıyor. Örneğin 2005’in Kasım ayında çalışma ilişkilerine yönelik bir hutbe yayınlamıştı. Hutbede “İşveren, işçisine güç ve kabiliyetinin üzerinde iş yüklememeli, onu kardeşi gibi görmeli, temel haklarına saygılı olmalıdır. Sigortasız işçi çalıştırmanın veya sigorta primlerini eksik yatırmanın, başlı başına bir kul hakkı olduğunu unutmamalı, kıdem tazminatını ise işçinin fiilen aldığı en son ücret üzerinden ödemelidir.” Oysa sigorta, ücret ödenmesi, kıdem tazminatı gibi hususlar sosyal devletin bir gerekliliğidir. Bunun yanında sendikal mücadelenin bir konusu ve işçi hakkıdır. Ancak açıkça din ve devlet işleri içiçe geçmiştir. Diğer yandan bugün Diyanet’e bağlı birçok işte taşeron işçi çalıştırılmakta ve işçiler ölmektedir.
Patronlar da AKP’nin izinden gitmektedir. 2014’ün Aralık ayında İstanbul Tuzla’da daha önce de iş cinayetlerinin yaşandığı İskefe Deri isimli firmada bir işçi yaşamını yitirdi. İşçiler kazanın yaşanmasının sebebinin önlemsizlik, fazla mesai olduğunu belirtirken patrondan bir açıklama gelmemiştir. Oysa aynı patron işçiler 2008 yılında sendikalaşmak istediğinde “Sendika haramdır, günahtır. Sendikalı olursanız, fabrikayı kapatırım” diye işçileri tehdit etmişti. 2014 yılında işyerlerinde iki iş cinayeti yaşanan patron daha 2008 yılında Yeni Türkiye’ye uyum sağlamış; Diyanet İşleri Başkanlığı ve AKP’nin izinden gitmişti. Yeni Türkiye’de sendika haramdı.
Yine 2014’ün Aralık ayında İstanbul Müftülüğü artan iş cinayetleri ve gelişen mücadele üzerine bir fetva verdi. Fetvada “aşırı tedbir Allah’a güveni sarsar” ve “başımıza gelen bu tür bela ve musibetlerin temelinde sorumsuz davranışlarımız bulunmaktadır” denilmişti.
Bu ve benzeri atılan adımlar genel olarak işçi sınıfı mücadelesini özel olarak da işçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesini engellemeye dönük adımlar olmaktadır. Oysa geleceğimizi direnen yüreklerimiz belirleyecek.