Umut tacirliğinin diğer adı haline gelen taşeron işçilik sorununun ÖİB aracılığı ile çözüleceğini öngörmek kadar büyük bir körlük yoktur. Mevcut uygulamalar taşeron işçiliği kalıcılaştırmış görünürken; yeni tasarı şirketlerin muhataplarını ÖİB olarak belirlemekle kalmıyor, sunduğu esnek çalıştırma modelleri ile vasıflı, vasıfsız herkesi güvencesizlikte eşitlemekte kararlı görünüyor.
Hükümet çalışma yaşamını ‘yapboz’a çevirmekte başı çekecek iki düzenlemeyi Meclis gündemine getirmek üzere. “Uzaktan çalışma” ile Özel İstihdam Büroları’na (ÖİB) “işçi kiralama” yetkisi veren düzenlemelerde sona gelindiği biliniyor. ÖİB düzenlemesi ile işverenler, bu bürolardan istedikleri kadar işçiyi, istedikleri süre için kiralayabilecek. Bu yolla emeğin kiralanabilmesi yasal düzenlemeye kavuşurken, taşeron çalıştırmanın yargı kararları ile hukuka aykırı olduğu yüzlerce kez yüksek yargı kararları ile kanıtlanmasına rağmen bu alanda yasal düzenleme ısrarla yapılmıyor.
Durum yeni değil aslında. İŞ-KUR verilerine göre, halen Türkiye’de faaliyet gösteren yüzlerce ÖİB bulunuyor. Geçici veya dönemsel işlere işçi yerleştirmede aktif olan birçok danışmanlık şirketi ya da ajansı ÖİB gibi faaliyet gösteriyor. Türkiye’de emeği ile yaşamını sürdüren hatta her gün gazetelerin çeşitli eleman sütunlarını tarayan, ikinci, üçüncü işleri aracılığı ile zaten esnek çalışma modellerini iliklerine kadar yaşayan milyonlarca insan bulunuyor. Bu satırların yazarı olarak bu milyonlardan yalnızca birisi benim.
Geçici istihdam ilişkilerinin her aşamasının geçici olacağı çok açıktır. Geçici istihdam ilişkileri ile çalıştırılan işçiler sendikal örgütlenmeye, hak mücadelelerine ve toplu sözleşme hukukuna uzaktan bakmaktan öteye geçemeyecek, adeta yıllarca bal kavanozunun dışını yalayarak çalışma yaşamlarını sonlandıracaktır. Esnek çalışma modelleri işveren keyfiyetini despotizme varırcasına artıracaktır. Zaten yeterince alınmayan ve birçok işyerinde göstermelik durumda olan işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri de aynı oranda denetimsizleşecek ve esnekleşecektir. Bu esnekliğin işçinin yegane emaneti olan canına kast etmesi kaçınılmazdır.
İşçi sağlığı gibi “can alıcı” bir gündemi dahi piyasalaştırmaktan geri durmayan iktidar, sendikaların, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının bu süreçleri denetlemesinin önüne geçmektedir. Güvenceli esneklik adı verilen bu absürt çelişki meslek hastalıklarını madencilik, sağlık, inşaat, enerji, petro kimya, metal gibi sektörler başta olmak üzere tüm iş kollarında artıracaktır. Ulusal İstihdam Stratejisi’nde “İşgücü piyasasında güvence ve esnekliğin sağlanması” başlığı altında ele alınan bu trajik durumda güvence ve esnekliğin aynı cümlede yer alması bile yeterince acıklıdır.
Umut tacirliğinin diğer adı haline gelen taşeron işçilik sorununun ÖİB aracılığı ile çözüleceğini öngörmek kadar büyük bir körlük yoktur. Mevcut uygulamalar taşeron işçiliği kalıcılaştırmış görünürken; yeni tasarı şirketlerin muhataplarını ÖİB olarak belirlemekle kalmıyor, sunduğu esnek çalıştırma modelleri ile vasıflı, vasıfsız herkesi güvencesizlikte eşitlemekte kararlı görünüyor.
Ülkemizde Ortadoğu’daki savaşın mağdurları olarak yaşam mücadelesi veren mültecilerin içler acısı çalışma koşulları için hükümet bir çalışma yaparak bunun ipuçlarını kamuoyuyla paylaştı. Tasarıya göre göçmen işçiler bir işyerinde toplam çalışan sayısının yüzde 10’unu geçemeyecek ancak işyerinde bulunan açık işlere bir ay içinde işçi bulunamıyorsa patron istediği kadar göçmen işçi çalıştırabilecek. Sadece bu maddeye bakmak bile tasarının sömürüye dayalı Türk tipi patronaja hizmet edecek düzenlemeler içereceğini görmek için yeterli.
Tasarlanan yeni kıdem tazminatı modeli ile kıdem tazminatı kolektif bir hak olmaktan uzaklaştırılıp bireyselleştiriliyor ve kurulacak fona devrediliyor. Tazminat birikiminin bir kısmını fon, bir kısmını ise hesap sahibi yönetebiliyor. Bireysel emeklilik şirketleri de kıdem tazminatı hesaplarını yönetmek için Hazine’den yetki alabiliyor. Emeklilik şirketini işveren seçebiliyor. Uygulama ile bir yıl için 30 günlük brüt ücret şeklinde hesaplanabilen kıdem tazminatının kuşa çevrileceği ve tadımlık bir hale getirileceği çok açık.
Biz işçiler çalışma yaşamında kazanılmış tüm hakların “seçkinlerin inayetiyle” bahşedilmediğini, uzun soluklu mücadelelerin sonucu olduğunu görmek ve göstermek zorundayız. Bu tabloda sermaye eşeğini sağlam kazığa bağlamak istemekte ve asgari ücret artışını kıdem tazminatının budanması ile telafi etmek istemektedir.
1960’lı yıllarda toplam istihdamın yüzde 10’u ile sosyal ve toplumsal bir dönüşüm yaratmayı başaran sendikalı işçilere bakışla günümüzde bu noktanın çok uzağındayız. Toplumsal hafıza ve sınıf bilincinin yeni kuşaklara aktarılması darbeler ve birçok antidemokratik yolla sekteye uğradı. Gelinen noktada sendikalaşma oranı diplerde, sendikalı işçiler arasında toplu iş sözleşmesinden yararlanabilenlerin oranı diplerde. Taşeronlaşma son sürat devam ediyor, kamu hizmetleri şirketler eliyle yürütülüyor, çalışanlar ihale manyağı olmuş durumda, üniversiteler şirketleşme yolunda devasa adımlar attı. Öğrenciler, veliler, hastalar, hasta yakınları herkes kendini birer müşteri olarak görüyor. Yıllardır ayağını yorganına göre uzatması öğretilmiş bir kuşağa yorganı kafasına çekerek hayatına devam etmesi öğretiliyor. Kolektif kullanılan bütün haklar birer birer bireyselleşiyor ve ellerimizden alınıyor.
Bütün bu süreçlerde seyirci değil katılımcı olabilirsek, söz söyleme hakkımızı kimseye devretmeden kullanabilirsek, işçilerin tümünün fikirlerinin, tutumlarının ve eğilimlerinin yansıdığı karar alma mekanizmaları kurabilirsek ve istisnasız tüm emekçiler arasındaki dayanışmayı yaygınlaştırabilirsek kiralık işçilik bürolarına karşı kendi bürolarımızı kurabilirsek, taşerona karşı asıl iş yardımcı iş yok mücadele var diyebilirsek, emeklilik, kıdem tazminatı, işsizlik gibi fonlanan ve fonlanmak istenilen kamu kaynaklarını savunabilirsek bu dar boğazı aşabiliriz.