14 Mart 2012: Emine Akçay'ın Yaşamına Son Vermesi
Emine Akçay, üç yıldır Adana’nın Seyhan ilçesi Aydınlar Mahallesi'ndeki evinde yaşıyordu. Biri 6 yaşında, diğeri 6 aylık olan iki çocuğu vardı. Tarım işçisi olarak çalışan Emine Akçay, doğumuna yakın işini bırakmak zorunda kalmıştı. Bir yıldır işsiz olduğu aktarılan eşi, iki ay önce Osmaniye’nin Düziçi ilçesinde bir şantiyede iş bulup çalışmaya gitmişti. 8 aydır kirasını ödeyemediği söyleniyordu. 14 Mart 2012 günü henüz 26 yaşındayken evinde yaşamına son verdi.
O gün, tanıkların anlatımıyla polis ekibinin yaptığı araştırmaya göre, olaydan 4 saat önce cebindeki son 6 lirayı alıp yakındaki oduncuya gitti ve yakacak almak istedi. Oduncu o paraya odun verilemeyeceğini söyledi, fakat daha sonra parasını almadan 10 kilo odunu çuvala doldurdu. Basına yansıyan bilgilerde, odunu yakamadığı, dışarıda bulunan kamyon lastiğini yakmaya çalıştığı ancak başaramadığı ve saç kurutma makinesiyle çocuklarını ısıtmaya çalıştığı söyleniyordu. Makineyi büyük çocuğunun eline verdikten sonra yan odaya geçen Emine Akçay, burada yaşamına son verdi.
Emine Akçay’ın hayatına son verdiğini gören büyük çocuğu, komşulara haber verdi... Alt kattaki ve yan binadaki komşuları ile yapılan görüşmelerde komşular, Emine Akçay'ın neden intihar ettiğine anlam veremediklerini söylüyorlardı. Anlattıklarına göre, maddi durumunun kötü olduğunu kimseye söylememişti. Gazetecilerin kapısını çaldığı dönemin muhtarı, Emine Akçay'ın sosyal yardım için herhangi bir başvuruda bulunmadığını söylüyordu.
Emine Akçay’ın babasından kalan mirasa eşi yüzünden ulaşamadığı basına yansıdı. İş kurmak için Emine’ye kalan mirası aldığını doğrulayan eşi, bu parayı harcadığını belirterek, “Sürekli bir işim olmadı. 3 ay çalışıyorsam 10 gün evdeydim. Evin ihtiyaçlarını karşılıyordum" dedi.
Cumhuriyet Savcısı 30 Nisan 2012 tarihinde, Emine Akçay'ın intiharıyla ilgili soruşturmasını tamamladı. Emine Akçay’ın yakınlarının suç duyurusu üzerine eşi hakkında başlatılan soruşturmada savcı, ‘başkasını intihara yönlendirme, yardım etme' konusunda kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.
Türkiye o günlerde “ağlatan intihar”ı konuşuyordu. Medya hikayeyi "acıklı son" olarak ele aldı. Daha çok “odunları yakamaması” ve “çocuklarını saç kurutma makinesiyle ısıtmaya çalışması” üzerine yapılan kurgularda yoksulluk tartışması ya da sosyal devlet tartışmalarına yer verilmiyordu. O gün oduncudan odun aldıktan sonra eve geldiği doğruydu. Ancak basının aktardığının aksine, odunların ıslak olup olmadığına, sokaktan aldığı lastiği yakmaya çalışıp çalışmadığına ya da saç kurutma makinesini çalıştırıp çalıştırmadığına dair büyük çocuğundan başka hiçbir tanık yoktu. Basın ve kamuoyu yoksulluğu acıklı bir son olarak verirken, yoksulluğun ve yoksunluğun ardındaki nedenler, sosyal devletin eksiklikleri, çoğunlukla gurur duyulan toplumsal dayanışma ağlarının yokluğu göz ardı edildi.
Bağlantılı Olaylar
Görece geniş bir çerçevede tanımlanmış haliyle yoksulluk, “ekonomik bir kategori olmanın yanı sıra, kişilerin içinde yaşadığı, anlamlandırdığı, başa çıkmak için çeşitli yöntemler geliştirdiği, toplumsal bir ‘durum’dur”(1). Ancak bu dosyanın ana konusunu oluşturan Emine Akçay’ın hikâyesi, yoksulluğun tanımını hiç de istenmeyen bir yöne doğru genişletiyor: Yoksulluk aynı zamanda başa çıkılamayan ya da başa çıkabilme yöntemlerinin cevap vermediği, kişilerin hayata devam edebilme umutlarını ve kapasitelerini tüketen, dolayısıyla onları intihara sürükleyen bir durum olarak da beliriyor. Kısacası yoksul olmak, ölmek demek de olabiliyor. Yaşarken sözlerini söyleyemeyenler; sözünü söylemek ya da sesini duyurmak için, aslında yaşayabilmek için gerekli olan temel araç ve mekanizmalardan (eğitim, sağlık, sosyal destek, istihdam vb. gibi) hak ettikleri ölçüde yararlanamayan madun/yoksullar, hem ilk hem de son sözlerini ölerek söylemiş oluyorlar.
Böylesi geniş bir yoksulluk çerçevesinin içerisinde birbirine bağlanan ve birbirini hatırlatan pek çok olayı anmak mümkün. Bu çerçevenin içine Emine Akçay gibi yoksullukla baş edemeyip intihara sürüklenen kadınlar ve kendini alenen yakan ya da intihar eden erkekler girdiği gibi; zorlu doğa/hava koşullarından kurtulmak için gerekli mekanizmalara (barınak, kira geliri vb.) ya da ilaçlarını/tedavilerini karşılayacak imkana/güvenceye sahip olmayan insanlar hatta bunlara ilaveten beslenme yetersizliğiyle karşı karşıya kalan ve beslenemediği için ölen çocuklar da giriyor. Göç, yerinden edilme, kentsel dönüşüm, etnik ayrımcılık gibi nedenlerle toplumsal ve mekânsal dışlanmaya maruz kalan insanların hikâyeleri gibi; hâlâ yoksullukla baş etme yöntemi geliştirebilen ve seslerini kısmen de olsa duyurabilen insanların hikâyeleri de bu çerçevenin içinde yerlerini alıyorlar.
Dolayısıyla bağlantılı olaylar kapsamında; hikâyeleri Emine Akçay’ın hikâyesiyle benzeşen ve intihara sürüklenişle sonuçlanan kadınlar -örneğin, Yüksel Demir, Nazime Salan, Necla Nazlıcan, İclal Tosun, Elif Arman, Asya Akbulut, Zeynep Armaner, Makbule Hazan ve daha niceleri-; barınacak bir yeri olmadığı için Roman vatandaşların kaldıkları çadırlardan birinde soğuktan ölen Ünzile Türkmen; yerinden edilme ve göç mağduru olan Suriyeli bir ailenin -20 derece soğuğa dayanamayan ve ölen 36 günlük bebekleri Ebru Said; beslenemediği için ölen 2,5 aylık Kübra Bakırcı ve en temel besinleri almaya maddi gücü yetmeyen ve bundan ötürü vücudu Kübra’yı besleyecek sütü dahi üretemeyen annesi Necla Bakırcı; hastalığı nedeniyle defalarca yardım istenilmesine rağmen ne bir ambulans ne de herhangi bir aracın hastaneye ulaştırmadığı ve en nihayetinde bir çuvala sığabilen cesedi babasının sırtında taşınırken basına yansıyan 1,5 yaşındaki Muharrem Taş; kırık camları naylonla örtülü tek odalı kerpiç bir evde soğuktan ölen henüz nüfusa bile kaydedilmemiş 40 günlük Ayaz bebek; kansere yakalanan ve ilaçlarının temini için bakandan yardım istediğinde, kameraların önünde eline ilaç masraflarının 20’de 1’ini bile karşılamayacak bir miktar tutuşturulup “düşürme” diye tembihlenen Dilek Özçelik; 11 aylık bebeği için marketten mama çalan ve bebeğiyle birlikte tutuklanan S.A.; çocuklarının dershane masraflarını ödeyemediği için hapishaneye giren Emine S. ve bu nedenle bunalıma girip intihar eden 18 yaşındaki oğlu Soner Semih S.; işten atıldıktan sonra belediyenin önüne gidip kendini yakan Ulaş Akın; çöpten alıp yedikleri salamın bozuk çıkması sonucu zehirlenen Çelik ailesi ve bu olaydan ötürü ölen baba Elvan Çelik; intiharları ya da intihar girişimleri yetkili mercilerce “ilgi çekme çabası”na indirgenen atanamayan öğretmenler; oğluna önlük alamadığı için intihar eden Cemal Can; hasta çocuğuna yardım edilmesi talebiyle Adalet Bakanlığı önünde intihar girişiminde bulunan Kenan B. ve çocuklarına bakamayan, işsizliği nedeniyle defalarca yardım talebinde bulunan ama dilekçelerine cevap alamayan, son çareyi Çocuk Bayramı’nın kutlandığı bir yerde boğazını kesmeye çalışmakta bulan Gülyemin K. gibi nicelerini hatırlatmak ve onların hikâyelerini de Emine Akçay’ın hikâyesiyle birlikte düşünmek gerekiyor.
Yoksulluk her ne kadar kadın erkek ayırmayan “çadır” bir kavram olarak görünse de, istatistiklere bakıldığında yoksulluğun kadınlar için daha yıkıcı cereyan ettiği söylenebiliyor. TÜİK 2014 verilerine göre; Türkiye nüfusunun yarısını oluşturan kadınların, iş gücüne katılım oranı ya da istihdam oranı erkeklerin iş gücüne katılım ya da istihdam oranlarının yaklaşık yarısına tekabül ediyor. Okur yazar olmayan kadın nüfus oranı ise okur yazar olmayan erkek nüfus oranının neredeyse 5 katı. Aynı verilere göre, okuma yazma bildiklerinde ya da (yüksek) eğitim görebilseler bile kadınların dezavantajlı durumunda bir değişiklik olmuyor; çünkü kadınlar tüm eğitim düzeylerinde erkeklerden daha az ücret alıyorlar. Bu tablo yoksulluk üzerine yapılan diğer çalışmalarla birlikte düşünüldüğünde, özellikle taşrada, kırsal bölgelerde, gecekondu ve çöküntü mahallelerinde yaşayan kadınlar Türkiye toplumunun yoksulluktan payını en fazla alan katmanını oluşturuyor. Adaman ve Keyder’in 2006 yılında kent yoksulluğu (özellikle gecekondu ve çöküntü mahallelerine odaklanarak) yaptığı araştırmaya göre yoksulluk; şiddet, göç, yerinden edilme, etnik kimlikler (örneğin Kürt ya da Roman olmak) ile iç içe geçtiğinde kadınların toplumsal ve mekansal olarak nasıl dışlandıklarını anlayabileceğimiz en temel çerçeveyi sunuyor. Van Kadın Derneği (VAKAD), 2015 yılında Van’da 25 kadının intihara sürüklenişini de incelediği 2015 Çalışma Raporu’nda, bu konuyu şöyle özetliyor: “Kadın olmak, yoksul olmak anlamına gelmiştir. Yoksulluğun öznesi kadın olmuştur.” Uluslararası literatüre baktığımızda da “yoksulluğun kadınlaşması” (feminization of poverty) konusunun tartışılması 1978 senesine kadar geriye gidiyor.
Son yıllarda yoksulluk nedenli intiharlar gibi yoksullukla çeşitli şekillerde başa çıkma halleri de medyaya oldukça fazla yansıyor. Kadınlara ve çocuklara öncelik verilerek listelenebilecek bir seçki söyle sunulabilir:
Henüz nüfusa dahi kayıt ettirilmemiş 40 günlük Ayaz bebek, 24 Aralık 2013 gecesi, Konya’nın Ereğili ilçesinde camlarından bazıları naylonla kaplı olan kerpiç bir evde zatürreden öldü. Ayaz bebeğin annesi Maviş Eşme, yazın tarım işçiliği yaparak geçimini sağlıyordu ve yazları çalıştığı tarlalarda çadırda kalıyordu. Eşi askerde olan Maviş Eşme, Ayaz’ın öldüğü kış havuç toplamak için Konya Ereğli’ye gelmişti ancak hava koşullarından ötürü havuç tarlasında çalışmak mümkün olmamıştı. Tarlada çalışamayınca kağıt ve hurda toplayıcılığı yaparak geçimini sağlayan Maviş Eşme, Ayaz’ın doğumuyla birlikte bu işi de artık yapamıyordu. Okuma yazma bilmeyen, devletten herhangi bir yardım almayan Maviş Eşme, naylonla kaplı camları olan kerpiç odasını çevreden topladığı odunlarla ısıtmaya çalışıyordu; ancak çabaları Ayaz bebeği ısıtmaya ve yaşatmaya yetmedi. Linkler: Hürriyet - Haberler(1) Necmi Erdoğan (ed.) 2007, Yoksulluk Halleri: Türkiye’de Kent Yoksulluğun Toplumsal Görüntüleri, İstanbul, İletişim Yayınları, s.14.