1 Mayıs’ın ardından kiralık işçilik geliyor! - İsmail İşel*

Çalışma hayatı bu aralar oldukça hareketli. Bu hareketlilik bereketli mi bir bakalım dedik biz de! Yazımızın ilk bölümlerinde bugüne kadar olan süreç anlatılacak, sonraki bölümünde ise şuan mecliste bulunan ve önümüzde birkaç hafta içerisinde tasarıdaki haliyle yasalaşması beklenen/iktidarca istenen Esnek ve Geçici Çalışma düzenlemesinin ne getirip ne götüreceği tüm boyutlarıyla irdelenecek ve çalışma hayatına ilişkin öngörülerimiz sıralanacaktır.
 
1 Kasım seçimleri öncesi siyasi ve toplumsal baskı sonucu asgari ücrete 250 TL gibi bir artış yapmak zorunda kalan sistem temsilcisi Akp iktidarı, seçim sonrası sahayı karıştırma niyetinde gibi. 1 Kasım seçim zaferinin hemen ardından daha önce teşebbüs edip de yasalaşmasını başaramadığı (ki bu durumun örneğine çok az rastlanır.) çalışma hayatına ilişkin iki düzenlemeyi bu defa yasalaştırmak için siyasi iktidarın yoğun bir gayreti var. Üstelik bu defaki Çalışma Bakanı’nın gözü de pek bir soylu. Bu iki yasadan biri; Kıdem Tazminatı Fonu Yasası, diğeri ise Esnek ve Geçici Çalışma Yasası. Kıdem tazminatı Fonu Yasası Akp’nin uzun zamandır istediği bir düzenleme. Öyle ki, 2015 yılı seçim bildirgelerinde de bu meseleyi çekinmeden açık açık yazdılar. Zira iktidar gazeteleri de kıdem tazminatı fonu düzenlemesine öyle bir güzelleme yaptılar, öyle güzel allayıp pulladılar ki 15 yıllık bir iş hukukçusu olarak ben bile bir ara kendimden şüpheye düşmedim değil hani! Ancak yine kazın ayağı iktidar gazetecisinin dediği gibi değil tabii ki.
 
Aslında bu Kıdem Tazminatı Fon Yasası’nı iktidardan başka isteyen de yok; Sendikalar istemiyor. Hükümet muhalifi olmadığını bildiğimiz ülkenin en kalabalık sendikası olan Türk-İş, düzenlemeye açık açık karşı çıkıyor ve genel grev sebebi sayıyor, ki benim bildiğim kadarıyla Türk-İş Sendikası’nın genel grev sebebi ilan ettiği başka bir mesele de yok. İktidarın yoğun gayretine rağmen 30 günlük kıdem gününden geri adım atan sendika yok. Bilindiği gibi işçinin kıdem tazminatı her yıl için 30 günlük ve son alınan giydirilmiş ücret tutarından oluşuyor. İşte sahadaki yoğun presine, güzellemeler yapan gazetelerine, çalışma hayatı uzmanı lakabıyla “bu fon mutlaka kurulmalı, işçi için iyidir” diyerek ortalıkta gezinen binbir çeşit adama rağmen kendine yakın gördüğü Türk-İş’ten bile 30 günü aşağı çekme konusunda yeşil ışık alamayan hükümet, yakın his beslediği Türk-İş’e kızgın ve kırgın. Bu kızgınlığa ve kırgınlığa karşı hafif mahcubiyet ve ağır tedirginlik duyan Türk-İş Yönetimi ise son bir hamle ile, “tamam, devlet garantisi olan fonu kabul edelim ama yıldan 30 günlük tazminat tutarından aşağıya inemeyiz” açılımı yaptı ki, aslında bu meselede iktidarın tek derdi de bir fon kurulması. Tüm bu güzellemeler de aslında kurulacak bir fon uğruna. Çünkü iktidar için fon demek, yöneteceği bir tasarruf aracı, yani doğrudan söylersek para kaynağı demek. Para kaynağı olmazsa inşaat sektörüne de para akıtamayacak. Zira kaynaklar kurumak üzere. Bilindiği gibi çalışma hayatı üzerinden daha önce yaratılan devasa bir kaynak vardı; İşsizlik Sigortası Fonu. Evet, yine “FON”. İşsizlik Fonu’ndan yaratılan kaynak, her ay işçinin ücretinden %1, işverenin kesesinden %2 oranında yapılan kesintilerden oluşuyor. İşsizlik Fonu’nun kurulmasının amacı ise, işsiz kalan işçilere geçici bir süre ödeme yapmak ve geçimlerini sağlamak, işsizliği ortadan kaldırıcı tedbirler almak, işsizlere meslek edindirmek, maddi anlamda zor durumdaki işverene geçici ödenek sağlamak vs..Peki bugün için durum ne? Hemen söyleyeyim; 2002 yılında kurulan İşsizlik Fonu’nda bugüne kadar biriken toplam para 95 milyar lira. Bu paranın %10’u bile işçilere verilmiş değil. Çünkü işsizlik sigortasından yararlanma koşulları son derece ağır. İşçilere ödenen işsizlik aylıkları da son derece düşük, hatta komik. Fon’daki paranın %90’ı hazinenin iç ve dış borçlarının karşılanması için tahvil karşılığı olarak kullanılıyor, ya da Gap gibi projelere kaynak yaratılıyor. Çalışma hayatının her iki kesiminin tepesine ağır vergi yükleriyle çökmüş olan sistem, yine bu kesimlerden yarattığı fonu da kendi kesesi olarak kullanıp, fondan da taraflara zırnık koklatmıyor. Ne zaman ki çalışma hayatına ilişkin olarak kendine fon yaratacak bir düzenleme yapmaya kalkışıyor ki, işte o zaman yeni fona onay verilmesi halinde işsizlik fonundan yararlanmayı da kolaylaştıracağını söylüyor. Ama bu tuzağa düşen yok tabii ki.
 
İşçi kesimi Kıdem Tazminatı Fonu düzenlemesine karşı da işveren kesimi destekliyor mu peki bu düzenlemeyi? Hayır, işveren kesimi de istemiyor bu fon düzenlemesini. Hesaplamalara göre mevcut 30 günlük kıdem günü üzerinden yapılacak fon düzenlemesine göre işveren her ay fona işçinin brüt ücretinin %8’i oranında ödeme yapacak. %8’lik bu ilave ödeme işveren açısından oldukça ciddi bir yük. Mevcut durumda ise geniş bir zamana yayılmış, toplu ve düzenli bir maliyet içermeyen, istifa-işverence haklı fesih halleri gibi birçok koşulla da sınırlandırılmış kıdem tazminatı meselesinin, kendi meselesinden daha çok siyasi iktidarın kendisine kaynak yaratma meselesi olduğunun farkında işveren. İşveren kesiminin talebi kıdem tazminatının yılda 30 günden 15 güne çekilmesi yönünde idi. Ama bunun gerçekçi ve uygulanabilir olmadığını iktidar gibi işveren kesiminin kendisi de bildiğinden bu şartlarda bu fon meselesinin bir an önce rafa kaldırılmasını dilemekten başka şuan yaptıkları bir şey de yok zaten.
 
İşin başından beri sosyal taraflar anlaşmadan biz fon düzenlemesini yapmayız diyen Akp iktidarının bu meselede bu kadar ısrarcı olması, fon oluşturma uğruna yeni hamleler yapması gerekliliğini de birlikte getiriyor. Karşımızda da 13 yıllık, bu konularda son derece deneyimli bir iktidar varken bir hamlenin geleceğini bekliyordum açıkçası. Siyasi iktidar bu hamleyi, daha önce bildiğimiz, tanıdığımız ve yasalaşmasını daha önce başaramadığı bir düzenleme dosyasını raftan indirerek yaptı bu defa. Düzenlemenin ismi; Esnek ve Geçici Çalışma Yasası. Bizzat Başbakan tarafından imzalanıp bu ay meclise sunuldu. Buna benzer düzenleme daha önce de AKP tarafından TBMM’den geçirilmiş, ancak hükümetin çıkardığı yasalara verdiği onaylar nedeniyle Çankaya Noteri denilerek eleştirilen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu yasanın emek istismarı yaratacağını, insan onuruna yakışmayan durumlar doğurabileceğini belirterek yasayı veto etmişti. Veto sonrası biz bu düzenlemenin ortadan kaldırıldığını düşünüyorduk ki, meğerse AKP bu düzenlemeyi kötü günler için rafta saklanıyormuş. İşte şimdi önümüze tekrar getirildi.
 
Peki ne var bu Esnek ve Geçici Çalışma Yasası hükümet tasarısında. İktidar kanadı kızsa da toplumda bu yasanın ismi “Kiralık İşçi Yasası”. Hatta “Simsarlık Yasası” diyenler bile var. Tasarıyı incelediğimde Yasaya başka adlar takanların haksız da sayılmayacaklarına karar verdim. Bir kere bu düzenleme 100 yıllık İş Hukuku uygulamalarımıza aykırı. Temelde çalışan aleyhine önemli geriye gidiş var. Tanımlar değişiyor, biçim değişiyor, adeta iş hukukunun genleriyle oynanıyor. Taşeron mantığının başka bir türlüsü. Kamudaki yaygın taşeron halinde olduğu gibi yine bir aracı, yani işçi temin ederek masa başında para kazanan bir 3.ayak var. Biliyorsunuz, taşeronlaşmanın ülkemizdeki uygulaması kanunun amacının tam tersi. Kanun, uzmanlık gerektiren işlerin bu konularda teknik altyapısı ve uzmanlığı olan taşeron firmalara verilmesinden söz ediyor, fiili durumda ise taşeron düzenlemesi ucuz işçi temini ve emek sömürüsü yaratan bir canavara dönüşüyor. Bu hukuk dışı uygulamaları yapanların başında da kamu kurumları, yani yasayı yapan irade geliyor. Ama bu defaki düzenlemede işçi, taşerondaki ilişkiden çok daha yalnız ve güvencesiz. Tüm bu noktaları yazının 2. bölümünde açıklayacağım. Dolayısıyla Esnek ve Geçici Çalışma Yasası ya da Kiralık İşçi Yasası’nın madde gerekçeleri kısmında Başbakan tarafından yazılan işçi açısından yaratacağı faydaları okurken inanın gülmemek için kendimi zor tuttum.
 
Yazımızın ilk bölümlerinde siyasal iktidarın kendine yeni bir kaynak yaratmak için çalışma hayatının her iki tarafının karşı duruşuna rağmen müdahale ettiğini, masadan kalkmak isteyen işçi ve işveren kesimlerini masada zorla tutmak istediğini, ancak bunda başarılı olamayınca da yeni manevralarla sonuç alma çabalarını anlatmıştık. Akp iktidarının yeni manevrası toplumda “Kiralık İşçi Yasası” diye bilinen Esnek ve Geçici İşçi Yasa Tasarısı oldu. Biz de yazımızda bu Akp hükümeti tasarısını toplum tarafından layıkıyla adlandırılmış ismiyle zikredeceğiz. Bu ay bizzat Başbakan’ın imzalayıp TBMM’ye sunduğu bu yasa tasarısı daha önce de iktidar tarafından meclisten geçirilmiş, ancak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “yasanın emek istismarı yaratacağı, insan onuruna yakışmayan durumlar doğurabileceği” gerekçeleriyle veto yemiş ve yürürlüğe girememişti. Aynı mantıkla yeniden düzenlenen bu tasarıyı okuyucuyu teknik detaya boğmadan inceleyelim;
 
Öncelikle belirtelim ki, iktidara göre bu yasa tasarısının tek amacı işsizliği azaltmak ve istihdamı arttırmak(mış). Yasa tasarısına bakıldığında da bundan başka herhangi bir amaç, kaygı veya özen vs. görülmüyor zaten. Yani burada da 13 yıllık siyasi iktidarın bildik ruh halini ve davranış biçimini görmekteyiz. Bilindiği gibi siyasal iktidarın tek ruh hali ve temel davranış biçimi ekonomik büyümeye dayalı bir ülke modeli yaratmak. Ülke ekonomisi büyüsün de nasıl büyürse büyüsün. Ülke ekonomisi dedikleri de aslında sermaye. Hatta bazı sermaye gruplarını öyle büyütüyorlar ki, bunlar kaplarına sığamayıp Ege’nin eşsiz koylarına, İstanbul’un akciğerlerine, Karadeniz’in dağına, taşına deresine, yeraltlarına bile sığamaz oluyorlar. Büyümenin niteliği önemli değil. Sağlıklı mı büyüyoruz, hormonlu mu büyüyoruz, insanlar mutlu mu, eğitim düzeyleri artıyor mu, insani gelişmişlik ivmesi yukarıya mı gidiyor, toplumsal refah artıyor mu, çevre, tarih, kültürel değerler korunuyor mu, eşit paylaşım, sosyal adalet, halkın nitelikli sağlığa ve adalete erişimi kolaylaşıyor mu, demokrasi kriterleri, basın özgürlüğü, toplumsal barış, kadınların durumları? Tüm bunların hiçbir önemi yok. Önemsemiyorlar, saygı duymuyorlar, kabul etmiyorlar! Öneminin olmadığı da zaten her yıl dünyada 193 ülkenin sıralandığı ve ülke olarak son sıralarına demir attığımız verilerden anlaşılmıyor mu? Ülkemizin adını, haritada yerini dahi bilmediğimiz birçok ülkenin gerisinde, listelerin dibinde görmek insanı kahretmiyor değil. Olsun, bizim tek hedefimiz var, o da büyümek!
 
Tamamen ekonomi/sermaye büyümesi mantığıyla hazırlanmış “Kiralık İşçi Yasası” tasarısına göre, hali hazırda var olan Özel İstihdam Bürolarına artık işçi kiralama yetkisi de veriliyor. Özel İstihdam Büroları (ÖİB) ülkemizde 2003 yılından beri zaten faaliyetteydi. Ancak yasalar bunların sadece işçi bulmaya aracılık etmesine müsaade ediyordu. İşçi arayan bir işveren, aradığı işçinin özelliklerini bu bürolara bildiriyor, bu bürolar da işverene uygun işçiyi bulduklarında işverene yönlendiriyor, işçi ile işverenin anlaşıp iş sözleşmesi imzalamasıyla da bu büroların görevi sona eriyordu. Yani bu bürolar sadece iş sözleşmesinin kurulmasına aracılık ediyorlar, bu aracılıkları karşılığında da taraflardan (sıklıkla işverenden) hizmet bedeli alıyorlardı. Şuan ülkede faaliyette olan 500’e yakın ÖİB’lerin bu çerçevedeki faaliyetine kimsenin itirazı da yok, hatta bu haliyle işsizliği azaltıcı bir faaliyetlerinin olduğu da söylenebilir. Aynı şekilde İş-Kur da bu amaçla birçok işçiye iş imkanı yaratmış, yaratmaktadır. Siyasi iktidarın amacı işsizliği azaltmak ve istihdamı sağlamanın yanında sosyal ve hukuk devleti anlayışı gereği işçiyi korumak da olsaydı, kiralık işçiliğin önünü açmak yerine ÖİB’leri teşvik ederek, İş-Kur’a da imkan sağlayarak bu amaca bu zamana kadar kolaylıkla ulaşabilirdi.
 
Kiralık İşçi Yasa tasarısı, iktidarca meclise sunulduğu haliyle yasalaşırsa, ÖİB’ler bugün sadece aracılık hizmeti yaptığı iş sözleşmesinin doğrudan tarafı haline gelecekler, işçinin de işvereni olacaklardır. Yani bu bürolar iş arayan işçileri işverene kiralayacaklar, kiraladıkları işçinin emeğinden de sürekli bir şekilde kendilerine pay/komisyon alacaklardır. İşçi ise, çalıştığı işyerindeki işverenin işçisi kabul edilmediğinden birçok açıdan mağdur olacak, güvencesiz ve geleceksiz bir çalışmaya zorlanacaklardır. Şuan işçi temini dahi yasaklanmış iken, bu tasarıyla çok daha ağırlaştırılmış haliyle işçinin emeğinin adeta bir makine gibi bir işyerine ikame edilmesi, işyeri sahibinin işçinin emeği üzerinde işveren gibi (hatta işçinin pozisyonu nedeniyle daha da avantajlı) bir duruma getirilmiş olması karşısında işçinin işyeri sahibinin işçisi olarak dahi kabul görülmemesi ve komisyoncu ÖİB’lerin çalışanı haline getirilmesi işçi için uygulamada çok büyük sıkıntılara neden olacaktır.
 
Tasarıya göre kiralık işçi uygulaması ancak geçici iş ilişkisi kurulması halinde mümkün görünüyor. Böylece bu tasarıyla çalışma hayatına geçici işçilik uygulaması getiriliyor ve bizzat iktidar tarafından da bu uygulama destekleniyor, hatta uygulamanın yayılması arzu ediliyor. Peki şuan ki mevzuatımızda geçici işçilik yok mu? Şuan ki mevzuatımızda tanımı “geçici iş ilişkisi” olan bir uygulama var. Tanımı gibi içeriği de iktidar tasarısındakinden oldukça farklı, işçiyi koruyan, iki taraflı hak ve yükümlülük getiren geçici bir ilişki bu. “Geçici iş ilişkisi”nde işçi-işveren ilişkisi zaten kurulmuş, hali hazırda devam etmekte. Ancak işverenin ihtiyacı halinde, işçinin onayını da almak şartıyla, işveren, işçisini grup şirketlerinden (veya holding içi diğer şirketlerinden) birinde veya yaptığı işe benzer işlerde 6 aylığına (en fazla iki defa yenileyebiliyor.) görevlendirebiliyor. İşçi, yine aynı işvereninin (görevlendirenin) işçisi olarak çalışmasına başka bir işverenin (görevlendirilen) işyerinde devam ediyor. Özlük hakları açısından görevlendiren işvereninin sorumluluğu aynen devam ediyor, hatta görevlendirildiği işveren de aynı şekilde sorumlu tutuluyor. Yani şuanda izin verilen geçici iş ilişkisi uygulamasında işçinin onayı alınmak şartıyla geçici bir süreliğine sadece işyeri değiştiriliyor. Tasarıdaki “geçici işçilik ilişkisinde” ise, işçi ÖİB’nin işçisi. Geçici işçilik kurulmadığı dönemlerde ise işçi hiçbir şey değil, adeta varlığı yok kabul ediliyor. ÖİB ise bir ofis işvereni. Yani bir kayıt/bordro şirketi. ÖİB’nin ne bir işyeri var, ne de işçiyi kiraladığı sektörde bir çalışma bilgi ve deneyimi. ÖİB, hemen her sektörden/meslekten iş arayan zor durumdaki işçileri kendi işçi havuzuna dahil etmiş adı gibi sadece bir bürodan ibaret komisyon şirketi. Hiçbir çalışma alanında deneyimi yok. Tek deneyimi; piyasaya ucuz ve hızlı iş gücü yaratma konusunda. ÖİB, işçinin çalıştığı işyerini bilmiyor, tanımıyor, işyerindeki sorunlardan, çalışma risklerinden, işçinin yaşadığı sorunlardan bir haber. ÖİB’nin bu sorunları bilse bile süreci takip etmesi, yasaya uygun çalışmayı denetlemesi ve işçisinin sorunlarına çözüm üretmesi hem bilgi/deneyimi hem de işyeri sahibi karşısındaki komisyoncu konumu gereği zaten mümkün değil. Uygulamayı bilen biri olarak ÖİB’lerin işçinin hangi işyerinde çalıştığını dahi bilmeyeceğini şimdiden görür gibiyim. Tasarının bu yönde bir kaygısının olmadığı da ÖİB’lerde aranan yeterlilik koşullarından da anlaşılıyor.
 
ÖİB, zor durumdaki işçi için bir iş bulduğunda işyeri sahibiyle kendisi komisyon bedeli için bir sözleşme imzalıyor. İşçinin, işyeri sahibine olan maliyetinin bir kısmı böylece ÖİB’nin cebine giriyor. İş arayan işçi maddi anlamda zor durumda olduğundan ve işyeri sahibiyle ücret ve sosyal haklara dair görüşmeyi kendisi yapamadığından ÖİB’nin verdiği dip ücrete razı duruma düşürülüyor. Fazlasını komisyoncu ÖİB kendisine alıyor. İşçinin geçici iş ilişkisi aynı işyerinde aralıksız en fazla 8 ay sürebiliyor. 6 ay aradan sonra aynı işyerine 8 aylık süre ile yeniden kiralanabiliyor. Dönemsellik arz eden iş artışı gerekçesiyle süre sınırı olmadan emek kiralanmasının tasarıda yolu açık. Bunun denetimini ise kim, nasıl yapacak/yaptıracak?
 
Kiralık çalışma döneminde işçinin tüm özlük haklarından (vergi, sosyal güvenlik hakları dahil) ÖİB sorumlu. (Öderse tabii) İşyeri sahibi ise, komisyoncu ÖİB’ye vereceği hizmet bedeli dışında hiçbir yükümlülük altına girmiyor, yani tasarıya göre işyeri sahibi işçiyle başını hiç ağrıtmıyor! Tasarının en can alıcı noktalarından biri de, ÖİB’nin işveren sıfatıyla yükümlülüklerinin işçiyi kiralık olarak çalıştığı süreyle sınırlı olması. İşçi emeğinin kiralanmadığı sürede ÖİB’nin işçi havuzuna geri dönüyor. Havuza döndüğü andan itibaren ÖİB işçilik ilişkisini hemen askıya alıyor ve ilişki askıda olduğu sürece işçiye ne ücret, ne bir sosyal hak, ne de SGK primi ödeniyor. Yani işçiye bu sürede su bile yok, ya da havuzun suyu var, boğuluncaya kadar hem de! Bu konumdaki bir işçinin yarınını planlayabilmesi, hayatını idame ettirmesi mümkün değil. İş ilişkisi sürekli askıya alınan, kiralandığı dönemlerde de sürekli işyeri ve yaptığı işi değişen, işyeri sahibinin kendi işçisi olarak görmediği, işyerinde çalışan işçilerin tanımadığı ve hatta kendi yerine geçebilecek bir tehdit olarak gördüğü emeği kiralanan bir işçinin işyeri sahibine karşı haklarını savunabilmesi, örgütlülüğe gidebilmesi, verimli ve güvenli çalışabilmesi mümkün mü? Örneğin 4 yıldır ÖİB tarafından emeği kiralanan bir işçinin sürekli bir iş bulması halinde havuzdan çıkıp ÖİB’den kıdem tazminatını alabilmesi imkanı var mı? Sürekli askıya alınan ve askıdayken SGK primi dahi ödenmeyen işçinin emekli olması hayal olduğu gibi, kendisi ve ailesi açısından sağlık sigortasından ve işsizlik sigortasından yararlanması da olanaksız. Çalıştığı işyerinin işçisi olmadığı için işyerindeki işçilerin örgütlülüğüne katılamayan kiralanan işçinin, ÖİB bünyesinde bir işçi örgütlenmesine katılması halinde havuzdan hiç çıkarılamayacağını tahmin etmek de zor olmasa gerek. Aynı durumların herhangi bir konuda en küçük bir itirazı halinde de yaşanacağı ortada.
 
Tasarıda, işçi için oldukça önemli bir konuma getirildiği ÖİB’lerin yeterlilik şartları da oldukça eksik, özensiz ve önemsenmiş bir vaziyette görülüyor. ÖİB’lerin işverenliğine bırakılan geçici işçilik ilişkisinin ucu son derece açık ve denetimden uzak. İlişki için açılan alan da oldukça geniş. ÖİB’ler için faaliyet alanı/sektör kısıtlaması yok, havuza alınan işçi sayısı kısıtlaması da yok, ÖİB’nin belli sayıda idari personel, işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanı, eğitim uzmanı çalıştırma gibi yükümlülükleri tasarıda yer almıyor. ÖİB’lere dair herhangi bir meslek/faaliyet alanı deneyimi de aranmamış. Bilim adamı da istihdam edebiliyor, öğretmen de, temizlikçi de. ÖİB’lerin teminat olarak devlete sadece aylık asgari ücretin 200 katı tutarında bir para yatırması yeterli. Bu teminat miktarının neye göre belirlendiğini de anlamak mümkün değil. Örneğin 1000 “işçi kiralayan” bir ÖİB’nin 200 aylık asgari ücreti teminat olarak göstermesinin ne anlamı olabilir. Üstelik işçinin ÖİB’den alacaklarına devlet garantisi de yok.
 
Ülkemizdeki işverenlerin %80’ine yakını 10 ve daha az işçi çalıştırıyor. Yani tasarı, ülkedeki işyerlerinin büyük çoğunluğuna geçici işçi çalıştırma sayısı konusunda herhangi bir sınırlama getirmiyor. İşveren isterse işyerindeki tüm işçileri kiralayabiliyor. Diğer işverenler için ise bu sayı işyerinde çalışanların ¼’ünü aşamıyor.
 
Kiralanan işçinin mesleği, deneyimi, daha önce çalıştığı işyerlerindeki çalışma koşulları, işçi açısından kazanılmış hak olarak tanımlanmıyor. Yani işçi her defasında farkı bir işyerinde farklı bir bölümde ve farklı işlerde çalışmaya zorlanabiliyor. İşyeri sahibinin bu konumda çalışan bir işçiden ne kadar verim alabileceği yada geçici işçinin işini kaybetmemek adına (yada sürekli olarak çalışma adına) oldukça fedakarca/fazlaca efor sarf edebileceği malum. Ülkemizde günde 1000’e yakın iş kazası meydana geldiği düşünülürse güvencesiz çalışan kiralık işçinin iş kazası geçirme riski de oldukça artacaktır. Diğer yandan bu uygulamanın işyerindeki iş barışını da bozacağı, işyerinde sürekli çalışan işçilerle kiralık işçiler arasında çalışma koşulları ve sosyal haklar açısından ayrımcılık yaratacağı ve “soğuk savaşa” neden olacağı, sürekli çalışan işçiler üzerinde de işyeri sahibinin baskısını arttıracağı öngörülmektedir.
 
Tasarının kamunun denetim yükümlülüğüyle de tamamen şekli açıdan ilgilendiği, uygulamada çıkabilecek ciddi sorunların denetimine ilişkin hiçbir önleyici düzenleme içermediği görülmektedir. Her alanda hak suiistimalinin bu kadar yoğun olduğu ülkede denetimin de bu kadar eksik bırakılmış olması tasarının genel amaç ve felsefesiyle uyumunu da göstermektedir.
 
Tasarının işçi hakları açısından büyük bir geri gidiş yaratacağı, tasarıyla emeği kiralanan işçinin taşeron sistemini dahi aratır bir şekilde sömürülmesinin önünün açılacağı anlaşılmaktadır. Bu uygulamanın kısa zamanda diğer iş sözleşmesi ile çalışan işçilere de yayılmaya çalışılacağı da diğer bir önemli husustur. Zira tasarıdaki düzenlemeler 100 yıllık işçi-işveren ilişkisi tanımına aykırı olup, bu tasarı sistem değişikliğine dair öncü bir işarettir. Uygulamada, kanuni düzenlemelerin güçsüz aleyhine daha da suiistimal edildiği gerçeğini bildiğimizden bu Akp tasarısının hayata geçirilmesi ihtimaline karşı endişelerimiz daha da artmaktadır. Bu anlamda Abdullah Gül’ün 2009 yılında çıkarılmaya çalışılan aynı içerikli Yasa’ya dair veto gerekçelerin ne kadar yerinde olduğu da tartışmasızdır. Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay’ı da dahil tüm İş Hukuku alanında benimsenmiş evrensel temel ilkeye göre; “İş hukuku, işçi hakları yönünden sürekli ileriye yönelik gelişimci bir karaktere sahiptir. Bu anlayıştan hareket edildiğinde, işçinin haklarının iş ilişkisinin devamı sırasında daha ileriye götürülmesi, iş hukukunun temel amaçları arasındadır.” Ancak görülmektedir ki, bu temel evrensel kabulün aksine ülkemizde tam tersi bir durum yaratılmaya çalışılmaktadır. Üstelik bu adaletsiz durumu, Anayasa ve Yasa’lar tarafından çalışma hayatında güçsüz işçiyi güçlü işverene karşı korumayla görevli ve sorumlu tutulmuş kamusal yetkiyi elinde tutan siyasi iktidar yaratmaya çalışmaktadır.
 
Yazının başlarına tekrar geri dönersek; Kiralık İşçi Tasarısı’nın yeniden ortaya çıkışının Akp iktidarının 5 yıldır kurmaya çalıştığı, ancak bir türlü kuramadığı Kıdem Tazminatı Fonu ile ilgili olduğunu, Kiralık İşçi Tasarısı’nın tarafları fon masasına çekmek için yeniden meclise getirildiğini düşünmekteyim. Akp iktidarı, bir yandan işçi tarafını Kiralık İşçi Tasarısı’nın geri çekilmesi karşılığında 30 günlük süreden taviz vererek Kıdem Tazminatı Fonu kurulmasına razı etmeyi amaçlıyor, diğer yandan ise işveren tarafına da 15’lerden yıllık 25-30 kıdem günleri üzerinden kurulacak fona onay vermesi halinde kiralık işçi imkanına kavuşacağını müjdeliyor sanki. Yoksa bu tasarı; istemeye istemeye asgari ücreti arttırmak zorunda kalan, yakın hisler beslediği iki büyük sendika konfederasyonunun bile kıdem tazminatı fonuna (hem de geçici işçilik yasa tasarısına) karşı çıkmış olmasının verdiği hayal kırıklığı ve öfkenin Akp iktidarı tarafından işçiye ödetilen bedel olacak değil ya!
 
* Avukat