Demokrasi yoksa iş cinayetleri de kaçınılmazdır! – Özgür Müftüoğlu

İş cinayetleri toplu katliam halini almadıkça ne toplumun gündemine geliyor ne de ses çıkıyor. Bunların nasıl önlenebileceği, öldürmelere karşı hangi taleplerin yükseltilmesi gerektiği, ancak art arda toplu iş cinayetleri yaşanınca akla geliyor. Toplu iş cinayetlerini dert edinenler ya da dert ediniyormuş gibi görünenler de işçi katliamı en son hangi sektörde olmuşsa genellikle o sektördeki (maden, inşaat, mevsimlik tarım işçiliği vs.) çalışma biçimleri üzerine ahkâm kesmeye başlıyor. Ahkâm kesiyorlar diyorum çünkü kimse, bu cinayetlerin gerçek sorumlusu olan patronların, siyasi iktidarın ve devletin rolünü sorgulamıyor. Gerçi kimi partiler, meslek odaları ya da çok az sayıdaki sendikalar gerçekleşen katliam üzerine raporlar hazırlıyor, taleplerini kamuoyuyla paylaşıyor ve illa ki “Bu işin peşini bırakmayacağız!” açıklamaları yapıyor. Ama katliamın üzerinden bir süre geçtikten (süreyi büyüklüğü belirliyor) sonra raporlar, talepler, takipçi olma sözleri unutulup gidiyor. Ta ki yeni bir toplu iş cinayeti haberi gelene kadar

Her gün onlarca emekçi, iş cinayetlerinde yaşamını yitirmeye devam ediyor bu arada. Basının bu cinayetlere değer atfetmemesi, dolayısıyla yansıtmaması nedeniyle toplumun çoğu, bir yakınının başına gelmedikçe, iş cinayetlerinden haberdar bile olmuyor ya da bunu sorun olarak görmüyor. Bunu dert edinenlerin önemli bir kısmıysa bu cinayetleri vaka-i adiyeden sayıyor hatta kanıksıyor. Görmezden gelinemeyecek büyüklükte ortaya çıkmadıkça tepki bile göstermiyor. Örneğin -İSİG Meclis’in açıkladığı rakamlara göre- 2019 yılının ilk 11 ayında iş cinayetlerinde ölen işçi sayısı 1606’yı bulduğu halde bu bilgi, ülke gündeminde yer bulamıyor. Kaldı ki İSİG Meclis’in açıkladığı rakam sadece tespit edilebilenler. Bir o kadar da kayda geçmediği ya da haber olmadığı için tespit edilemeyen iş cinayeti var. Bunlara meslek hastalığı nedeniyle ölenler de eklenirse, yaşamını sürdürmek için çalışırken ölen emekçi sayısının bu rakamın birkaç katı olduğunu tahmin etmek güç değil.

Türkiye’nin iş cinayetleri ve meslek hastalıklarından kaynaklı ölümlerde dünya sıralamasının en başlarında olmasının birbiriyle ilişkili iki temel nedene dayandığı söylenebilir: Bunlardan birincisi 12 Eylül 1980 darbesiyle sağlanan ve halen devam etmekte olan anti demokratik, baskıcı düzen; diğeri ise 12 Eylül darbesinin gerekçesi olan 24 Ocak 1980 karalarıyla dayatılan ve darbe rejimi sayesinde yaşama geçirilebilen neoliberal ekonomi politikaları ve bu politikaların gereği olarak uygulanan üretim sistemi ve istihdam politikalarıdır. AKP, 17 yıllık iktidarı döneminde, 12 Eylül sonrasındaki diğer iktidarlar gibi darbe rejiminin anti demokratik düzenlemelerinden de destek almış ve bu destekle neoliberal politikaları, diğerlerinden çok daha “başarıyla” yaşama geçirmiştir. İşte bu “başarı (!)” 17 yıllık AKP döneminde -belirlenebildiği kadarıyla- 23 bin civarında işçinin yaşamını sürdürebilmek için çalışırken yani iş başındayken ölümüne neden olmuştur.

Peki ne yapmalı? Bu ölümler; ölümlere yol açan gerçek etkenleri ortadan kaldıracak bir mücadele iradesi gösterilmeden, sadece toplu ölümler olduğunda gündeme getirilerek çözümlenebilecek bir sorun değildir

İş cinayetleri, bir ülkede çalışma rejiminde demokrasinin ne düzeyde olduğunun göstergesidir. Emekçiler, kendi emekleri üzerinde söz sahibi olabildiği, özgürce örgütlendiği ve hak mücadelesi yürütebildiği koşullarda, ölümüne çalışmak zorunda kalmayacaktır. Ancak tüm bunları ülkedeki demokrasinin genel düzeyinden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Siyasal ve kültürel hakların engellendiği, seçilmişlerin yerine kayyumların atandığı, seçilmişlerin özgürlüklerinin kısıtlandığı; kadın cinayetlerine karşı ses veren kadınların dans etmesine dahi tahammül edilmediği; doğanın talan edilmesine karşı duran, toprağını savunan köylülerin çığlığının şiddetle baskılandığı bir ülkede çalışma yaşamında da elbette demokrasi, hak, hukuk olmayacak dolayısıyla katliam halini alan iş cinayetleri de kaçınılmaz hale gelecektir.

Yeni Yaşam okurlarıyla bu ilk buluşmada, kendimi ifade etme olanağı bulabildiğim her platformda belirtmeye çalıştığım gibi tüm alanlarda özgürlükleri sınırlandıranın, egemen sistem ve o sistemden beslenen bir avuç çıkarcı olduğunu; bunlara karşı yürütülecek demokrasi mücadelesinin de bu perspektifte gerçekleştirilmesi gerektiğini bir kez da burada dillendirmek istiyorum.

Yeni Yaşam