Piyasa Despotizmi ve Sınıfın Direnme Stratejileri - Kansu Yıldırım

Covid-19 pandemisi, kapitalist gündelik yaşamda sadece sağlığı veya ekonomiyi değil, toplumsal davranış kalıplarını, sosyalleşme biçimlerini, tüketim algısını ve emek süreçlerini de etkiledi. Toplumsal üretim araçlarına sahip sermaye sınıfı ile, geçinmek için her gün işyerinde bulunmak zorunda olan işçi sınıfı arasındaki fark, pandemiyle birlikte daha da belirginleşti. Bu dönemde virüsten korunmak ve halk sağlığını korumak amacıyla sıkça dile getirilen “evde kal” ve “sosyal mesafelen” uyarıları, sınıfsal kompozisyona uygun biçimde kendine has karantina görünümlerine kavuştu.

Mart ayında The New York Times’ta çıkan bir haberde pandeminin bir tür “kast sistemini” açığa çıkardığı yazıyordu. Zenginler tatil mülklerine kapandı, orta sınıflar evlerinde mahsur kaldı ve işçi sınıfı cephe hattında çalışmaya devam etti.[1] ABD için yapılan bu tespit, Türkiye dahil hemen hemen tüm ülkelerde benzer biçimde yapılabildi. Toplumsal artığa el koyan sermaye sınıfı, sayfiye yerlerinde, izolasyon derecesi yüksek yalılarda (sakin ol şamp!) veya müstakil villalarda inzivaya çekilirken, gelir getirici özel mülk veya birikim sahipleri ise online alışverişin sunduğu imkanlarla birlikte karantina günlerini bir tür kişisel gelişim fırsatı olarak gördü.

Karantina günlerinde beyaz yakalı çalışanların bir bölümüne ücretli izin hakkı tanındı veya mevcut izinleri yıllık izne mahsup edilerek home-office yöntemleriyle çalışmaya devam ettiler. Büyük bir bölümü ise ya ücretsiz izne çıkarıldı ya da işsiz kaldı. İşçiler üzerindeki sınıfsal baskı bir bütün olarak yoğunlaştırıldı: Kimileri evlere yürüyerek servis yapmak zorunda bırakılan ŞOK Market işçileri gibi angaryaya zorlanırken kimileri de şantiye, tersane, fabrika gibi temas derecesi yüksek üretim mekanlarında son derece sağlıksız ortamlarda çalışmak zorunda kaldı. Kapanan işletmeler nedeniyle işsizlik ciddi boyutlara ulaştı. Kısa çalışma ödeneği aritmetiği sonucunda işçilere işsizlik maaşının da altında bir sefalet ücreti dayatıldı.

Karantinanın sınıfsal görünümleri bu bakımdan Karl Marx’ın Grundrisse’de yer alan, açlık üzerine şu saptamasını kaçınılmaz bir şekilde akla getirmektedir: “…açlık açlıktır ancak çatal ve bıçak kullanılarak yenilen pişmiş etle doyurulmuş açlıkla, el ve tırnak yardımıyla yenilen çiğ etin giderdiği açlık farklı şeylerdir.” Buradan hareketle denilebilir ki, “karantina vardır, karantina vardır” … Böylesi kriz anlarında da görüldüğü üzere sınıfsal ayrışmalar kendilerini yalnızca üretim alanında değil, yanı sıra sosyal, kültürel ayrışmaların da belirginleştiği yeniden üretim alanlarında da gösteriyor.

Denetlenen ve Direnen İşçiler

Ölüm ve yaşam arasında belirginleşen yalnızca sağlık krizinden ibaret bir sorun değildir. İşçi sınıfına epidemiyolojik karakterli sınıfsal bir tercih dayatılmaktadır: Ya açlık ya hastalık… Bu dönemde çalışmak zorunda olmaları -tıpkı “özgür emek” yanılsamasında olduğu gibi- bir zorunluluk halinin dışavurumudur. Yaşamını idame ettirmek isteyen her kişi, ücret ilişkisi içerisine -en kötü çalışma şartlarına aldırmaksızın- dahil olarak, kendisinin ve ailesinin biyolojik yeniden üretimini gerçekleştirmektedir. Kapitalist şiddetin sömürü momentinde “insani” olan ve “insan yaşamını” önceleyen hiçbir şey yoktur; artı-değer üretiminin kapitalist üretim tarzının mutlak yasası olmasından ötürü işçiler, “harcanabilir” (disposable workers) üretim nesneleridir.

“Romalı köle zincire vurulmuştu, ücretli işçi ise sahibine görünmez iplerle bağlıdır”[2] tespitinde Marx, kapitalist üretim tarzının en temel “insani” biçimine de işaret etmektedir. Ücretli işçi, değişken sermaye kategorisinde kapitalist için envanterindeki sıradan birer kalem olarak, belirli bir nakit karşılığında emek-zaman kapasitesinin satın alındığı biyolojik bir varlıktır. Zaman içerisinde rutinleşen bu olgu, kapitalizmin ekonomik temel yasasını[3] teşkil etmiştir ve toplumsal gündelik yaşam tamamen bu belirlenim üzerine inşa edilmektedir.

Son süreçte ise, olağanüstü sağlık krizi koşullarının etkisiyle işçi sınıfı üzerindeki baskının ve denetimin yoğunlaşmasına tanıklık etmekteyiz. Marx’ın “görünmez ip” metaforuyla tanımladığı ilişki, elektronik takip cihazı, akıllı çip, zaman kartı, yüz tanıma özelliği bulunan kameralar gibi bir dizi pratikle ayağa bağlanmış pranga ya da boyna geçirilmiş zincir şeklini almaktadır. Derinleşen birikim krizini çözmek isteyen sermaye hem üretimin sürdürülmesi hem de siyasi meşruiyetinin devamı açısından işçi sınıfı üzerindeki tasarruflarını arttıracak gözetleme ve denetim tekniklerine yönelmektedir. Arçelik işçileri tarafından, MESS’in elektronik takip cihazıyla ilgili yazılan mektupta “Ne yani çiple bizi izleyecekler mi? Her yerde kameralar var zaten. Daha neyi izleyecekler? Maaşları hesaplayamıyorlar daha! Ekmek yemekten kabız olduk ne çipi? Sağlığımızı düşünen bunlara da yöntem bulur.” sözleri bu açıdan kritiktir.[4] İşçilerden birim zamanda en yüksek verim alınmaya çalışılmakta, o ünlü sloganda olduğu gibi işçiler “bir dakikanın altmış saniyesinde çalıştırılmaya” zorlanmaktadır. Amazon şirketinin depolarında da kullanılan bu takip cihazları nedeniyle işçilerin zaman hedefini tutturabilmek için tuvalete gitmediği, idrarlarını çöplere ve şişelere yaptıkları ortaya çıkmıştı.[5] İster Arçelik’te ister Amazon’da olsun sermaye sınıfının öncelikli amacı, işçilerin kas-sinir sistemini kontrol ederek, üretim platformlarındaki ölü emek zamanını sıfırlayacak, üretimin aksamasından kaynaklanan emek artığını tekrar üretime entegre edecek, gerektiğinde işçileri tasfiye edecek bir emek rejiminin inşasıdır.

İşçiler, tarihsel ve gündelik deneyimleri ışığında, sermayenin üretim ve denetim baskısına karşı iki tür direniş stratejisi izlemektedir. Birincisi, işçi sınıfının kolektif özne olarak ekonomik ve siyasi taleplerini belirli bir kurumsal hafıza ve dil eşliğinde ifade ettiği geniş ve kitlesel örgütlülüğüdür. Sendika veya işyeri komitesi olarak işçilerin gövdesini oluşturduğu örgüt formları, hem nicel (işçi sayısı) hem de nitel (toplu iş sözleşmesi, hukuki mücadele, grev, iş yavaşlatma, iş bırakma, vd.) çeşitli imkanları taşımaktadır. Çok sayıda işçi üretim veya patron baskısına karşı hukuki veya fiili mücadele tekniklerini hayata geçirir. Makro ölçekli örgütlenme formlarının direniş stratejileri lokal (mevcut işyerinde) olabileceği gibi, bölgesel (üretim havzası ölçeğinde) veya ulusal (yaygın bir grev dalgası niteliğinde) ölçekte de olabilir.

11 Mart-10 Mayıs 2020 tarihleri arasında 86 işyerinde enfeksiyon tehdidine ve vakalara rağmen sürdürülen üretim, ücretlerin ödenmemesi, görev tanımı dışında iş yaptırılması gibi nedenlerle yapılan eylemler, pandemi döneminde makro nitelikteki direniş biçimleri çerçevesinde değerlendirilebilir.

İşçilerin işyerindeki tekil direniş stratejileri ise mikro niteliktedir ve kaçınılmaz olarak dağınık bir yapıya sahiptir. Fabrikada yemekhanede, şantiyede inşaat katında, tersanede vinç kenarında, büroda sigara/kahve molası için balkonda, vs. işçilerin hissettikleri denetime ve baskıya direnmek için öncelikli stratejileri boş zamanı örgütlemektir. Öğle tatilinde yahut iş yoğunluğunun azaldığı anlarda bedenin ve zihnin dinlenebilmesini sağlamak amacıyla çeşitli kendiliğinden aktiviteler geliştirilir. Çalışma arkadaşlarıyla sohbet edilerek geçirilen çay molaları gibi kendiliğinden gelişen aktiviteler, hem kapitalizmin bireyciliği pekiştirmesi nedeniyle ve hem de işyerindeki amir/patron/güvenlik kamerası aracılığıyla sürdürülen büyük gözaltı nedeniyle yerini izole, sosyal temasın sıfırlandığı kişisel dinlenme şekillerine bırakmaktadır.

Fabrikada yan yana gelmekte zorlanan işçiler sosyal medyada (facebook/whatsapp/telegram gruplarında) veya oyun platformlarında “klan”lar üzerinden bir araya gelmektedir. Kocaeli’ndeki metal işçilerinde mobil oyunların yaygınlaşması eğilimini bu bağlamda değerlendirebiliriz: Krizle birlikte sosyal-kültürel etkinliklere erişimleri daha da kısıtlanan işçiler, ücretsiz mobil oyunlara yönelmektedir. İşçilerin aktarımlarına göre; fabrikada 25-45 yaş arası her 10 işçiden 9’u bu tip oyunları oynamaktadır.[6] Sosyal medya grupları ve mobil oyun mecraları, fiziksel mekansallığın kısıtlamalarını siber-mekansallıkla aşmaya yarayan mikro stratejilerin öncelikli olanları arasındadır. İşyerinde her an kamerayla veya ustabaşı nezaretinde tüm hareketlerin kontrol edildiği bir ortamda, siber-mekan platformları işçilerin “kendilerine ait odaları” gibidir. Askeri disiplini andırır biçimde sermaye adına emek sürecindeki hiyerarşide konumlanan işçiler, despotik emek rejimi biçimine karşı geçici de olsa görünmezlik kalkanı sağlarlar.

Yan yana gelmeden ve dikkat çekmeden sosyal ağlar üzerinden haberleşme, duyuru, örgütlenme, materyal paylaşımı dışında boş vaktin de örgütlenmesi, emek gücünün yeniden üretimindeki parçalardan birisini oluşturmaktadır. Fiziksel kondisyon dışında düşünsel ve duygusal sağlığın da korunması, işçinin işgücü piyasasındaki pozisyonunu garanti altına alacaktır. Bu aşamada bedensel bütünlüğün sağlanması, iş gününün bir bileşenidir. Kapital’in birinci cildinde “İş günü” bölümünde Marx, bedensel bütünlüğü entelektüel ve moral bütünlükle birlikte tarif eder: “Günün bir kısmında gücün dinlenmesi, uyuması gerekir; insanın günün diğer bir kısmında gidermesi gereken yemek yemek, yıkanıp temizlenmek, giyinmek, vb. başka fiziksel ihtiyaçları vardır. Bu fiziksel sınırlar dışında iş gününün uzatılmasının önünde manevi sınırlar bulunur. İşçinin genişlik ve sayıları genel uygarlık düzeyi ile belirlenen ruhsal ve toplumsal ihtiyaçlarını giderebilmesi için zamana ihtiyacı vardır.”[7]

Sermayenin Boyunduruk Biçimleri

İşçi sınıfı üzerindeki ekonomik ve siyasal sınırların pandemi döneminde daraltılmasına karşı işçilerin siber-uzaya yönelmeleri ile MESS-Safe’in elektronik prangası arasında doğrusal bir ilişki bulunmaktadır. Sermaye sınıfı, işçilerin bütün kapasitesini sadece işe aktarmaya odaklanmaktadır. Emek rejimi kavramı bu noktada kilit bir konumdadır. Bu kavram ile emek süreci örgütlenmesinin siyasal ve ideolojik düzeyleri, zamanın örgütlenmesi-mekânın örgütlenmesi-idarenin örgütlenmesi dahil toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi kastedilmektedir. Emek sürecinde, işçiler mal ve hizmet üretmenin ötesinde toplumsal ilişkileri de yeniden üretirler. Bu nedenle emek rejiminin dayandığı zor bileşkesini detaylandırmamız, pandemi döneminde işçilere dayatılan açlık ile hastalık arasındaki tercihin dinamiklerini de ortaya çıkaracaktır.

Michael Burawoy, Marx’ın “fabrika rejimi” kavramı yerine “emek rejimi” kavramını kullanarak “fabrika”nın mekânsal ve zamansal sınırlılıkların ötesine geçmeyi amaçlamıştır.[8] Bunu da Marx’ın Kapital’in ilk cildinde çözümlediği “fabrika rejimi” ve piyasa despotizmi tanımlarına dayandırır. Yaşamını sürdürmek için diğer geçim olanaklarından mahrum bırakılmış olan işçi, işgücü piyasasında var olmak ve kapitalist için çalışmakla açlıktan ölmek arasında bir seçim yapmak durumundadır. “Piyasa despotizmi”, Marx’ın çözümlediği şekliyle “fabrika rejimidir” ve zora dayanır.[9]

Piyasa despotizmi aynı zamanda sermayenin gerçek boyunduruğunun ve biçimsel boyunduruğunun kaynağını teşkil eden iktisadi ve idari bir süreçtir. Marx, mevcut emek sürecinin sermayeye tabi kılındığı durumdan, sermayenin emeği biçimsel boyunduruk altına alması olarak bahsetmektedir. İşçi kendisini korumak için gerekli olandan fazla çalışmakta ve sermayedar bu yolla üretilen artık değere el koymaktadır. Biçimsel boyunduruk temelinde sadece mutlak artık değer üretimi mümkündür. Emek sürecinin üretkenliği arttırmak için dönüştürülmesiyle birlikte sermayenin emek üzerindeki gerçek boyunduruğu başlamaktadır. Sermaye yönetimindeki emek süreci, kapitalizm öncesi emek sürecinden yalnızca biçimsel olarak farklı değildir. Kapitalist üretim tarzı toplumsal biçimiyle uyumlu bir maddi üretim biçimi yaratır. Sermayenin emeği gerçek anlamda boyunduruk altına alması ile nispi artık değer üretimi de mümkün hale gelir.[10]

Sermaye, gerçek ve biçimsel boyunduruk süreçlerinde işçinin bedensel ritmini iş gününün tümüne yayarak kontrol etmeyi amaçlamaktadır. İşyerindeki hiyerarşinin gündelik yaşamda da devam etmesi, işçinin otorite birimleri karşısında “makinanın bir parçasıymış” gibi boyun eğmesi, Taylor’un “eğitimli goril” olarak tanımladığı çalışma disiplinine uygun bir bedensel ritmin tutturulması için çeşitli mekanizmalar tesis edilir ve devlet aygıtı aracılığıyla bu stratejiler hayata geçirilir. Bu anlamda “piyasa despotizmi” kristalize olur denilebilir.

Sınıf Korkusu

Sermaye sınıfının gözünden emekçi sınıflar, mobile vulgus[11], yani serbest olarak hareket eden güruhlardır ve egemen sınıfların çıkarlarını tehdit edebilecek disiplinden yoksun kitlelerin varlığı her zaman için bir tehlike potansiyeli taşımaktadır. Kapitalist devlet, gündelik yaşamın tüm noktalarına sirayet ederek, disiplin-denetim-gözetim faaliyetiyle emek rejiminin diri tutulmasını sağlar. Despotik emek rejiminde isçinin fiziksel kapasitesini son haddine dek zorlaması beklenir. Diğer taraftan, işçinin yoğun fiziksel çalışmanın üstüne bir de bu fedakârlığı içselleştirmesi, kendisini patronun amaçlarıyla özdeşleştirmesi de istenir. Zor ve rızanın dengesinde kefe, pandeminin derinleştirdiği ekonomik kriz ile birlikte çıplak zordan (elektronik takip sistemi, çip, vb.) yana ağır basmaktadır. Bu nedenle işçilerin hiçbir şekilde gerek üretim sürecinde gerekse gündelik yaşamda disiplin ve denetim mekanizmalarının dışında yer almaması hedeflenmektedir.

Pandemi krizini izleyecek dönemde kapitalizmin yapısal krizini yönetmeye çalışacak olan egemen sınıfların karşısına çıkabilecek tek özne, ideolojik ve siyasi açıdan örgütlü hareket eden işçi sınıfıdır. Enfeksiyon riski altında, yeterli işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmaksızın, sınıfsal sürü bağışıklama stratejisinin bir parçası kılınarak her gün çalışmak zorunda olan, kapitalizmin mezar kazıcıları olan işçiler, kendi mezarlarını da kazmak zorunda bırakılmaktadır. Bu açıdan tüm kapitalist devletlerdeki çalışma rejimleri topyekûn iş cinayeti rejimi olarak nitelendirilebilir. Gerek ABD’de gerekse Türkiye’de üretim odaklı pandemi yönetme stratejisi nedeniyle fabrikaların, şantiyelerin, tersanelerin “kamuya açık mekanlar” dışında sayılması ile buralar “üretimin gizli mabedi” olan mezarlara dönüşmektedir. İşçi sınıfı şimdilik her ne kadar dağınık ve örgütsüz görünse de bir kıvılcımın ardından sınıfsal patlamalarla karşılaşılması ihtimali iktidarları teyakkuz haline itmekte, denetimi ve baskıyı arttırmalarına neden olmaktadır.

[1] ‘White-Collar Quarantine’ Over Virus Spotlights Class Divide, The New York Times, 27 Mart 2020

[2] Vurgu bana ait. Karl Marx, Kapital Birinci Cilt, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, s. 554.

[3] “Bir kişi: Karl Marx, bir kavram: artı-değer”, Evrensel Gazetesi, 26 Eylül 2016

[4] “Arçelik işçileri: Çip takınca, sıra tuvalette kaç dakika durduğuna gelir”, Evrensel Gazetesi, 26 Mayıs 2020

[5] “Amazon workers pee into bottles to save time: investigator”, https://nypost.com/2018/04/16/amazon-warehouse-workers-pee-into-bottles-to-avoid-wasting-time-undercover-investigator/

[6] “Otomotiv fabrikalarında işçiler mobil oyuna yöneliyor”, Evrensel Kültür, 29 Haziran 2019

[7] Karl Marx, Kapital Cilt 1, sf. 229

[8] Gamze Yücesan Özdemir, “Despotik Emek Rejimi Olarak Taşeron Çalışma”, Çalışma ve Toplum, 2010/4

[9] Gamze Yücesan Özdemir, 40-41

[10] Michael Heinrich, Kapital’e Giriş, çev. Koray Yılmaz, Yordam Kitap, 2017, sf. 133

[11] Zygmunt Bauman, Yasa Koyucular ile Yorumcular, çev. Kemal Atakay, Metis Yayınları, 2003.

YeniE