İşçi intiharları, direniş ve dayanışma - Murat Çakır

Kurban Bayramı’nın birinci gününde Erzincan’da mesire alanında mısır satarken zabıta tarafından tezgâhına el konulan seyyar satıcı 47 yaşındaki Yavuz Polat üzerine benzin döküp kendini yakmıştı. Trabzon’da yoğun bakıma alınan üç çocuk babası seyyar satıcı kardeşimiz yaklaşık bir ay sonra 27 Ağustos’ta hayatını kaybetti...

Her yıl yaklaşık yüz işçi işyerinde ya da işe bağlı nedenlerle intihar ederek hayatına son veriyor. İşsiz kalma, borç ve mobbing bu intiharların temel nedenleri. Bir de işçilerin “intihar eylemleri” mevcut. Özellikle inşaat işçileri arasında içeride kalan paralarını almak için yapılan bu eylemler, seyyar satıcılar ve işsiz işçiler arasında da yaygınlaşma eğiliminde.

Yani aralarında geçirgenlik olduğu kuşkusuz ancak birbirinden ayrı da ele alınması gereken iki olgu var karşımızda. Birisi “iş cinayeti kapsamında değerlendirilmesi gereken işçi intiharları” diğeri ise “işçilerin özsavunma eylemi olarak işçi intihar eylemleri”.

İşçiler neden intihar ediyor?
İşçi intiharlarının dünya çapında bu kadar artmasının nedeni kuşkusuz neoliberal politikalar. İşçilerin fazla-aşırı-yoğun çalışması sonucunda muhakeme yeteneğini kaybetmesi ve genellikle depresyona girmesi sonucunda intihar girişimi meydana geliyor. Aşırı-yoğun-fazla çalışmadan kasıt ise, günde 10 saati aşan mesai saati ve bu durumun haftalarca devam etmesi, daha az işçi ile daha fazla üretimin yapılması. Tabii bu duruma eşlik eden üretim hedeflerinin konması, işsizlik tehdidi, ücretsiz mesai ve düşük ücret, performans sistemi vb. koşulların baskılaması.

İntiharın meydana gelme sürecinde işçilerde gözüken belli sağlık sorunları mevcut: Depresyon, tükenmişlik sendromu, kronik yorgunluk ve muhakeme yeteneğini yitirme gibi zihinsel belirtiler görülüyor. Bu belirtilerin beraberinde baş ağrısı, mide ağrısı, ishal, kabızlık, hafif ateş gibi fiziksel belirtiler de ortaya çıkabiliyor. Yine bu işçilerin sosyal yaşamı minimum düzeyde.

Dünyada işçi intiharları Japonya’da, Fransa’da, Avustralya’da, Çin’de… kısacası her ülkede gözükmektedir. İlk olarak çalışma ve intihar arasındaki illiyet bağı Japonya’da kabul edildi. Yine Çin’de iPod, iPhone ve iPad üreten Foxconn fabrikasında işe bağlı intiharlar o kadar çoğaldı ve dünya basınına yansıdı ki Apple firması “İntihar etmeyeceğim, kendime iyi bakacağım” diye yazılı taahhüt almaya başladı.

İSİG Meclisi olarak Türkiye üzerine yaptığımız araştırmalarda biraz daha farklı sonuçlara ulaşıyoruz. Birinci olarak işçi intiharları dünya örneklerinde sanayi işkolunda yoğun olmasına rağmen bizde hizmet işkolu, çiftçi, inşaat işçisi ve işsiz yoğunluklu olarak gözüküyor. İkinci olarak işçi intiharları dünyada ağırlıklı olarak çalışma koşulları kaynaklı olmasına rağmen bizde (intiharların yarısının nedenini öğrenememize rağmen) öğrendiklerimizin üçte ikisi ekonomik (borç-işsizlik) nedenlere bağlı iken üçte biri çalışma koşullarından kaynaklanıyor. Tabii bu nedenlerin arasında geçirgenlik olduğunu tekrar hatırlatmakta fayda var.

İşçilerin özsavunma eylemi olarak işçi intihar eylemleri
Daha evvel inşaat işçileri ile sınırlı olsa da 2018 yılından itibaren farklı işçi kesimlerini de içine alarak büyüyen bir eylem biçimi var: İşçi intiharları.

İş kazası geçirip işsiz kalan ve hiçbir hakkını alamayan inşaat işçisi Sıtkı Aydın’ın Meclis önünde kendini yakma girişiminden çatıya çıkıp çay, yağ, şeker ve memlekete bilet parası isteyen simitçi İbrahim’e kadar yaygınlaşan bir eylemlilik…[1]

İşçi intiharlarında ciddi sağlık sorunları söz konusu iken yani muhakeme yeteneğini kaybetmek, çaresizlik ve meydana gelen dışa kapalılık; özsavunma eylemlerinde ise bireysel pazarlık ve asgari bir güvence istemi yani 1848’de işçilerin örgütlü olarak talep ettiği “çalışma hakkı” mevcut.

Erzincan’da kendini yakan seyyar satıcı Yavuz Polat’ın yaşadığı durumu ise yukarıda iki başlıkta anlattığım iki olgunun geçirgen olduğunu hatırlatarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum…

Direniş ve dayanışma yaşatır
Asgari ücret 2324 TL iken açlık sınırı 2385 TL. Milyonlarca işsiz var, dolar almış başını gidiyor, altın bir yılda yüzde 75 değer kazanmış. Son yıllarda 2000 civarında işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor.

Örgütsüzlük had safhaya ulaşmış durumda. İki örnek vermek istiyorum; birincisi OHAL, ikincisi pandemi süreci. Sendikal hareketin zaten yıllardır son demlerini yaşadığını belirtiyorduk. Güvencesiz çalışmaya karşı bir hat geliştiremeyen ve en alttaki işçi kesimlerine (kadın-çocuk-göçmen-yaşlı) dönük bir politika öneremeyen sendikal hareket, kalan kamu işçilerine ve kısmen büyük ölçekli işletmelerde olan toplusözleşme mücadelesine daralmıştı. Ancak OHAL döneminde bu kesimlerdeki iş cinayetleri oranındaki yarıya varan artışlara ve eylem yapma yasaklarına karşı sessiz kalındı. Deyim yerindeyse sendikal hareket nakavt oldu.

Pandemi süreci bu durumu tamamen tescilledi. Salgın nedeniyle binlerce işçi hastalandı, yüzlerce işçi hayatını kaybetti, ancak pandemi iş kazası kapsamı dışına çıkarıldı. Fabrikalar, şantiyeler toplama kampı haline getirildi, işçilerin daha fazla çalıştırıldığı evlerine gönderilmediği bir rejim inşa edildi. Patronlar kurtarılırken işçilere ücretsiz izin adıyla 1168 TL gibi bir maaş bağlandı. İşçi sınıfı yalnız ve korunmasız bırakıldı.[2]

Elbette ki bu süreçlerde olumlu sendikal örnekler vardır, dostlarımız yaptıklarıyla bunu göstermiştir. Ancak genel olarak bakarsak Türkiye’de 1960’lardan beri süregelen sendikal hareket sona ermiştir, işçi sınıfı bütünüyle örgütsüzdür. İşçiler sadece ekonomik nedenlerle ya da çalışma koşullarından kaynaklı intihar etmemektedir. Örgütsüzlük de bu sonucun meydana gelmesinin en büyük nedenidir. Diğer yandan tam da bu yüzden ilksel özsavunma-bireysel pazarlık eylemleri de gerçekleşmektedir.

İşte tam da bu noktada bir avuç devrimciye önemli görevler düşmektedir. İş cinayetlerine, işsizliğe, açlığa, güvencesiz çalışmaya, baskılara ve salgına karşı direnişi örgütleyen; işçilerin sesi olan ve ilksel tepkilerini de anlayan, çaresizliğe karşı dayanışmayı ören bir hattı hayata geçirebiliriz. Seyyar satıcı Yavuz Polat’a sözümüz olsun…

Dipnotlar:

[1] Tabii bir ötesi sayılması gereken özsavunma eylemlerini de hatırlatmak gerekir: Bolu’da işsiz Nihat Yıldıran’ın belediye binasında asılı Tayyip Erdoğan brandasını “Açım aç” diye bağırarak indirmesi, Tarsus’ta bir çiftçinin tarım arazisine haciz koyan Ziraat Bankası Merkez Şubesi’ne silahla ateş açması vb.

[2] Tabi emek hareketini sendikal hareketle eşitlemek doğru olmaz. Bu süreçte devrimciler de sorumluluklarını yerine getiremedi. Bugüne dair arayışlar, direniş ve dayanışma ile somutlanan geleneğimizden kopan bir anlayışla ele alındı. Reel siyaset içinde sürüklenen bugünkü ruh halinin bir gelecek tasavvuru olabilir mi?

Sendika.Org