Çocuklara kim bakacak? - Emre Gürcanlı

Çok kişisel bir başlangıç yapacağım. 1973 yılındayız, ben yedi günlükken babam yedek subay olarak askere gidiyor, acemilik döneminde evden uzakta, sonra şansımıza kurada Ankara’yı çekiyor ve ayrı kalmıyoruz. Daha dört aylık olmuşum. Babaannem kısa bir süre bakıyor ama sağlık sorunlarından dolayı bana bakamıyor, anneannem işini bırakıp İstanbul’dan gelemiyor. Annem okulda öğretmenlik görevine geri dönmek zorunda kalıyor, iki üç hafta belki de bir ay. Arada komşuya bırakıyor, ama bazen gerçekten de bırakacak kimseyi ama kimseyi bulamıyor, okula götüremiyor, ama bu iki üç hafta, belki de üç ay, iki saat dersine gidip aceleyle geliyor, sonra yeniden gidiyor geliyor. Ders programında rica minnet biraz yumuşama sağlıyor. Ama iki üç hafta belki de bir ay, anımsamıyor bile, annem yaşamı boyunca unutamayacağı bir travma yaratıyor. Çünkü haftada belki bir iki gün, belki de daha fazla, belki bir iki, belki iki üç saat bebek yatağında, şansımıza tırmanmamın, düşmemin mümkün olmadığı, zaten küçüğüm o da ayrı, neredeyse bir maaşlarıyla aldıkları bebek yatağına bırakıp okula gidip dersini anlatıp geliyor. Bazen geldiğinde uyur buluyor rahatlıyor, ama çoğu kez ağlarken sesimi sokaktan duyuyor, nasıl koştuğunu bilemiyor. Aradan kaç yıl geçmiş, her anlatışında durgunlaşıyor, ağlamaklı oluyor. Bakmayın ben bir iki hafta dedim, günde bir iki saat dedim, ama annem için bu belki de yıllara denk geliyor. Bazı şeyler unutulmuyor…

“Kovid-19 servisinde çalışan Hemşire Fatma İçuz, gece nöbete giderken bırakacak başka yeri olmadığı için komşusuna emanet ederek evde bırakmak zorunda kaldığı 2 çocuğunu Çorum'un Bayat ilçesinde çıkan yangında kaybetti.”

“Konya’nın Çumra ilçesinde farklı okullarda öğretmenlik yapan öğretmen çiftin, canlı ders vermek için komşularına bıraktığı 1,5 yaşındaki kızları 7. kattaki evin balkonundan düşerek hayatını kaybetti.”

Daha eskilere gidelim, 2014 yılına:

“11 Nisan’da Antalya’nın Aksu ilçesi, Isparta Karayolu üzerindeki bir ambalaj firmasına ait fabrikada çalışan anne ve baba, çocukları bırakacak bir yerleri olmadığı ya da özel kreşlere para veremeyecekleri için çocuklarını iş yerine getirmişti. Çocuklar oyun oynarken, bir işçinin sayım yapmak için üzerine çıktığı tomrukların üstüne devrilmesi sonucu Ali Can, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ama kurtarılamadı. “

Annemde hala izleri olan benim kişisel anıma bir bakın, bir de bu acılara. Kıyaslamak bile mümkün değil. Ama belki kıyaslanamayacak kadar küçük bir anının bile bir annede yarattığı travmayı düşününce acının derecesi hissedilir diye yazmak istedim.

Pandemi süreci sürüyor. Şantiyeler, fabrikalar çalışıyor. Kiminin nöbeti var, kimisi gün içinde işe gitmek zorunda, kimisi fazla mesaide, çocuklar okula da gitmeyince sürekli evde! Sağlık emekçileri insanüstü bir çaba veriyor, bazen insan müsveddelerinin saldırılarına da maruz kalıyor. Ama çocukları kimse düşünmüyor.

Fabrikalarda, şantiyelerde, ofislerde, restoranlarda, camilerde, mitinglerde, Ayasofya açılışlarında önlem alındığını düşünüyorlar ama temel bir insan hakkı olan kreşlerde bu önlemler nedense alınamıyor (!) Nedense ebeveynlerden birisine idari izin veya mazeret izni verilemiyor! Çünkü en kutsal olan şeye dokunulamıyor, kapitalist üretim süreci devam etmeli; üretim, dağıtım, hizmet sürmeli.

Kreş hakkının adım adım gaspı

4857 sayılı İş Yasası’nın “Gebe ve çocuk emziren kadınlar için yönetmelik” başlıklı 88’inci maddesine dayanılarak 2004 yılında çıkartılan “Gebe veya Emziren Kadınların Çalıştırılma Şartlarıyla Emzirme Odaları ve Çocuk Bakım Yurtlarına Dair Yönetmelik”in “Oda ve Yurt Açma Yükümlülüğü” başlıklı 15’inci maddesine göre, bir işverenin kreş açma yükümlülüğü şu şekilde düzenlenmişti:

”Yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 150’den çok kadın işçi çalıştırılan iş yerlerinde, 0-6 yaşındaki çocukların bırakılması ve bakılması, emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve iş yerine yakın bir yurdun kurulması zorunludur. Yurt açma yükümlülüğünde olan işverenler yurt içinde anaokulu da açmak zorundadırlar. Yurt, iş yerine 250 metreden daha uzaksa işveren taşıt sağlamakla yükümlüdür.

İşverenler, ortaklaşa oda ve yurt kurabilecekleri gibi, oda ve yurt açma yükümlülüğünü, bu Yönetmelikte öngörülen nitelikleri taşıyan yurtlarla yapacakları anlaşmalarla da yerine getirebilirler.”

Bu uygulanmadığı gibi, “150’den çok kadın işçi” çalıştırılması ifadesiyle çoğu yerde fiilen bu hak kaldırıldı.

2008 Mayıs’ında ise AKP hükümetinin kamuoyuna özellikle kadın ve genç istihdamı teşviki olarak lanse ettiği 5763 Sayılı Torba Yasa kabul edildi. Kreş açma zorunluluğu neredeyse kaldırıldı. Bu yasayla sermayedarların “dışarıdan hizmet” almalarının önü açıldı ve böylece yükümlülükleri gevşetildi. Özetle yapılan değişikliklerle önce kreş açma yükümlülüğü “hizmet satın alabilme” olanağına çevrildi, arkasından İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası ile iyice törpülendi. Bir yandan yılların mücadelesinin kazanımı olan “işverenin kreş yükümlülüğünü” adım adım sıfırlanma noktasına geldi, diğer yandan bir “yardım” olarak görülmeye başlandı.

Kamu kurumlarında ise ilgili yönetmelikle birer sosyal tesis haline getirilen ve kendi bütçeleri olan kreşlerin ücretleri ciddi oranlarda arttı. 10 Ocak 2019 tarih, 30651 sayılı Resmi Gazetede Yayınlanan Kamu Sosyal Tesislerine İlişkin Tebliğ’in ilgili maddesinin ücretler kısmı bakın ne diyor:

“Kreş ve çocuk bakımevleri ücretleri

MADDE 5 – (1) Kamu kurum ve kuruluşlarına ait kreş ve çocuk bakımevlerine kabul edilecek devlet memurları ile diğer kamu personelinin her çocuğu için aylık bakım ücreti asgari 220,00 TL olarak tespit edilmiştir. Ancak belirlenen asgari aylık ücretlerin kreş ve çocuk bakımevi hizmetlerinin karşılanmasında yeterli olmadığı durumlarda, kurum ve kuruluşlar belirlenen ücretin üzerinde bedel tespit etmeye yetkilidir.”

Bu çoğu yerde yeterli olmadığından kamu kurumlarında kreş ücretleri bir memur ailesinin karşılamakta zorlanacağı düzeye geldi.

Pek çok şey yazılıp söylenebilir, özetle kreş hakkı adım adım emekçilerin elinden alınmıştır…

Emeğin sağlık ve güvenliği tüm yaşamı kapsar!

İşçi sağlığı ve iş güvenliği, aslında emeğin sağlık ve güvenliği demek. Bu da yaşamın her alanında sağlıklı ve güvenli olabilmek demek. Yalnızca kendisi değil, çocukları için de… Ne kadar süreceği belli olmayan pandemi sürecinde, çöken internet sistemiyle bir kez daha anımsadığımız çocuklarımız için eş, dost, komşu, geniş aile gibi geleneksel yapıların ötesinde somut taleplerimizi yükseltmek, öte yandan bir dayanışma ağını da kurmak bir elzem. O bakımda emeğin sağlığı ve güvenliği ve onun en can alıcı parçası çocuklarımız için şu talepleri tartışmaya ne dersiniz?

1- Pandemi ve benzeri olağanüstü durumlarda başta sağlık olmak üzere, kritik sektörlerde gerekli önlemlerin alındığı 7/24 kreş hakkı,

2- 150’dan fazla işçi çalıştıran her iş yerinde kreş hakkı, daha az işçi çalıştıran iş yerlerinde, birlikte oluşturulacak ortak kreş hakkı,

3- Pandemi döneminde kamuda çalışan ebeveynlerden en az birisine ayda belli bir süre idari izin, özel sektörde ise ücretli izin.

Bunların sayısı artırılabilir, talepler olarak tartışılabilir. Peki talepleri tartışırken bir yandan da, meslek odaları, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler olarak ortak dayanışma ağları kapsamında çocuklarımıza sahip çıkmaya ne dersiniz? Talepleri ortaya koymak tamam ama bir yandan da dayanışmayı hayata geçirmeye, çocuklarımıza sahip çıkmaya?

İleri Haber