Onlarsız 13 yıl: Onların sesiyle bir kez daha (1) - Eylem Can*

Nelerden söz açıldıysa bu şiirlerde,

konuşan kim olduysa, o n l a r adına.

Ödünç alınmıştır sözcükler bile

eşlik etmek için o n l a r ı n şarkılarına -

ödünç alınmıştır geleceğin dilinden.

31 Ocak 2008’de ne olmuştu hatırlıyor musunuz? İstanbul’un göbeği desem. Davutpaşa desem. Kaçak bir maytap atölyesi desem. Hatırlar gibi misiniz o toz dumanı, o mahşeri, o can pazarını? Sahi kaç dakika Davutpaşa gündeminiz oldu? Hiç düşündünüz mü arkalarında kalanlara ne oldu diye? Patlayan her havai fişeğiyle siz de öldünüz mü bizim gibi?

31 Ocak 2008’de Davutpaşa’da bir maytap atölyesi patladı. Emek İş Hanı’nda yıllardır kaçak ve ruhsatsız olarak çalışan maytap atölyesinden herkes haberdarmış, ama kimseler bir şey yapmamış. Ne denetleyen olmuş, ne kapatmaya çalışan. Denetlemeye gelenler ağırlanmış, çaylar içilmiş, yolculanmış. Bir cinayet ağır ağır ete kemiğe bürünürken, biz her şeyden habersiz, o sabah sevdiklerimizi öpüp ekmeklerini kazansınlar diye işe yollamışız. Son öpücüğümüz, son sarılışımız, son bakışımız olduğunu bilmeden.

Biz susuyorsak, dostlar, niye konuşsun toprak?

31 Ocak 2008’de biz canlarımızı kaybettik. Türkiye’nin her yerinden çalışmak, hayat kurmak için İstanbul’a gelen 20 haneye ateş düştü. O ateş hiç küllenmedi. Ne kadar sembolik değil mi? Emek İş Hanı işçilere mezar oldu. Hayat bizim için o gün, o saat durdu. Dile kolay, tam 13 yıl oldu!

İşçilerin çoğu patlamanın olduğu handa çalışmıyordu. Patlamayı duyunca dışarıya koşup enkazdakilere yardım etmek istemişlerdi. İkinci patlamada onları da vicdanları, insanlıkları öldürdü. Yetkililer rahmet, başsağlığı dileyip gitti. Birkaç gün gazetelerin manşetleri Davutpaşa’ya ayrıldı. Yavaş yavaş Davutpaşa unutulmaya terk edildi. Biz unutabildik mi? İnsan canından kıymetlisini kaybedince hiç unutabilir mi?

Henüz gözümüzün yaşı dinmeden, gömdüğümüz canlarımızın toprağı kurumadan, yasımızı tutamadan canlarımızın hesabını sormak için çalmadık kapı bırakmadık. Cumhurbaşkanlığı’na gittik, Başbakanlığa gittik, Adalet Bakanlığı’na gittik, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na gittik, Meclis’e gittik. “Sabır” dediler, “takdiri ilahi” dediler, “kaza” dediler, “kader” dediler, “fıtrat” dediler. Elimizde kırık dökük kelimeler, çaldığımız bütün kapılar yüzümüze kapandı. Meğer bizim canımızın hiç kıymeti yokmuş. Meğer bizler onar onar ölebilirmişiz, yerimiz doldurulurmuş. Meğer bizim sesimiz duyulmazmış. Sahi siz duyuyor musunuz sesimizi?

Açmıyorsak ağzımızı, dağlar neden dile gelsin?

Çoğumuz sokak nedir bilmezdik. Bize sokak dışında hiçbir yol bırakılmadı. Taş olsa anlar acımızı, çatlar, dedik. Taş duvar oldular, çatlamadılar. 35 hafta Taksim’in göbeğinde nöbet tuttuk. Görün bizi, dedik. Kaza değil, cinayet, dedik. Sorumlular yargılansın, dedik. Canımızdan can kopalı iki buçuk yıl olmuştu ki ceza davası açıldı. Adalete güvenmek istedik. Adaletin de güçlüden yana olduğunu 13 yıl boyunca başımızı duvarlara çarpa çarpa öğrendik. “Her şey güçten ibaretse, yenilgi kaçınılmaz. Zayıflığın da bir hükmü olmalı” (2) dedik, mücadele etmekten bir gün olsun vazgeçmedik.

Çocuklarımız mahkeme koridorlarında, anne, baba diye fotoğraflarını okşayarak büyüdü. Kaybettiğimiz bazı canlarımızın fotoğrafı bile yoktu. İğreti yaşayıp bir avuç toprağa kavuşmuştu, ardında bir fotoğraf olsun bırakamadan. Bizler mahkeme salonlarında ihtiyarladık. Aynı acıyı yaşayan canlarla birbirimize sarılarak ayakta kalmaya çalıştık. Bizim bizden başka kimsemiz olmadı.

Her yıldönümünde o lanetli yerde sevdiklerimizi andık. Simsiyah bir duvar, moloz yığınları, tabutlara benzeyen işyerlerinin soğuk gölgeleri karşıladı bizi. Sevdiklerimizin anısına patlama yerine park yapılsın istedik, bir anıt dikilsin dedik, bu isteğimizi bile çok gördüler. Fidanlarımızı biz diktik, beton gibi katılaşmış toprağa. Davadan davaya, yıldönümünden yıldönümüne çalındı kapılarımız. Her geçen gün azalarak. Hayat ölüme yer tanımıyordu.

Niçin hesap sorsun gök, niye sahip çıksın ırmak...

Neler gördü gözlerimiz, görmez olaydı. Neler duydu kulaklarımız, duymaz olaydı. Canlarımızı geri getiremeyeceğimizi bilmez değildik. Huzur içinde yatsınlar istedik topraklarında. Başımızı huzurla koymak istedik yastıklarımıza. Sorduk hesabınızı demek istedik. Biz 13 yıldır hiç huzurlu uyumadık. Canlarımızı bizden koparanlar nasıl huzurla uyudular? Hiç mi sızlamadı vicdanları?

“Yeterli çalışanım yoktu, denetleyemedim” diyen belediye başkanı onlarca üniformalı zabıtayla geldi mahkeme salonuna. Devlet “Ben memurlarımı yargılatmam” dedi. Mahkeme huzuruna bile çıkartamadık. Sorumlulardan çok azının ceza alabilmesini sağladık. Vicdanımız sızladı, ödül gibi verilen cezalara. Davamızı sahiplenmeseydik hiçbir kamu görevlisinin ceza almayacağını bilmiyor değiliz. Biliyoruz bilmesine de, insan canı hiç beş yılla, altı yılla ölçülür mü? Bu kadar mı ucuz bizim canımız?

Yıllarca herkesin gözü önünde, her pazar günü Galatasaray Meydanı’nda Vicdan ve Adalet Nöbeti tuttuk. Her pazar acımız tazelendi. “Başka canlar ölmesin” dedik. “İş cinayetleri son bulsun” dedik. “Sorumlular yargılansın” dedik. Altıncı yılımızda kürsümüzü de elimizden aldılar. Galatasaray’ı bize yasakladılar.

… biz anısını ve acısını unutursak ölülerimizin?

Bugün Davutpaşa Patlaması’nın yıldönümü. 13 yıl oldu, dile kolay. Davamız mahkemeyle Yargıtay arasında mekik dokuyor. Suçlular bir bir aklanıyor. “Bu mu sizin adaletiniz?” çığlığımız duyulmuyor. Bari siz duyun sesimizi, siz ses verin sesimize. Siz sesi artık hiç çıkamayacak olanların sesi olun. Onların sesiyle siz konuşun.

Pandemi nedeniyle her yıl anma yaptığımız patlama yerine birçoğumuz gidemeyecek. Sembolik olacak bu yıl anmamız. 31 Ocak 2021’de bizimle birlikte sosyal medyadan olsun #Onlarsız13Yıl deyin. Bizimle birlikte #DavutpaşayıUnutmaUnuttuma deyin. Bir mum yakın. Bir şiir yazın. Bir türkü söyleyin. Bir fotoğraf paylaşın. Kaybettiğimiz canlardan birinin adını anın. İş cinayetlerini bizimle birlikte lanetleyin. Yalnız olmadığımızı cümle âlem görsün. İnsan canı artık bu kadar ucuz olmasın. Başka Davutpaşa’lar olmasın.

DAVUTPAŞA PATLAMASINDE KAYBETTİĞİMİZ CANLARIMIZI SAYGIYLA ANIYORUZ

Arslan Doğan 1973 Giresun doğumluydu. Evliydi. Üç çocuk babasıydı. Beş ay önce çalışmak için İstanbul’a gelmişti. Dokuma atölyesinde çalışıyordu. Sigortasızdı. Enes Ömer Boyraz 1988 Sivas doğumluydu. Tornacıydı. Gülhan Çabuk 1977 Trabzon doğumluydu. Evliydi. Bir çocuk annesiydi. Oğlunu doğurmak için ölüm riskini göze almıştı. Makine teknikeriydi. Hacıyev Sehriyar Recepoğlu Recep oğlu Hüküme’den doğma 1984 doğumlu. Ardında kalan tek bilgi. Çoğu göçmen işçi gibi. Halit Alkan 1963 Van doğumluydu. Altı ay sonra emekli olacaktı. Evliydi. İki çocuk babasıydı. Çay ocağı işletiyordu. İlk patlamadan sonra arkadaşlarının yardımına koşmuştu. Hasan Akhun 1987 İstanbul doğumluydu. Mardinliydi. Hayali polis olmaktı. Üniversiteyi kazanamayınca aile bütçesine katkı sağlamak için çalışmaya başlamıştı. İlk patlamadan sonra arkadaşlarının yardımına koşmuştu. Heybetullah Güleç 1990 Bitlis doğumluydu. Aile bütçesine katkıda bulunmak için on üç yaşından beri tekstilde çalışıyordu. Cep telefonu dükkânı açmak istiyordu. Annesinin nakışlı kekliğiydi. Hüseyin Tayranoğlu 1970 Çorum doğumluydu. Evliydi. İki çocuk babasıydı. Kardeşiyle birlikte çorap imal ediyordu. Kadir Cesur 1970 İstanbul doğumluydu. Evliydi. 22 aylık kızı vardı. Endüstri mühendisiydi. İlk patlamadan sonra arkadaşlarının yardımına koşmuştu. Kazım Nişli 1960 Giresun doğumluydu. Evliydi. Dört çocuk babasıydı. Kot yıkama atölyesi vardı. İlk patlamadan sonra arkadaşlarının yardımına koşmuştu. Lezgi Şimşek 1965 Ağrı doğumluydu. Evliydi. Beş çocuğu vardı. Eşi hamileydi. Çocuklarının geleceğini kurtarmak için kaçak maytap atölyesinde çalışıyordu. Ailesini görmek için senede on beş gün doğup büyüdüğü köye geliyordu. Mehmet Coşkun 1980 Konya doğumluydu. Torna atölyesinde çalışıyordu. Evlenmek ve kendi torna dükkânını açmak için para biriktiriyordu. Metin Erdoğan 1968 Tokat doğumluydu. Evliydi. Dört çocuğu vardı. Dört ay önce tekstil atölyesinde dokumacı olarak çalışmaya başlamıştı. Novroz Mamadov Niavroz, Navroz, Nevruz… Mahkeme tutanağına göre Mehmet oğlu, Mehlüde’den olma. 1960 doğumlu. Ardında kalan tek bilgi. Çoğu göçmen işçi gibi. Orhan Saday 1982 Kars doğumluydu. Evliydi. İki çocuk babasıydı. Torna tesviye ustasıydı. Fanatik Galatasaraylı’ydı. Ömer Vural 1964 İstanbul doğumluydu. Bir yıl sonra emekli olacaktı. Evliydi. Üç çocuk babasıydı. Torna ustasıydı. Semra Bakkal 1971 İstanbul doğumluydu. Üç çocuk annesiydi. Kuafördü. Geçinemediği için yaklaşık bir ay önce cımbız atölyesinde 400 liraya işe başlamıştı. Yol parası vermemek için her gün on kilometre yürüyordu. Sevdat Çelik 1986 Ordu doğumluydu. Askerden döner dönmez beş yıldır çalıştığı kaçak maytap atölyesinde işbaşı yapmıştı. 600 lira kazanıyordu. Sigortası yoktu. Yaşar Kara 1971 Trabzon doğumluydu. Evliydi. İki çocuk babasıydı. Oğlu Mehmet Kara üniversiteye hazırlanıyordu. Ailenin reisi olup çalışmaya başlamak zorunda kaldı. Zübeyir Bal 1962 Giresun doğumluydu. Evliydi. Hayali olan çocuğa kavuşabilmek için para biriktiriyordu. Plastik atölyesinde 500 liraya çalışıyordu. Sigortası yoktu.

(1) Yazı boyunca kullanılan dizeler Kemal Özer’in Onların Sesiyle Bir Kez Daha (Yordam, 1999) ve Oğulları Öldürülen Analar (Yordam, 1995) şiir kitaplarının epigraflarıdır.

(2) Aslı Biçen, İnceldiği Yerden, Metis, 2008.

*Düzeltmen, editör

Gazete Duvar