Dünyada ve Türkiye’de ekonomik krizin mutfakları, muhafazakâr politikaların ise nefesimizi daralttığı bir dönemde 8 Mart’a gidiyoruz. Savaş tamtamlarının arasında, kadın emeğinin en güvencesiz biçimlerde sömürüldüğü, LGBTİ+ varlığının sistematik bir tehdit altında tutulduğu bu tabloda direnişteki işçilerden sendikacılara, feminist kurumlardan kadın ve meslek örgütlerine kadar birçok kadına sorduk:
“Bu tabloda, bu yılın 8 Mart’ını hangi temel taleple ve nasıl bir direnişle karşılıyorsunuz? Barış ve emek eksenindeki mesajınız nedir?”
Temel Conta direnişçisi Sinem
Bizler Temel Conta işçileri olarak 452 gündür grevdeyiz. Sendikal hakkımız için greve çıktık. Kötü çalışma koşullarımız, yurt dışında yasaklı kimyasalları maskesiz soluyan işçilerdik. Asgari ücret dayatması vardı. Asgari ücrete mahkûm edilen 35 yıllık, 20 yıllık işçilerdik. Bizler daha güzel bir gelecek istedik, daha güzel bir yaşam istedik ve sendikada örgütlendik. Patronumuz sendika yetki almasına rağmen sendikayı tanımadı ve grevimiz başladı.
450.günü geride bıraktık. 449. günümüzde (3 Mart) grev kırıcılığı davamız vardı. Mahkemeyi kazandık, davamızı kazandık. Artık Temel Conta patronu Tamer Kip suç işliyor. Elimizde mahkeme kâğıdı var. Bu işçi sınıfı için bir emsaldir. İlk defa bir grev kırıcılığı mahkeme kararıyla belgelendi. Ama tabii ki de mücadelemiz bitmedi.
Bu ülkede sendikal haklarımız maalesef kâğıt üzerinde kalmış. Biz Temel Conta işçileri olarak bunu haykırıyoruz. Haklarımız, anayasal haklarımız elimizden alınmış. Biz köleleştirilmek isteniyoruz ve diyoruz ki köle değiliz, işçiyiz, emekçiyiz. Alın terimiz çok kıymetli. Alın terimizin onuru için de 450 gündür mücadele ediyoruz.
Burada kadınlar çoğunlukta. Kadınlar seslerini çıkarıyorlar. Kadınlar korkmuyorlar, itaat etmiyorlar ve Temel Conta fabrikasının önünde direnişteler. Sendikal hakkımız için çıktığımız bu yolda bütün haklarımız için var olma mücadelesi veriyoruz. Biz varız ve en öndeyiz. Bizim sesimizi herkes duysun. Herkes duyana kadar da mücadelemiz devam edecek.
Dardanel Ton direnişçisi Hanife
Kadın istihdamından faydalanıp Dardanel bünyesinde kadın işçileri çalıştıran patron Niyazi Önen’in kadın haklarına değer verdiğini biz işçiler olarak hiç görmedik. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde fabrikalarda çiçekler-hediyeler dağıtılırken, ufak tefek kutlamalar yapılırken, biz 3-4 yıldır çalışan arkadaşlar olarak fabrikada bunlara hiç şahit olmadık. Sadece geçen yıl bir ufak anahtarlık dağıtıldı. Ben kendi adıma Niyazi Bey’in kadın haklarına saygı gösterdiğini düşünmüyorum. Bugün tazminatlarımız için uğraşıyoruz ama iki yıldır defalarca kez iş durdurduk. Bundan kimsenin haberi yok çünkü kol kırıldı, yen içinde kaldı.
Şimdi önümüz 8 Mart. Kadınlar gününü kutlayacağımız günlerde biz kadın işçilerin hakları sömürüldüğü için direnişteyiz. Buna son verilmesini istiyoruz. Kadın işçiler, emekçiler hiçbir zaman zayıf görülemez, ezilemez. Bu yüzden 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarken bütün kadın arkadaşlarımızı desteğe bekliyoruz.
Van Belediyesi’nde kayyum tarafından işten çıkarılan belediye işçisi Berivan Tibelik
Ben Van Büyükşehir Belediyesi’nde 2017’de kayyum tarafından haksız hukuksuz bir şekilde işten çıkarıldım. 2024 yerel seçimlerden sonra tekrar işime iade edildim fakat 6 ay çalıştıktan sonra tekrar yeniden kayyım tarafından işten çıkarıldım. Fakat daha önce kayyım kelimesini bilmezken ikinci çıkışımda kayyım kelimesini kırdık ve bu vesileyle 7 aydır direnişimiz devam devam ediyor. Benimle beraber çok sayıda kadın arkadaşım işten çıkarıldı.
Kadını eve göndermek isteyen bir zihniyetin karşısında mücadele ediyoruz. 8 Mart’a giderken derinleşen ekonomik kriz, kadın emeğini daha da güvencesizleştiriyor; esnek, kayıt dışı ve düşük ücretli çalışma kadınlara dayatılıyor. (…) Savaş ve çatışma politikaları ise hem kamusal alanda hem özel alanda şiddeti büyütüyor. LGBTİ+’lara dönük sistematik hedef gösterme, eşit yurttaşlık hakkını ortadan kaldırmaya yöneliyor. (…) Direnişimiz yalnızca sembolik değil; örgütlü, sürekli ve dayanışmacıdır. (…)
8 Mart’ı karşılarken barış ve emek eksenindeki mesajımız nettir: Kadın emeği sömürülürken, bedenlerimiz ve kimliklerimiz hedef alınırken susmayacağız. Savaşa, yoksulluğa ve erkek egemenliğine karşı yaşamı savunacağız. Ekmek, barış ve özgürlük taleplerimizi örgütlü mücadeleyle büyüteceğiz.
DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu
8 Mart’a derinleşen ekonomik krizin, muhafazakâr politikaların ve savaşların gölgesinde giriyoruz. Bu tablo en ağır biçimde kadınların emeğine, bedenine ve yaşam hakkına yöneliyor; güvencesizlik, düşük ücret, artan bakım yükü ve işyerlerinde şiddet yaygınlaşıyor. LGBTİ+’lar ise ayrımcılık ve nefret politikalarıyla hedef gösteriliyor. Savaşlardan en ağır etkilenenlerin kadınlar olduğunu biliyoruz; yoksulluğun, göçün, şiddetin ve kayıpların yükü onların omuzlarına yıkılıyor. İranlı, Filistinli ve dünyanın dört bir yanında savaşın ve baskının gölgesinde yaşam mücadelesi veren kız kardeşlerimizle dayanışmamızı büyütüyoruz. Krizin ve savaşın faturası kadınlara ve emekçilere kesilirken, biz 8 Mart’ı eşitlik, barış ve güvenceli yaşam talebiyle karşılıyoruz; emeğin, yaşamın ve kimliklerin hedef alınmasına karşı örgütlü mücadeleyi yükseltiyoruz.
DİSK olarak taleplerimiz nettir: Eşdeğer işe eşit ücret sağlanmalı, ücret adaletsizliğine son verilmelidir. Çalışma yaşamında şiddet ve tacizi ortadan kaldırmayı amaçlayan ILO’nun 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi derhal onaylanmalı ve etkin biçimde uygulanmalıdır. Bakım yükünü kadınların omuzlarına yıkan anlayıştan vazgeçilmelidir. Kreş, yaşlı ve engelli bakım hizmetleri kamusal ve nitelikli sosyal politikalarla güvence altına alınmalıdır. Barış olmadan eşitlik, eşitlik olmadan adalet olmaz. Bu nedenle 8 Mart’ta bir kez daha “barış, emek ve özgürlük için tut elimden örgütlen” diyoruz.
KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak
Merhaba, öncelikle 8 Mart Dayanışma ve Direniş Günümüzü kutluyorum. Biz, kamu emekçileri sendikaları konfederasyonunda örgütlü kadınlar olarak bu yıl 8 Mart’ı “Yoksulluğa, şiddete ve güvencesizliğe karşı; barış, laiklik ve özgürlük mücadelesini büyütüyoruz” şiarıyla karşılıyoruz.
Çok açık ki hem ülkemizde hem de dünyada, emperyalist güçler, muhafazakârlaşma, milliyetçilik ve göçmen karşıtlığı politikalarını, rant ve savaş stratejileriyle birleştirerek, dünya halklarına sürekli bir kriz ve baskı ortamı dayatıyor. Uluslararası hukukun göz ardı edildiği, insan haklarının temel değerlerinin çiğnendiği bir dönemden geçiyoruz. Tüm bu bölgelerde (Gazze, Afganistan, Küba, Rojava, Suriye’den bahsediliyor, b.n.) halkları emperyalist güçler, yönetimleri aracılığıyla tam itaat veya savaşa zorlamaya devam ediyor.
Diğer yandan, emeğin değersizleştirilmesi süreci ülkemizde de derin boyutlarda yaşanıyor. Güvencesiz çalışma, düşük ücret, özlük haklarının tırpanlanması ve hak arama yollarının tıkanması, çalışma hayatının en büyük sorunları arasında. Özellikle kadın emeği yıllardır görünmez kılınıyor; aile içinde hapsediliyor ve bakım emeği her biçimiyle kadın üzerine tanımlanıyor. Bu durum, yaşanan yoksullukla birleşince kadınları, esnek, güvencesiz ve ciddi sağlık riskleri taşıyan işlerde çalışmaya zorlayan bir tablo ortaya çıkarıyor. Yakın zamanda Kocaeli Dilovası’nda yaşanan bir iş cinayeti, bu gerçekliği bir kez daha gözler önüne serdi.
Ülke verileri de durumun ciddiyetini ortaya koyuyor: Çalışan kadınların yüzde 20’si güvenceli ve tam zamanlı çalışabiliyor. Çalışan kadınların yüzde 63’ü asgari ücret veya altında ücretlerle çalışmak zorunda kalıyor. Kadın işsizliği yüzde 40’ları geçmiş durumda. Buna, LGBTİ+’ların yaşam hakkının ihlali ve sosyal dışlanma ile sistematik şiddet de ekleniyor. (…)
8 Mart’ı yoksulluk, şiddet ve güvencesizliğe karşı mücadele günü olarak sahipleniyor, barış, özgürlük ve eşitlik taleplerimizi daha güçlü bir şekilde yükseltmeye devam ediyoruz. Kadın emeğinin değersizleştirildiği, şiddetin normalleştirilmeye çalışıldığı bu dönemde; dayanışma ve direnişin gücünü büyütmek, eşit ve özgür bir dünya için vazgeçilmez bir görevdir.
TMMOB İstanbul İKK Kadın Komisyonu
Bu yıl iktidarın kadın ve emek düşmanı politikaları, LGBTİ+ fobik söylemleri, aileci politikaları ile bedenlerimiz üzerinde kontrol sahibi olmaya çalıştığı, ekolojik yıkım, kent talanı, grev yasakları ile gittikçe totaliterleşen bir rejim altında 8 Mart’ı isyanımızı hep birlikte sokaklara döktüğümüz gün olarak görüyoruz. Evet zor zamanlar ve kadın olmak, LGBTİ+ olmak bu erkek egemen sistem içerisinde, sağ popülizm yükseldikçe güçleşiyor, ama umudumuz, birbirimizden aldığımız güçle durmadan büyüyen bir hareket kadın hareketi.
Bu yıl da en öne çıkan başlık kuşkusuz ki ücretli-ücretsiz emeğimizin derinleşen sömürüsü. Gittikçe yoksullaşmamız, geçinemiyor, barınamıyor oluşumuz. Mühendis, mimar, şehir plancısı kadınlar için de işsizlik, esnek çalışma ve düşük ücret dayatması her zamankinden daha derin. Cinsiyetlendirilmiş iş kollarında bir şekilde istihdama katılabildiğimizde eşdeğerde işe eşit ücret, kreşsizlik, cam tavanlar, mobbing en temel sorunlardan. Şantiyede, laboratuvarda, ofislerde işçi sağlığı, iş güvenliği önlemleri bile cinsiyetli. Bitmeyen mesailerle çalışırken eve gelince de (ya da evden çalışıyorsak) çifte mesaimiz sürüyor; çoğu kadın eğer çocuğu varsa kreş de olmayınca “kazandığım üç kuruş zaten” diyerek istihdamdan ayrılabiliyor.
İktidar aileci politikalarla kadınlara sürekli “doğurun” talimatı vermeye kalkarken, çocuklara dayatılan ise yoksulluk, iş cinayetleri. Bugün çocuklu meslektaşlarımızın hep aklında olan sorun “eğitim”. Çocuklar dinci, bilimdışı, cinsiyetçi müfredatlara maruz bırakılıyor, MESEM’lerle işçileştiriliyor.
Hem içerisinde yaşadığımız coğrafya hem tüm dünyada yükselen savaş, militarizm, erkek egemenliğini besliyor. ABD-İsrail “kadınlara özgürlük getiriyoruz” yalanlarıyla şimdi İran’da kadınları ve kız çocuklarını katlederken; kadınların özgürlüğüne saldırı olan molla rejiminin yıkılması emperyalist müdahale ile değil İran halkının iradesi ile gerçekleşmelidir, diyoruz. Yanı başımızda Suriye’de kadınları çatıdan atan cihatçı çetelere iktidarın verdiği desteğin karşısındayız, çünkü savaşın ne anlama geldiğini biliyoruz. Kendi topraklarımızda onlarca yıldır süren Kürt sorunun demokratik çözümüne hepimizin ihtiyacı var. Barış hepimize lazım.
Bizlerin çalıştığımız işyerlerinde, okuduğumuz okullarda, evlerimizde, örgütlü mücadele yürüttüğümüz kurumlarda, yaşadığımız coğrafyada erkek egemen baskılarla mücadele ediyoruz. Bu süreçten çıkmamızın tek yolu ise örgütlü mücadele ve birbirimize sahip çıkmamız. 8 Mart’ta alanlarda buluşmak üzere.
TTB Merkez Konsey üyesi Dr. Ayşegül Ateş Tarla
Sağlık alanı kadın emeğinin yoğun olduğu bir alan. Kadın sağlık çalışanları bu alanın büyük bir kısmını oluşturuyor. Kadın emeğinin bu yoğunluğuna karşın kadınların bu alanda yeteri kadar söz sahibi olamadığını görüyoruz. Özellikle idari kadrolarda gitgide azalan bir kadın temsiliyeti görüyoruz. Eşit temsil olmayınca bu sağlık politikalarına da yansıyor.
Geçen yıl TTB Kadın Hekimliği ve Kadın Sağlığı Kolu olarak 8 Mart’a giderken, kadını görmeyen sağlık politikalarına hayır, demiştik. Bu yıl baktığımızda çok da değişen bir şeyin olmadığını görüyoruz. Sağlık hakkı, sağlığa erişim, nitelikli, eşit, anadilde bir sağlık politikasını her daim savunuyoruz. Burada kadın sağlık çalışanları olarak ayrı sorunlarımız olduğunu, bir yandan da hastalarımız olan kadınların, LGBTİ+’ların ciddi bir sağlığa erişim sorunu olduğunu görüyoruz.
Dünyada sağ, ırkçı bir bloğun yükseldiğini (elbette buna karşı da yükselen bir hareket var) ve devletleri yönettiğini görüyoruz. Buralarda toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtlığının artması kadınların yoksullaşmasına da neden oluyor. Kamusal alanda görünürlüğünü azaltıyor, ucuz iş gücü olmasına neden oluyor. Sağlık alanı da böyle.
Biz biliyoruz ki: kadınlar ve LGBTİ+’lar için başka bir yaşam mümkün, başka bir sağlık sistemi mümkün! Çünkü emeğimiz de bedenimiz de sözümüz de bizim!
Tek Gıda-İş Sendikası Kadın Komisyonu Sekreteri Neslihan Taşoluk
8 Mart’a giderken derinleşen ekonomik kriz, güvencesiz çalışma ve artan eşitsizlikler kadın emekçilerin yaşamını daha da zorlaştırıyor. Kadınlar düşük ücret, kayıt dışı ve güvencesiz çalışma koşullarıyla daha fazla karşı karşıya kalırken, sendikal örgütlenme ve eşit haklar mücadelesi her zamankinden daha büyük önem taşıyor. Tek Gıda-İş Sendikası olarak kadınların eşit işe eşit ücret, güvenceli çalışma ve karar mekanizmalarında eşit temsil hakkı için yürüttüğü mücadeleyi büyütmeye devam ediyoruz.
Savaş ve çatışma ortamlarının en ağır sonuçlarını da çoğu zaman kadınlar ve çocuklar yaşamaktadır. Kadın emeğinin değersizleştirilmediği, emeğin ve barışın egemen olduğu bir dünya için kadınların örgütlü mücadelesi büyük önem taşımaktadır. 8 Mart’ı, kadın emeğinin görünür olduğu, eşitliğin ve dayanışmanın güçlendiği bir iş yaşamı ve barış içinde bir gelecek talebiyle karşılıyoruz.
BİRTEK-SEN adına Esmer Özer
Tüm dünyada ve Türkiye’de son yıllarda giderek artan toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtlığı, Türkiye’de ilan edilen Aile Yılı ve buna bağlı politikalar zaten önceden de var olan cinsiyet temelli ayrımcılığın, işyerlerinde tacizin, mobbingin ve cezasızlığın derinleşmesine sebep olmuştur. Üretim baskısı ile sürekli daha fazla çalışmaya zorlanan, aynı zamanda bakım emeğini üstlenen kadınlar için koşullar gün geçtikçe ağırlaşıyor. Ancak bir yandan baskılar artarken bir yandan da direnişlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Peri Tekstil, Şık Makas gibi direnişlerde kadın işçiler en önde yer almış ve mücadeleyi sırtlanmıştır. Ancak patronların işten atma tehdidi, iş güvencesinin olmaması gibi birçok sebep kadınların örgütlenmesinin ve haklarını almasının önünde engel oluşturuyor.
Bu 8 Mart’ı kadın işçi istihdam oranının en yüksek olduğu tekstil işkolundaki kadınlar ve bütün kadınlar için “insanca yaşayacak bir ücret, insan onuruna yakışır ve güvenli çalışma koşulları ile sendikal örgütlenme özgürlüğü önündeki bütün engellerin kalkması” talepleri ile karşılıyoruz. Şiddetsiz ve sömürüsüz yarınların ancak ve ancak örgütlü mücadelemiz ile kurulacağını biliyoruz. Bu nedenle tekstil iş kolundaki tüm kadın işçileri sendikamızın çatısı altında örgütlenmeye ve eşitlik ve özgürlük mücadelesini büyütmeye çağırıyoruz.
Dev Yapı İş Sendikası Kadın Meclisi
Kadınlar hem şiddetin hem yoksulluğun hem de savaşın hedefinde. Çocuk yaşta istismara uğradığı erkekle zorla evlendirilen hem kendi hem de kızının maruz kaldığı istismara karşı adalet mücadelesi yürüten Fatmanur Çelik’in kızıyla birlikte şüpheli biçimde ölü bulunması; kadınların nasıl korumasız bırakıldığını bir kez daha gösterdi. Koruma kararlarına rağmen kadınlar öldürülüyor. Cezasızlık sürüyor. “Aileyi koruma” adı altında kadınların yaşamı gözden çıkarılıyor.
Dilovası’nda kaçak atölyede çıkan yangında yedi kadın ve çocuk işçinin yaşamını yitirdiği iş cinayetinin davası görülüyor; ancak kadın emeği hâlâ en güvencesiz, en denetimsiz alanlarda sömürülüyor. Asgari ücret açlık sınırının altında. Kadın yoksulluğu derinleşiyor. Barınma krizi büyüyor. Güvenli gıdaya erişim zorlaşıyor. Güvencesizlik kadınları hayatta kalma mücadelesine hapsediyor.
Öte yandan emperyalist paylaşım savaşları halkları birbirine kırdırıyor. Kadınlar, çocuklar ve göçmenler savaşın ilk mağduru oluyor. Militarizm kadın bedenini savaşın ganimeti olarak görüyor. Şiddet, yerinden edilme ve ölüm kadınların payına düşüyor.
Kadınların yaşadığı türlü sorunlar birbirinden bağımsız değil. Erkek egemen kapitalist sistem; neoliberal ekonomi politikaları ile kadınları aile içine hapseden muhafazakâr yaklaşımı birleştirerek hem emeğimizi hem bedenimizi denetim altına almaya çalışıyor. Kadın doğursun, ucuz işgücü artsın; kadın sussun, düzen sürsün isteniyor.
Bizim sözümüz net: Kadın cinayetlerinde ve şüpheli kadın ölümlerinde cezasızlık son bulmalı. Koruyucu ve önleyici mekanizmalar etkin uygulanmalı. İşyerlerinde İSİG önlemleri eksiksiz hayata geçirilmeli. Kadın bedeni ve doğurganlığı üzerindeki denetim politikalarına son verilmeli. Asgari ücret insanca yaşam düzeyine yükseltilmeli; güvencesiz çalışmaya son verilmeli. Sendikal faaliyetlere yönelik baskılar kaldırılmalı. Savaş politikalarından vazgeçilmeli; barış için somut adımlar atılmalı.
Emeğimizden, yaşam hakkımızdan ve özgürlüğümüzden vazgeçmiyoruz.
Mor Liste
Bu 8 Mart’a, kadınların ve LGBTİ+’ların kazanılmış haklarının hedef alındığı, açıkça kriminalize edildiği ve ekonomik krizin kadın emeğini daha güvencesiz hale getirdiği bir dönemde giriyoruz. Buna karşı en temel talebimiz açık: İşyerlerinde eşit ve güvenceli koşullarda var olabilmek, haklarımızın gasp edilmesine izin vermemek ve LGBTİ+’ların varlığına yönelen kriminalizasyon politikalarına itiraz etmek. Kadınların gerek ücretli gerek ücretsiz, görünmez kılınan emeğinin tanınmasını ve hakkının teslim edilmesini talep ediyoruz. 8 Mart’ı, patriyarkal sömürüye ve savaş politikalarına karşı sözümüzü ve dayanışmamızı büyüttüğümüz bir mücadele günü olarak karşılıyoruz.
İSİG Meclisi’nden Aslı Odman
Nancy Fraser içinden geçtiğimiz “yamyam kapitalizmi” adını verdiği dönemi üç farklı yağma ve tahakküm sürecinin iç içe geçtiği bir süreç olarak tasvir ediyor: Birincisi, ücretli emeğin sömürülmesi, ikincisi emeğin yeniden üretimini sağlayan kadın bakım emeğine patriyarkal çöküş ve sonuncusu da doğanın yağmalanarak, meta üretimine katılması yani mülksüzleştirme. 8 Mart’ı bu üç tahakküm türünün materyalist bir zeminde birleştirdiği bir mücadele günü olarak görüyorum.
İşçinin bedeninin ekolojik çöküşü olarak iş cinayetleri, “işçi” üreten ve yeniden üreten “işi tanınmayan kadının toplumsal bakım emeğini emmek için beden ve zihnine çöküş ve derinleşen sermaye birikimi ile üretim aracı olarak kaynaklaştırılan ekosistemlerin kırımı, hepsi “yağmalanan bedenler” zincirinde buluşuyor. Kadın hem ücretli işçi hem doğallaştırılmış bakım emekçisi hem de ekosisteme bağlı bir köylü olduğunda ise bu yağma katmerlenmiş oluyor. Kadınların işçi sağlığı iş güvenliği perspektifi ise bu manada bir “teknik jargon” olmaktan çıkıp, bütünsel mücadelede tutunacağımız zincirin kilit halkasını, tespihin düğüm tanesini oluşturuyor.
Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi
8 Mart’a, derinleşen ekonomik krizin, otoriter rejimlerin, muhafazakâr politikaların ve savaşların gölgesinde giriyoruz. Kadınların ve LGBTİ+’ların hayatları her geçen gün daha fazla kuşatılıyor; emeğimiz daha güvencesiz, bedenlerimiz daha saldırı altında, yaşamlarımız daha kırılgan hâle getiriliyor. Bütçeler silahlanmaya ayrılırken, kadınların yaşamını güçlendirecek sosyal politikalar ufukta görünmüyor, var olanlar tek tek ellerimizden alınıyor. Savaş koşullarında giderek sayıları artan sığınmacı ve mülteci kadınların güvencesiz, merdiven altı ve düşük ücretli emeği, bölge ekonomilerinin görünmez motoru haline geliyor. Bugün İsrail, İran’a saldırırken en önce kadınları molla rejimine karşı ayaklanmaya çağırıyor, savaşını “kadınları özgürleştirme” söylemiyle meşrulaştırmaya kalkıyor. Çatışma bölgelerinde kadın bedeni ve LGBTİ+ varlığı, milliyetçi ve cihatçı rejimler tarafından birer “savaş alanı” olarak kullanılıyor.
Bugün Ortadoğu’da 8 Mart, sadece bir kutlama değil, yaşamın yeniden kurulması ve örgütlenmesi talebi. İran’dan Filistin’e, Rojava’dan Türkiye’ye uzanan bu direniş hattı; emeği sömürülen, bedeni saldırı altında olan ve varlığı inkar edilen tüm ezilenlerin ortak çığlığı. Çünkü barış yalnızca silahların susması değil; kadınların yoksulluktan, erkek ve devlet şiddetinden güvencesizlikten ve ayrımcılıktan kurtulduğu bir yaşamın inşası.
Türkiye’de kadınların yüzde 58’i asgari ücretle ya da civarında ücretlerle çalışıyor. Bir tarafta savaşa harcanan milyar dolarlar, bir tarafta açlık sınırının altında yaşayan halk var. Bu yoksulluğu kadınlar daha katmerli yaşarken, engelli ve yaşlı kadınların yoksulluğu daha da derinleşiyor. Bu nedenle 8 Mart’ta bir kez daha söylüyoruz: Bütçe savaşa değil, yaşama ayrılmalıdır. Bizim barışımız, devletlerin çizdiği sınırlara sığmaz; kadınların, emekçilerin ve ezilenlerin sınırları aşan dayanışması ile emeğimizin sömürülmediği, bedenimizin savaş ganimeti görülmediği bir coğrafyayı kendi ellerimizle kuracağız.
Mecliste kurulan komisyonda kadın erkek eşitliği sağlanmazken, nihai raporun yazımında tek bir kadın bile yazım sürecinde yer almazken ve ne yazık ki raporu reddeden, şerh koyan partiler bile barış ve kadın arasındaki bağı göremezken; biz, Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi (BİV) olarak inatla yıllardır süren savaşın, erkek şiddetinin, göçe zorlanmanın, anadilin inkarının, ekonomik ve toplumsal eşitsizliğin kadınlar üzerindeki etkilerini gündeme taşıyoruz. Türkiye’de barış sürecinin her aşamasında kadınların sözünün duyulması, taleplerimizin raporlarda görünür olması için vardık, varız, var olacağız.
8 Mart’a giderken sözümüz net: Savaşın karşısında, yoksulluğa, güvencesizliğe, erkek egemenliğine karşı kadınların ve LGBTİ+’ların barış hattını örüyoruz. Yaşamı savunan, emeği görünür kılan, eşitliği büyüten bir mücadeleyi bulunduğumuz her yerde örgütlüyoruz. Çünkü barış bizim için yalnızca bir talep değil; her gün yeniden kurduğumuz bir yaşam biçimi.
İzmir Feminist Kolektif
Korkmadan yürümek ve yaşamak için… Gasp edilen İstanbul Sözleşmesi’ni geri almak için… Bakım emeğinin, özel alandaki görünmeyen emeğin, paylaşılması, toplumsallaşması ve bu alanda kamusal hizmetlerin çoğalması için… Eşit işe eşit ücret için ve kreş hakkımız, sendikal haklarımız ve güvenceli bir iş yaşamı taleplerimiz için… Kadın cinayetlerini durdurmak, haksız tahrik indirimlerinin verilmemesi için… Çocuk istismarını önlemek, çocukların güvenle büyüyeceği, MESEM’lerde çocuk işçilik adı altında sömürülmediği, yaşam hakkının korunduğu bir ülke için… Cinsel şiddetin, nefretin cezasız kalmadığı bir düzen kurmak, homofobiye, bifobiye, interfobiye, transfobiye karşı birlikte örgütlenmek için… Gezegendeki tüm canlıların yaşam hakkını savunmak ve türcülük karşıtı bir hatta durabilmek için… 8 Mart’ta sokaktayız!
Hani derlerdi ya, suya anlat kötü rüyalarını diye. Dinleme onları. Sen dövize yaz, sesine kat ve bizimle alanda haykır! Ocağı kapat, varsa çocuğu bu sefer O’na bırak, en rahat ayakkabılarını giy ve yan yana güçleneceğimizi aklında tut. Çünkü gerçekten sen yoksan bir eksiğiz. Eğer gelemezsen, gelemiyorsan umutsuzluğa da kapılma. BU KALABALIĞI HATIRLA. Yaşasın örgütlü feminist mücadelemiz! Jin jiyan azadi!
Mersin Kadın Platformu ve Feminist Gece Yürüyüşü grubundan Ayşegül Temur
8 Mart’a giderken içine bulunduğumuz süreç iç açıcı bir süreç değil. Kadın cinayetlerinin arttığı, şüpheli kadın cinayetlerinin tarihte ilk defa kadın cinayetleri sayısını geçtiği, kadınların toplum içerisinde, çalışma ve ev yaşamında haklarının tırpanlanmaya çalışıldığı, “Aile Yılı” ile kadınlara “evde otur, çocuk doğur, biat et” denildiği, daha da kötüsü bu politikaların devlet eliyle artık sistematikleştirildiği bir dönem. Biliyorsun, iktidar önümüzdeki 10 seneyi de “aile yılı” ilan etti. Ama bir yandan da 11. Yargı Paketi gibi düzenlemelerle salınan eski eşlerin, eski sevgililerin, erkeklerin salıverildiğini görüyoruz. Biz buradan şunu söylüyoruz: Hangi ailelerin ve nasıl bir aile yılı olacak bu şekilde?
Bu ülkede ciddi anlamda yoksulluk var. Asgari ücret çok düşük. İnsanlar ciddi bir barınma sorunu ile karşı karşıya. Bu yoksulluk kadınları ve çocukları daha derin vuruyor. Diğer yandan torba kanunlarla LGBTİ+’lar hedef haline getirilmek isteniyor. Şimdi de yine yanı başımızda bir savaş gerçekliği var. Savaş kadınlar için her zaman ölüm, yoksulluk, taciz, tecavüz anlamına geliyor. Tüm bunlarla birlikte 8 Mart’a gidiyoruz.
Evet korkutucu, evet olumsuz bir tablo var. Ama biz kadınlar ülkemizde ve dünyada hiçbir zaman 8 Martlara bu gerçeklikler olmadan gitmedik. Ancak iyi tarafı şu ki, tüm bu gündemler yaşamlarımızı kıskaca alırken biz hep kadın mücadelesini güçlendirmeye çabaladık. Kadın ve LGBTİ+’lar olarak bizim ilk talebimiz; yaşam hakkı! Öldürülmediğimiz, cinsel saldırılara maruz kalmadığımız, LGBTİ+ kimliklerin yok sayılmadığı bir 8 Mart…
Birçok talebimiz daha var tabii. Başta yaşam hakkımız olmak üzere tüm haklarımız ve taleplerimiz için 8 Mart’ta sokaklarda, meydanlarda olmaya devam edeceğiz.
İstanbul Feminist Gece Yürüyüşü grubundan Zeynep Demirkol
8 Mart günü gerçekleşecek yürüyüşün planlamasını yaparken aslında bu seneki sözümüz ve kadınların bir senelik gündemleri hakkında da konuşuyor oluyoruz. Sözümüzü üretmek, pankartlarımızı, dövizlerimizi hazırlamak, metinlerimizi yazmak için bu şekilde tartışıyoruz. Bu tartışmalar içerisinde yoksulluk, erkek şiddeti, muhafazakar politikalar vardı.
Tüm bu politik iklimde yoksullukla, savaşla, savaşın meşrulaştırılmasıyla, erkek şiddetiyle boğuşurken ve buna dair tüm mücadele alanları da kısıtlanmaya çalışılırken bizim tutunduğumuz şey feminizm diye düşündük. Ve bu patriyarkal geleneğin olduğu kadar tutunduğumuz şey de eski. Geçen sene de afiş sözümüzde bunu söylemiştik. İsyanımız patriyarka kadar eski, diye. Bu yıl da isyanımızla ama aynı zamanda dayanışmamızla, her şey elimizin altından kayarken buna tutunuyoruz. Ve bunun da değiştirici gücünü biliyoruz.
Feminizm mücadelemizin hem gündelik hayatlarımızda hem de daha makro boyutta ne kadar çok şey değiştirdiğini, eşitliğe dair talebimizin değiştirdiklerini biliyoruz. Bu tabloda hem birbirimize hem de bu bilgiye, yani her şeyin değiştiği ve her şeyin altımızdan çekildiği bir dünyada bu bilgiye ve bu mücadeleye sarılarak 8 Mart’a gidiyoruz. Bu sayede birbirimizi bulduk. Bu yıl da 8 Mart’a giderken, Feminist Gece Yürüyüşü örgütlenmesi olarak binlerce kadınla, LGBTİ+’la bir araya geleceğimiz için heyecanlıyız.
Kadınların senelerdir söylediği gibi birtakım masalarda alınan makro siyasetin kararları hayatlarımıza düşüyor. O kararlar kadınların bedenleri, özgürlükleri üzerinde bu coğrafyada daha fazla baskı olmasına sebep oluyor. Barıştan yanayız. Bu 8 Mart’ta da barıştan yana sesimizi yükselteceğiz.
İstanbul 8 Mart Kadın Platformu adına Maral Çölekoğlu
Erkek egemen kapitalist düzen bizi işyerlerinde, evlerde, üniversitelerde, sokaklarda; yaşamın her alanında sömürü, baskı ve şiddetle sindirmeye, kuşatmaya çalışıyor. LGBTİ+’lara dönük saldırılara her gün bir yenisi ekleniyor. Diğer taraftan siyonist İsrail ile ABD’nin saldırısı ile İran halkı katledilmeye başlandı. Durum böyleyken bu yıl 8 Mart’ı tüm bu saldırı ve baskılara karşı mücadelemizle karşılıyoruz. Çünkü biz mücadele geleneğimizi yüzyıllardır direnen kadınlardan devraldık. Hakları için direnen, grevlerde, direnişlerde, barikatlarda, fabrikalarda, meydanlarda boyun eğmeyen kadınlardan aldık.
Bu 8 Mart’ta da “Kadınlar İsyandayız!” diyerek alanlarda olacağız. Çünkü 8 Mart, yalnızca geçmişin değil, bugün süren sömürünün, eşitsizliğin ve şiddetin karşısında örgütlü mücadelemizin günü. Bu yıl yoksulluğa karşı, kadınların eşit işe eşit ücret talebiyle yürüyeceğiz. Kadınların güvenceli ve sendikalı çalışmasının önündeki engeller kaldırılsın diyerek yürüyeceğiz. Kreş hakkı için yürüyeceğiz. Katledilen kadınlar isyanımızdır diyerek yürüyeceğiz. Dilovası’nda çalıştıkları işyerinde yanarak yaşamını yitiren kadınlar için yürüyeceğiz. Filistin, Rojava, Suriye, İran, Afganistan, Hindistan ve dünyanın birçok yerinde emperyalist saldırganlığın en alçak yüzüne karşı, sınır tanımayan kadın dayanışmamızla yürüyeceğiz. Kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak birlikte güçlüyüz diyerek yürüyeceğiz. Kadınları savaş ganimeti olarak gören erkek egemen düzene karşı 8 Mart’ta enternasyonal kadın mücadelemizi göstereceğiz! Yoksulluğa, şiddete, sömürüye ve savaşa karşı isyanımızla bir araya gelelim.
Aralık Feminist Kolektif adına Şevval Durmagit
Bu senenin 8 Mart’ı yaklaşırken kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak, patriyarkanın bizlere dayattığı erkek şiddetiyle, eşitsizlikle, sömürüyle, her geçen gün derinleşen ekonomik krizin etkileriyle, her yeni günde erkekler tarafından başlatılan yeni bir savaşın yıkımıyla mücadele etmeye, her zaman olduğu gibi tüm feminist isyanımızla ve öfkemizle devam ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bu patriyarkal kapitalist sistemi ancak feminist mücadelemiz sayesinde değiştirebiliriz.
Dünyada mülkiyetin yüzde 10’undan azı kadınlara ait, ama dünya aslında kadınların evde ücretsiz, işte ucuz emeğiyle dönüyor. Emeğimiz evde erkekler tarafından ücretsiz sömürülürken, işyerinde de patronların kadınları ve hatta kız çocuklarını nasıl ucuz iş gücü olarak gördüğünü, nasıl güvencesiz çalıştırdığını, MESEM protokollerinde ve Dilovası’ndaki kadın ve kız çocuklarının katliamında bir kez daha gördük. Emeğimizi ne erkeklerin ne patronların sömürmesine izin veriyoruz! Eşdeğer işe eşit ücret, ev içi emeğin eşit bölüşülmesi, kadınların emekleri ve zamanları üzerinde tam söz sahibi olması, bakımın kamusallaştırılması gibi taleplerimiz bugün hala güncelliğini koruyor.
Ve yine erkekler, kadın düşmanı devlet politikalarından aldıkları güçle emeğimizi, bedenimizi, kimliğimizi, cinselliğimizi, varoluşumuzu denetleme hakkını kendinde buluyor; her türlü şiddeti uygulamaya devam ediyor. Kadınlar aileci politikalarla evlere hapsedilmeye çalışılıyor, “müstehcenlik” gibi söylemlerle bedenleri denetleniyor.
Savaşın, yıkımın ve yoksulluğun en ağır faturası yine kadınlara ödetiliyor. Savaşları çıkaranlar da savaşlardan kar edenler de erkekler, bunu görüyoruz. Patriyarkal kapitalist sistemin dar barış tanımlarına sığmıyoruz. Savaş ve militarizmin patriyarkayla ilişkisinin, üniformalıların cinsel şiddetinden tutun da savaş bölgesindeki kadın işsizliği ve yoksulluğuna kadar çok farklı boyutlarıyla konuşulması gerektiğini söylüyoruz. Biz kadınların gündemleri barışın bir parçası haline getirilmezse o barışın eksik kalacağını görüyoruz.
Aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliği ve LGBTİ+ karşıtı söylemlerle varoluşlarımız engellenmeye çalışılıyor! Öyle ki hormon yasakları ve 21 yaş sınırı gibi uygulamalarla transların kendi bedenleri ve hayatları üzerindeki kontrolleri ellerinden alınmak isteniyor. Hayatlarımızın ve bedenlerimizin üzerindeki tasarrufumuza ne erkeklerin ne de devletin müdahalesini kabul ediyoruz. Nefret politikalarına karşı feminist dayanışmamız her geçen gün biraz daha büyüyor!
Tüm bu eşitsizlikler ve haksızlıklar karşısında asla umutsuz değiliz! Çünkü biz feministler olarak öfkemizi ve isyanımızı mücadelemizin haklılığından, gücümüzü ve umudumuzu da kadınların dayanışmasından alıyoruz. Kurtuluşumuzun feminist mücadelede olduğunu biliyoruz. Geceleri de sokakları da terk etmeyeceğimizi ve bugüne kadar hiçbir yasak ve engelin önümüze geçemediğini bir kez daha hatırlatıyoruz. (…) Yaşasın feminist mücadelemiz!
EŞİK Gönüllüsü Gülnur Aksop
Derinleşen ekonomik kriz, artan yoksulluk, göz göre göre katledilen kadınlar, savaşlar ve baskı ortamında hayat çok zor. Emeğimiz daha fazla sömürülüyor, bakım yükü görünmez sayılıyor, hayatlarımız ve bedenlerimiz üzerinde daha fazla söz kurulmak isteniyor. Bugün Türkiye’de laiklik sistemli biçimde aşındırılıyor. Laiklik ortadan kalktığında ilk kaybeden kadınlardır. Afganistan, Suriye en yakın örnekler. Bugün laikliği savunduğu için hedef gösterilenler, soruşturulanlar, yargı baskısına maruz bırakılanlar var. “Laikliği savunuyorum” demek suç değildir. Aksine, bu ülkenin anayasal düzenine sahip çıkmaktır.
Tam da bu ortamda yakında açıklanması beklenen 12. Yargı Paketi, kadın ve LGBTİ+ hareketi açısından ciddi bir risk taşıyor. Kadınların nafaka hakkının ortadan kaldırılması ya da işlevsiz hale getirilmesi, aile arabuluculuğunun getirilmesi ve boşanma süreçlerinde kadınların güvencelerini zayıflatacak, LGBTİ+’ları düşmanlaştıran, LGBTİ+’lara ve hak savunucularına hapis cezaları öngören düzenlemeler doğrudan Medeni Yasa’yı hedef alıyor. Medeni Kanun hayatımızın anayasası, tüm yurttaşlar için eşit yurttaşlığın temeli. (…) Eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam için laiklik vazgeçilmezimiz.
Bir yandan da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları söz konusu. Savaş, yoksulluk, göç ve şiddet demek. Daha fazla otoriterleşme demek. Savaşta kadın bedenlerinin erkeklerin savaş ganimeti olduğunu da çok iyi biliyoruz. Savaşın yol açtığı bütün sorunların kesişimde toplumsal cinsiyet var. Bu yüzden savaşa değil yaşamı savunuyoruz.
Kısaca bu 8 Mart’ta Eşitlik için Kadın Platformu (EŞİK) olarak en güçlü şekilde; Eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam için laikliği savunuyoruz! Yasalara dokunma, uygula! Hayatlarımızdan, haklarımızdan ve hayallerimizden vazgeçmiyoruz! Savaşa değil yaşama tarafız! Diyeceğiz.