Doğal olarak kuyu başına koştum hemen, ulaştığımda ortalık ana-baba günü gibiydi. Ne yaptıklarını bilemediğim görevliler telaşla koşuşturuyordu dört bir yana… İnip çıkan kafeslerden, yanık bedenleri sarıldıkları battaniyelerin altına gizlenen grizu yitikleri çıkıyordu yeryüzüne… Çıkan her cansız bedenle biz de ölüyorduk kuyu başında… Canlı çıkarılan madencilerin kapkara yüzleriyle bir parça da olsa hayata bağlansak da, geçen her dakika umutları tüketiyordu. Öyle de oldu, günler sonra aşağıda kalan 147 işçiden tümden ümit kesildi ve yangınların söndürülebilmesi için kuyu başları kapatıldı kille, yine sönmeyince bu kez milyonlarca ton su basıldı… Bir su kuyusuna dönüşen maden ocağının yeniden açılarak geri kazanma çalışmalarının yapıldığı sırada işim değişti, Kozlu’ya yeraltı işçisi olarak işbaşı yaptım. Ocakta kalan 147 işçiden kimilerinin cansız bedenlerinin ailelerine teslim edildiği anları izledim hüzünle. 30 Mayıs 1997’de son iki bedenin dışarıya çıkarılmasının da canlı tanıkları arasındaydım...
ONLAR YANSIN AŞAĞILARDA, BİZ ÖLELİM
Sözün özü, içimde dinmeyen bir yara olarak kaldı 3 Mart, ocaklardaki yangın bir şekilde söndürülmüş olsa da, hiç küllenmeyen bir yangın olarak sürüp gidiyor bende… Bu yüzden hüzünden kedere, tasadan öfkeye duygunun bin bir tonunda gezerek izliyorum anma toplantılarını. Hüznüm bir somun ekmeğin peşinde yitip giden madencilerin kötü kaderinden geliyor, yaşamayı en çok onlar hak ettiğini düşünüyorum da, eziliyorum bu yükün altında… Kederim, cinayete dönen bu kazalardan ders alınmamasından geliyor. Biliyorum ki adına grizu, göçük denen başka kazalarda, başka insanlar ölecek yine… Onca ölümden hiç ders alınmamış olmasıyla tasalanıyorum. Öfkemse, bu toplantıları yasak savma bir anlayışıyla gerçekleştiren iğreti yüzlere yöneliyor daha çok. Ölümler değil de devranın sürmesi önemli çünkü o yüzler için… Sesler dolaşıyor kulaklarımda. “Onlar ölsün, biz safa sürelim bol yıldızlı malikânelerde” diyorlar sanki. Ekliyorlar ardından: “Kader deyip adına, boyun eğdirelim tevekkülle, ‘güzel öldüler’ diyerek ölümlere güzellemeler yapalım… Onlar yansın aşağılarda, yukarıda, biz ısınalım…” İçimde dolaşan sesler, öfkemi daha da büyütüyor, o zamanlarda bir isyan bayrağına dönüyor yüreğim…
Bu yıl bir parça farklı oldu. Grizu faciasının 20’nci yılında anlamlı iki etkinlik vardı Kozlu’da. Yavuz Sarıyıldız’ın “Bir Vardiyadan Yüzler” başlıklı fotoğraf sergisi bir maden galerisine dönüştürülen Kozlu Müessesesi Tertip Salonu’nda açıldı. Bir karanlıkta çıktığı evinden, uykunun ağır yükünü üzerinden atamadan bir başka karanlığa giren madencinin yüzündeki karalardan okunan yorgunluğu, usta bakışın ürünü 35 fotoğraf karesi ile anlatılıyor sergide. Madenci baş lambasından yansıyan titrek ışıkta çekilen fotoğraflarda siyahla beyaz değil yalnızca, siyahtan beyaza geçerken açığa çıkan renklerin bin bir tonu var… Kesif bir ter kokusu yükseliyor fotoğraflardan, ustaca yapılan ışık oyunlarıyla oluşturulan gölgeler, yanılsamalar bambaşka bir tat katıyor. Yeraltı insanların negatifleşen hayatlarında dolaşırken irkiliyorsunuz çoğu zaman, çoğu zamansa, insanın sonsuzluğu karşısında şaşkınlığa düşüyor her yanınız... Sarıyıldız, 3 Mart yitiklerini bir kez daha görünür kılıyor, bir başka boyutta yaşatmaya devam ederek, hayatlarına anlam katıyor…
GRİZU GMİS’İ DE YUTTU
Fotoğraf sergisinin açılışının ardından Metin Kaya’nın “Derin Çığlık/263” adlı 60 dakikalık belgesel filmini izledik. Salonda bulunan grizu yitiği yakınlarının hıçkırıkları eşliğinde izlediğimiz görüntüler, o acı dolu zamanların ateşten günlerine geri getirdi bizi. Kaya, Altın Portakal Ödülü aldığı “100 Bin Kişiydiler” filmi ile aynı dili kullanmış yine, kafasında oluşturduğu hikâyeyi olayın kahramanlarına, tanıklarına anlattırmış. Bu doğrudan anlatım, gerçeklik duygusunu da, atmosferini de olağanüstü bir şekilde yükseltmiş filmin. Seslendirmedeki teknik sorunları epey halletmiş olsa da, dikkatli izleyicilerin kulağını tırmalayan bir şeyler kalmış yine de. Olanaksızlıklar nedeniyle video görüntüsü, gazete kupürü gibi o günlere ait görselleri geri planda çok az kullanmış olması, ilk bakışta gözü yoruyor. Ama tüm bunlar ne filmin gücünü, ne dramatik yükünü, ne de değerini azaltıyor. Aksine olağanüstü düşük bir bütçe, birkaç kişilik kadro ve çok az bir destekle yapılmış olması alkışlanası bir başarıyı ortaya koyuyor. Anlaşılan o ki, şu her yanından acı sızan kentin bin türlü travma ile dolu görsel hafızası Metin Kaya’ya emanet olacak bundan sonra. “Derin Çığlık/263”, tıpkı “100 Bin Kişiydiler” gibi böyle bir bellek tazeleme, kayıt altına alma filmi çünkü…
Tüm bunlar olup biterken gözler Genel Maden İşçileri Sendikası yöneticilerini aradı. Birkaç şube yöneticisi dışında kimse görünmüyordu ortalıkta çünkü. Yoktular, hem kamuoyunda, hem de işçiler arasında tartışma konusu olan temsilci eğitim seminerindeydiler Abant’taki beş yıldızlı bir otelde… Benim kalibremdeki bir insanın maliyeti ne olursa olsun eğitim çalışmasına karşı çıkması düşünülemez. Ama Allah’ın günleri bitmiş gibi, bu tarihleri seçmiş olmaları 3 Mart’ın anlamını da, yaşanan acıyı da hiç anlamadıkları anlamına geliyor ki, bu da, grizuda GMİS’in de kaybolduğunu koyuyor ortaya. 3 Mart’ları işçi sağlığı, iş güvenliği konusunda büyük sempozyumların, birbirinden güzel anma toplantılarının, uluslararası düzeydeki çalışmaların tarihi yapmak yerine yasak savma türünden törenlerle geçiştirmek grizuda yitirdiğimiz arkadaşlarımızın aziz hatıralarına saygısızlık olduğu kadar, üyeleri arasında güvenlikli çalışma bilincinin oluşmasına da engel oluyor. Şu beş yıldız düşkünü GMİS yöneticilerine, en iyi eğitimin taban eğitimi olduğunu ve bunun da alanda verildiğini nasıl anlatsam bilmem ki…