
















'Kan parasını almak bir sonraki işçinin mezarını kazmak oluyor'
28 Nisan Dünyada Çalışırken Hayatını Kaybedenlere Yas ve Anma Günü’nde konuşan Öğretim Görevlisi Aslı Odman , dünya genelinde mücadele yürüten hayatını kaybeden işçi ailelerinin kazanımlarını anlattı. Odman sunumunda, dev firmaların patronlarının yargılanarak ceza aldığını hatta fabrikaların kapandığına dikkat çekti.
Dünyada İş Cinayetlerinde Ölenleri Anma ve Yas günü dolayısı ile düzenlenen etkinlikte konuşan Aslı Odman, yakınlarını kaybeden aileleri mücadeleden vazgeçmemeye çağırdı. “Tazminat veya kan parasını alıp ceza davasına müdahillikten vazgeçmek bir sonraki iş suçunu mümkün kılar. Bir sonraki işçinin mezarını kazmak olur”dedi.
HER 15 SANİYEDE BİR İŞÇİ…
Odman, hayatını kaybeden işçilerin ailelerinin nasıl mücadele yürüttüğünü ve nasıl motor güç olduğunu anlatan bir sunum gerçekleştirdi. Dünyada her sene 2 milyon 300’den fazla kadın ve erkeğin çalışırken öldüğüne dikkat çeken Odman,işyerinde kullanılan kanserojen maddeler, tozlar, radyoaktivite vs. her sene 440 bin çalışanı öldüğünü belirtti. Odman, “ Her 15 saniyede bir bir işçi çalışırken ölüyor!” dedi.
‘KALKINMANIN BEDELİ KAN İSE BİZ TÜM BORCUMUZU ÖDEDİK’
“Dünyada daha çok insan, savaşlarda değil, çalışmaya yollandığı işler yüzünden ölüyor!” diyen Aslı Odman, sunumunu görseller üzerinden gerçekleştirdi. 90’larda kullanılan bir afişi gösteren Odman, işçilerin iş cinayetlerini anlatmak için “‘Tüm bu refah ve kalkınmanın bedeli kan ise, biz tüm borcumuzu ödedik!’” sloganını kullandığına dikkat çekti.
Odman, Türkiye'de ki tabloyu ise “Her sene en az bin 500 kadın ve erkek iş kazalarında, yani günde en az 4 çalışan ölüyor” diyerek anlattı.
“Kayıt altına alınamayan meslek hastalıkları sonucu senede en az 15 bin ila 30 bin çalışan ölüyor olmalı!” diyen Odman, kanserler içinden mesleki kanser oranı ise yüzde 10 civarı + sair hastalıklar olarak açıkladı.
HER ÖLÜM KAYITLARA KAZA OLARAK GEÇMİYOR
Odman, işyeri intiharlarının, ‘ofis içi şiddetin’, meslek hastalıklarının, sigortasız çalışanların kazalarının kaydedilmediğine de dikkat çekti.
Aslı Odman, bugünün dünyada devletler tarafından ulusal yas günü olarak anıldığını hatırlatarak “Türkiye de yas ve adalet günü olmalı. Bizler kalanlar için de adalet istiyoruz.” Dedi.
‘BİRİNCİ SORUMLULUK PATRONLARIN İKİNCİSİ ONLARI DENETLEYEN DEVLETİNDİR’
“Hiçbir kazanın hastalığın engellenmemesi için neden yok” diyen Odman, şöyle konuştu; “İş yerinde iş güvenliği ve sağlığını sağlamanın sorumluluğu patronundur. İş kanunda da bu böyle yazıyor. İkinci sorumlulukta bu işyerlerine yatırımların yapılıp yapılmadığını denetleyecek olan devlettir. Bu tedbirlerin alınmaması da iş suçudur. Ceza hukukuna göre bunların suçu vardır. ‘Başkasını tehlikeye atma’, ‘Onura ve cücut bütünlüğüne saldırı’, ‘Tehlikedeki insana yardım etmeme’ suçlarıdır.”
‘KAN PARASINI ALMAK BİR SONRAKİ İŞÇİNİN MEZARINI KAZIYOR’
Ailelerin ceza davalarını takip etmelerinin önemini belirten Odman, “Bunu intikam için değil bir sonraki iş cinayetine karşı bir önlem, Bir başka AVM’de bir başka Ostim’de olmasın diye yapmalıyız. Bir sonraki iş suçunu engellemek için bu yapılmalıdır. Bir kamuoyu baskı oluşturulmalıdır. Şirketlerin imaj ve itibarlarına dokunulmadığı sürece 100 milyarlık 200 milyarlık tazminatla iş bitebiliyor. Büyük bir kamuoyu baskısı yaratılmalı. Tazminat veya kan parasını alıp ceza davasına müdahillikten vazgeçmek bir sonraki iş suçunu mümkün kılar” diye konuştu.

Bu haberi okuma sürenizin 3 dakika süreceğini varsayarsak, bu üç dakikada tam 12 işçi, iş cinayetleri sonucunda hayatını kaybedecek. Dünyada her 15 saniyede bir işçi çalışırken hayatını kaybediyor. 28 Nisan Dünya İş Cinayetlerinde Ölen ve Yaralananları Anma Günü”nde, söz işçi ailelerindeydi.
Dünyada her 15 saniyede bir işçi hayatını kaybederken, her 15 saniyede 160 işçi de iş kazası geçiriyor. Dünya genelinde yılda tam 2 milyon 300 bin işçi hayatını kaybediyor. Türkiye’de resmi rakamlara göre günde 4 işçi hayatını kaybederken, kayıt dışı rakamlarda hesaba katıldığında Türkiye’de her yıl 30 bin işçinin iş cinayetleri sonucunda hayatını kaybettiği belirtiliyor.
Ölen işçilerin aileleri bir araya geldi
Daha sonra birçok ülkede sendikalar eliyle çeşitli anmaların yapıldığı bu günün kimi ülkelerde verilen mücadeleler sonucunda devlet tarafından da kabul edildiğini belirten Odman dünyada ve Türkiye’deki işçi ölümlerine dair şu verileri sundu:
-Her sene 2 milyon 300 bin’den fazla kadın ve erkek işçi çalışırken hayatını kaybediyor.
“Türkiye’de 30 bin işçi ölüyor”
“İş cinayetlerinin sorumluları belli”
Dünyada işçi ölümleri sonucunda ailelerin verdiği mücadelelerin çok önemli kazanımlarla sonuçlandığını belirten Odman, benzer şekilde işçi ailelerinin mücadelelerini sürdürmeleri gerektiğini söyledi.
Söz işçi ailelerinde
Odman’ın yaptığı sunumun ardından, Ostim-İvedik, Davutpaşa, Tuzla tersaneleri, tekstil işçileri, enerji işçileri ve daha birçok iş kolunda meydana gelen iş cinayetlerinde ölen işçilerin aileleri sırasıyla konuşmalarını gerçekleştirdi.
Ostim-İvedik’de ölen Dilek Gürer’in ağabeyi Nihat Gürer: Biz bir şirketin 3 kuruş fazla kar etmek istemesi yüzünden canımızı kaybettik. Bu ölümün ardından 20 işçi ailesi bıkmadan mücadelemizi sürdürdük. Sadece tüp firması suçlanırken, biz sorumlu olan herkesin yargılanması için çalışıyoruz. Bu süreçte yanımızda hiç destek göremediğimizi de söylemek istiyorum

Davutpaşa’da hayatını kaybeden işçi ailelerinde İdris Çabuk: Yaklaşık 4,5 yıl önce bu olay başımıza geldi. Maalesef böyle iş cinayetleri sürekli başımıza geliyor. Biz cinayetin ardından Bir Umut Derneği ile birlikte mücadeleye başladık. Parayı alıp çekip gitmeyi düşünmedik. Biliyoruz ki biz bu ülkede hukuk güçlü olandan yana haklı olandan yana değil… O dönem İstanbul Valisi olan Muammer Güler, sorumluları korudu. Neden koruduğunu milletvekilliğine yükselince anladık.
Zonguldak Maden işçileri adına Tunay Kebapçı: Oğlumu kaybettim. Büyük ihmaller vardı gerek özel şirket gerek devlet kurumlarının çok üzgünüm.
Satılmış Kocakaya: Ben de oğlumu kaybettim. (Ağlayarak konuşmasını sürdüremedi)
Tuzla Tersane işçileri aileleri adına Ruhiye Temel: 2006 yılında eşimi kaybettim. İşçi ölümleri biliyorsunuz ki en çok tersanelerde yaşanıyor. Benim eşimin vücudu patlamanın ardından yüzde 95 oranında yanmıştı. Olayın ardından çok üzülerek kan parası için masaya oturduk. Buna mecburdum çocuklarım için…
Elektrik işçileri adına ölen BEDAŞ işçisinin ağabeyi Mustafa Keleş: 2 yıl önce Gaziosmanpaşa’da kardeşim öldü. Bu ölümün tek sorumlusu işini bilmeyen insanların daha ucuz olduğu için işe alınmasıydı. Aradan iki yıl geçti ancak hala dava açılamadı. Bir gün herkese adalet lazım olur diyor siyasiler ama adalet bize gelince her nedense yok oluyor.
Gülseren Yurttaş’ın kardeşi Hatice Yurttaş: Ablam Sarayburnu’nda bir vincin devrilmesi sonucunda öldü. İşçi ölümlerini engellemek için alınması gereken önlemler açıkça maliyet olarak görüldüğünden bu ölümler bu kadar kolay gerçekleşiyor. Buna karşı tüm işçi aileleri birlikte olmalıyız.
Van depreminde hayatını kaybeden DHA muhabiri Selahattin Yılmaz’ın eşi: Ağlayarak konuşamadı…
İş cinayetinde ölen ev emekçisinin eşi Hüseyin Algan: Eşim pencereleri silerken düşerek öldü. Vefat ettiği evden bir kez dahi aranmadık. Söyleyecek çok şeyim yok…

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi 28 Nisan İş Kazalarında Ölenleri Anma ve Yas Günü’nde bir forum düzenledi. Foruma iş kazalarında ölen ve yaralananların aileleri, akademisyenler ve sendikacılar katıldı

Yüreğimiz yanıyor adalet istiyoruz
Davutpaşa, Ostim, Karadon, Afşin, Erzurum, Van, Tuzla...İş cinayetlerinde çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini kaybeden aileler ilk kez bir araya geldi. Kamuoyuna seslenen aileler, "Merhamet değil adalet istiyoruz. Bizi mücadelemizde yalnız bırakmayın" dedi
Türkiye’de iş cinayetlerinin ardı arkası kesilmiyor. Her gün en az 4 işçi; savrularak, yanarak, boğularak, göçük altında kalarak, düşerek, ezilerek yaşamını yitiriyor.
Sevgim Denizaltı - Burak Öz / Birgün
“28 Nisan Dünya İş Kazası Kurbanlarını Anma Günü” gerçekleştirildi
Dünyada 28 yıldan beri “Ölenleri an, kalanlar için mücadele et!” sloganıyla yapılan anma, böylelikle ilk kez Türkiye’ye de taşınmış oldu.
Kapitalist iş cinayetlerinde ölen ve yaralanan işçilerin ailelerinin çağrısıyla 28 Nisan Dünya İş Kazası Kurbanlarını Anma Günü etkinliği “Merhamet Değil, Adalet İstiyoruz” başlığıyla Petrol-İş konferans salonunda gerçekleştirildi. Dünyada 28 yıldan beri “Ölenleri an, kalanlar için mücadele et!” sloganıyla yapılan anma, böylelikle bir ilk ile Türkiye’ye de taşınmış oldu.
Etkinliğin içeriğinin Berna Güler Müftüoğlu tarafından sunulmasının ardından Petrol-İş adına İbrahim Doğangül’ün selamlama konuşmasıyla başlayan etkinlikte Aslı Odman 28 Nisan’la ilgili dünyadan işçi aileleri örgütlenme örnekleri verdiği bir sunum gerçekleştirdi. Etkinliğin sonunda bu alandaki hukuksal mücadeleleri özetleyen Erbay Yucak‘ın konuşmasının yanı sıra iş cinayetlerine karşı acil mücadele talepleri de formüle edildi.
Anmaya yaklaşık 200 kişi katıldı. Mahkemeler ve davalar için defalarca bir araya gelen, yakınlarının uğradığı iş cinayetlerini anlatan işçi aileleri bu ilk’te heyecanlıydı. Mücadelelerini yıllardır sürdüren aileler heyecanlarını anlatımlarına ve mesajlarına taşırken, yakınlarını Zonguldak’ta ve Van depreminde yitirenler konuşmakta daha büyük güçlük çektiler. Konuşmalarda kapitalizme karşı hınç ve hesap sorma arzusu, çoğu genç yaştaki yakınlarını bir anda paramparça, yanıklar içerisinde… yitirmiş olmanın acısı, mahkeme önleri dahil mücadelede yalnız kalmaktan gelen dayanışma çığlığı bir aradaydı. Yıllar süren, her duruşmanın aylar sonraya atıldığı mahkemelerde kapitalist sistemin bağlantılarını ve işçi sınıfına karşı çıkar ortaklığını her kademede görmüş olarak kendileri yüklenmediği takdirde sevdiklerinin kanlarının yerde kalacağını, bir sınıfsal hesabı sorma yükümlülüğünün bugün kendi omuzlarında olduğunu, fakat bunun ancak bir sınıf eylemine dönüştürülebildiği ölçüde sonuç alacaklarını görüyorlardı.
Lenin’in deyişiyle, Engels “proletaryanın, yalnızca acı çeken bir sınıf olmadığını, ama utanç verici ekonomik durumunun onu karşı konamaz bir biçimde ileri doğru ittiğini ve kendi sonal kurtuluşu için savaşım vermeye zorladığını ilk söyleyenler arasındadır.” İşçi ailelerinin yakınlarından söz ederken boğulan sesleri hem acılarının hem de mücadele ve hesap sorma itilimlerinin derinliğini ortaya koydu. Bir şeyi daha: İnsanlar acılarını ancak onları anlayacak olanlara, dostlarına gösterirler. İşçi sınıfının bir bölüğü, yakınlarını kaybeden, yalnız yakınları için değil sınıfın birer bireyi olarak kendileri ve gelecek kuşaklar için de mücadele eden aileler nezdinde, acısını paylaştı… Bunu sınıfın kolektif davranışına ve hesap sorma eylemine dönüştürmek, emeğin korunmasını sınıfın yeni oluşum sürecinde etkin bir kaldıraç haline getirmek, sermaye birikiminin işçi canlarına, tükenen vücut ve ruhlarına malolmasına karşı mücadele etmek, süreklileşmiş bir günlük emeği ve halkaları sürekli genişletmeyi gerektiriyor.
Etkinlikte yapılan konuşmaları yayınlıyoruz:

Ostim-İvedik toplu iş cinayetinde yaşamını yitiren Dilek Güler’in ağabeyi Nihat Güler: 6. duruşmamız bitti. Taleplerimiz temelinde yeni bir bilirkişi raporu hazırlanıyor. 8 Haziran’da yeni duruşmamız var. Herkesi takipçisi olmaya çağırıyoruz.
Dilek Güler’in kardeşi Demet Güler: Bizler 20 aileyi temsilen buradayız. 3 Şubat tarihi hayatımızın dönüm noktasıydı. Bir ateş içimize düştü. Üstünü örtmeye çalıştılar, ama ne kadar örtmeye çalışırlarsa çalışsınlar o ateş kor halinde içimizde var. Aynısı Davutpaşalı aileler için de geçerli. Duruşmalarda odalar, sendikalar, basına, her yere haber veriyoruz, ancak katılım olmuyor. Sizlerden istediğimiz ne kadar kalabalık olabilirsek, bu davaya kamu kuruluşlarını da dâhil edebiliriz. İsteğimiz bu.
Davutpaşa katliamında yaşamını yitiren işçilerin yakınlarından İdris Çabuk: 4,5 yıl önce bu hadise başımızdan geçti. İş cinayetleri sürekli oluyordu, biz gözardı etmişiz. Kendi başımıza gelince anladık ki, bu tip şeyler hiç bitmeyecek, bunlara engel olunmayacak. Hukuki yolda arayışa gitmeli insanlar. Maddi tazminatları alıp geri çekilmemeliler. Davutpaşa’da 21 kişi ölmüştü. Biz 15 aile burada davamızı sürdürüyor, parayı alıp kenara çekilmiyoruz. Hukuk sistemi paranın, güçlülerin yanında. Biz buna rağmen yola çıktık. Uğraştığımız kurumlar devlet kurumları. Kolay olmuyor, çünkü suçlarını örtmek için her yola başvuruyorlar. Yaklaşık iki yıl sonra davayı açtırabildik, bu süreçte dağılmadık, bir arada durduk. Biz “herhangi bir sonuç çıkmaz” mantığını, bu zinciri kırdık. Oy vererek seçtiğimiz insanlar, bizi koruyacaklarına, hırsızı, katili, dolandırıcıyı korumaya çalışıyorlar. İlk etapta sadece Zeytinburnu Belediyesi çalışanlarını sanık sandalyesine oturtabildik. Biz İstanbul Valisi’nden –şimdi milletvekili bu şahsiyet- İBB çalışanlarının yargılanmasının engellenmemesi için randevu talep ettik. Vali vatandaşını koruyacağına, memurunu koruma yolunu seçti. O haklıymış, sonradan anladık, çünkü baksanıza terfi edecekmiş, milletvekili olacakmış. Bu tip insanlara oy vererek meclise getiriyorsak, bilin ki vatandaş hakkını alamaz. Çünkü onlar paranın ve hırsızlığın yanında yer alıyorlar. Uğradığımız haksızlıklarda onlar büyük patronların dediğine bakarak karar alırlar. Cumhuriyet Savcısı çıktı, 1 hafta içinde takipsizlik kararı verdi Zeytinburnu Belediye Başkanı hakkında. İtiraz ettik, başka bir hâkim bu kez yargılamaya izin verdi. 9. duruşma sonunda bu noktadayız. İnsanlar sorumlu olduğu şeylerden yargılanmalı. Biz şunu istiyoruz: Burayı Petrol-İş bize açtı, teşekkür ediyoruz, ama 4,5 yıldır yanımızda olmayan kurumlara da sitemde bulunuyoruz. Bu tip davalara daha fazla destek olmalı, en azından dava günlerinde yalnızca maddi değil, flama-afiş olarak değil, kişi olarak/sayı olarak arkamızda dursalar biz bu 4,5 yıl içinde Ostim’i, Karadon’u, Adana’daki baraj patlamasını, Erzurum’da göz göre göre ölen enerji işçilerini belki de kaybetmezdik. Ama biz bir yol açtık. Bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Yılmayacağız, korkmuyoruz. Çünkü biz çalışanların hakkını arıyoruz. Destek veriyoruz, destek istiyoruz, teşekkür ediyoruz.
Hakkı Güleç (Davutpaşa): Örgütlenmeye değineceğim kısaca. 4,5 yıl önce bu hadise başımıza geldiğinde dünyamız karardı. Ama her karanlığın bir ışığı, bir aydınlığı vardır, burada da Bir Umut bize yardımcı oldu. Enerjimizi, gücümüzü acılarımızın önüne geçirip başka canlar yanmasın, başka aileler yıkılmasın, bunun mücadelesini verdik. Biz bu duruşmalarda medya karşısında “işçileri temsil ediyoruz” diye boy gösteren insanları, sendikaları görmedik, maalesef göremiyoruz. Gelin öyleyse biz gücümüzü birleştirelim. Örgütlü bir gücün karşısında hiçbir engel duramıyor. Bize “karşınızda devlet var, devletle başa çıkılmaz” dediler. Devlet de olsa, şahıslar da olsa biz bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Biz tazminat için yola çıkmadık. Biz yakınlarımızı dünya malına değişmeyiz. Şu an bana İstanbul’u verseler ben kardeşimin tırnağını hiçbir şeye değişmem. Onun yokluğu hiçbir zaman maddi olarak doldurulmaz. Gerçek anlamda sorumlular cezalarını çeksin, bu da emsal olsun, başka işverenler işçileri daha bir değerli görsün, iş güvenliğini sağlamaları için vesile olsun. Haklı ve acı bir gurur yaşıyoruz bugün. Şu an Davutpaşalı aileler, Ostimli aileler olarak anılıyoruz. Keşke bu biçimde anılmasaydık, ama başka acılar olmasın diye -biz kaza demiyoruz, cinayet diyoruz- iş cinayetlerine kurban giden ailelerin yanında olmaya devam edeceğiz.

Salih Temel (Davutpaşa): Dün öldük, bugün ölüyoruz, yarın da öleceğiz endişesi yaşıyoruz. Bunu ancak toplu hareket edersek, güçlü bir birliktelikle daha aza indirebiliriz. Bugünün bir yas günü olarak ilan edilmesi için mücadele yürütmemiz lazım ki, en azından devlet üzerinde bir baskı oluşturabilelim.
Adnan Saday (Davutpaşa): Türkiye’nin gerçeğidir bu, sadece Davutpaşa’nın değil. Biz Ankara’lara gittik, yanımızda devletten kimse olmadı. Maraş-Elbistan’da 27 insan, mühendis öldü. Baş taşları yok, kimse ulaşamıyor hala, o canlar orada gömü altında. Bir mühendis kaç yılda yetişiyor? Yazık. Başa çıkanlara, milletvekili olanlara yazık, el kaldır, evet-hayır. Bu çok ayıptır demokrasi-cumhuriyet açısından. Bizim dernek hakkımız yoktur; biz birliğiz, biz aile olarak, birey olarak derneğiz. Bize grev hakkı yoktur, bizim kendimiz grev. Bize toplusözleşme hakkı yoktur, biz kendimiz toplusözleşmeyiz. Benim ifademi, simit çalanın, baklava çalanın ifadesini alıyorsun, bir çağır belediye başkanının da ifadesini al bakalım. Bugün patlayıcı-parlayıcı olayında 17 ilçede, koca İstanbul’da 7 tane yetkili kişi var. Bunu mahkemede itiraf ettiler. Niye? Personel yetersizliği! Biz şifahen istedik diyorlar, olacak şey mi bu? Uzatmayayım, 1 Mayıs da geliyor. Mecidiyeköy’de, Şişli’deyiz. İnşallah bu işçiler, işçi meclisi olarak, hep birlikte orada oluruz.

Yakını Zonguldak madenlerinde ölen Turan Kebapçı: Maden mühendisi Koray Kebapçı’nın babasıyım. 17 Mayıs 2010’da madende hayatını kaybeden 30 kişiden biri benim oğlum. Özel sektörde çalışıyordu. Ben de 20 sene çalıştım madende, oğlum da mühendis oldu. Grizu patlamasında öldü. Gazın birleştiğinden haberleri olmadığından, aletin başında başka mühendis olmadığından, sinyalcisi olmadığından, denetim olmadığından bildirmiyorlar özelde. İki tarafı da, TTK’yı da, Yapıtek’i de suçlu buluyorum. Konuşmam bu kadardır.
Satılmış Kocakaya (Zonguldak): Ölen Sadık Kocakaya’nın babasıyım. Oğlum elektrik teknikeriydi. Ben konuşamayacağım, hepinize teşekkür ediyorum.
Çetin Uygur: Bir Zonguldaklı maden mühendisi ve Yeraltı Maden-İş’in kurucusuyum. Maden işçiliğinin merkezidir Zonguldak. Arkadaşım ismini söyledi: Satılmış. Galatalı bankerlerden, Fransız, İngiliz sömürgecilerden bu yana, hala bugüne kadar da kırsal kesimden gelen işçiler çalışır madende. Anne babaları onlara Satılmış ismini verir. Çünkü o madende çalışmaya gidecek, belki de geri gelemeyecek, orada kalacak. O nedenden dolayı Tanrı’ya adanmış, korumasına bırakılmış anlamında Satılmış ismini verirler. Osmanlı’dan bu yana bu çalışma sistemi bugün hala devam etmektedir. Ceplere 500 lira, 100 liralar koyup kapatıp, siyasi liderlerin kader diye bağladıkları ölümlerde işçiler ölür.

En az 10 saat çalışır, 2 saat eve gider, 10 saat daha uyumak zorundadır. Yediği tek şey domates, yumurta, bir parça ekmektir. Oysa ondan istenen minimum iki ton kömürdür. Bu kömürün çıkışı süresinde kazanması gereken minimum kalori 1500–1600 kaloridir. Ama bunu kazanamaz. Ondan bu ürünü isteyen sermaye, onu ölüme mahkûm eder. Bunların hepsi iş cinayeti olarak tanımlanmalı. Şikâyetçi olarak, alanları doldurarak, tek başına protesto ederek bu saldırıyı, saldırganlığı, cinayetleri önleme şansımız artık kalmamıştır. Dünyanın, yani liberalizmin içine girdiği bu krizli sistemde hiç kalmamıştır. Farklı mücadele yollarını izlemek, yakalarımızdaki rozetlerimiz farklı da olmuş olsa bile, artık ortak bir mücadele yoluyla, ortak çözüm yollarıyla birlikte yürümek zorundayız.
imzamızı attık “Hiçbir hakkımız kalmamıştır” diye. Ama o parayı alıncaya kadar bile, üstün çıktıkları halde çok hakaretlere uğradım. Tersanenin avukatı telefonda “Yeter yahu, ne kadar yüzsüz bir insansın, sadece senin eşin mi ölüyor, öldü” dedi bana. Sonrasında sendikamızla bazı basın açıklamaları yaptık. Bu arada tersane sahibi beni “provokatör” olarak nitelendirdi. Evime gelip bir başsağlığı, hastaneye gelip geçmiş olsun dileğinde bulunamadığı için beni tanıyamadı, beni “provokatör” olarak nitelendirdi. Çalışma Bakanı Faruk Efendi o ara bir basın açıklaması yaptı: “Bu kadar ağır bir sanayi kolunda ayda 10–15 işçinin ölmesi gayet normaldir. Trafik kazalarında her gün o kadar insan ölüyor” dedi. Türkiye’de insan hayatına verilen değeri kendisi açıkça anlattı. Benim eşim 16 yıl çalıştı. Çok fazla ölümler, yaralanmalar gördük biz komşularımızdan. Bundan sonra inşallah bir arada olalım, bu toplantılara katılalım, bu sadece içerde kalmasın, dışarılara da taşıralım. Eğer bir can kurtarabilirsek bundan sonra –gidenleri geri çeviremeyiz ama- ne mutlu bize diyorum. Hepinize çok teşekkür ediyorum, hepinizin başı sağ olsun.Hakkı Demiral (Tuzla): Limter-İş sendikasının genel sekreteriyim ve aynı zamanda tersane işçisiyim. Ben de tersanelerde 20 yaşındaki oğlumu kaybettim. Biz burada birbirimizi anlayacağımız, acılarımızı paylaşabileceğimiz bir yerdeyiz. Tuzla’da işçi sağlığı ve güvenliği sağlanmazsa Türkiye Tuzlalaşacak diyorduk. Şimdiye kadar hiçbir sendika yaşam hakkı için iş cinayetlerine karşı grev gerçekleştirmedi, sokağa çıkmadı. Ama tersanelerde Limter-İş, tersane aileleri, tersane işçileri olarak 2008’de, 27–28 Şubat’ta iki gün grev kararı alarak, tek talebi işçi sağlığı ve iş güvenliği, işçilerin yaşam hakkını korumak olan bir grev yaptık. Tüm ailelerin feryadını, sitemlerini anlıyorum. Eğer biz başımıza gelmeden ülkenin bir ucunda yaşanan bir adaletsizliğe karşı sokağa çıkmadığımızda bu acı gelip mutlaka bizi bulacak ve bulmuştur. Yüreğimizin bir parçasını toprağa vermişizdir, ailemizin artık huzuru kalmamıştır, her an ölümü yaşamaya başlamışızdır. Biz bütün aileler mutlaka birlikte mücadele etmeliyiz. Bu ülkenin herhangi bir yerinde herhangi bir kaza olduğunda bir araya gelip tepki koymalıyız. Yaşam hakkı için, adalet için, özgürlük için, örgütlenme hakkı için mücadele etmediğimiz zaman, kavga etmediğimiz zaman, sokakta bedeli ödemeyi göze almadığımız sürece başarılı olmayacağız. Doğrudur, sendikaların asıl görevidir işçi sağlığı iş güvenliğini gündeme getirmek. Bugün TBMM’de iş sağlığı yasası tartışılıyor. Bu tartışılan yasanın tamamıyla vahşet, bir uçurum olduğunu görmek gerekir. Bu yasaya karşıyız. İşçi sağlığı iş güvenliğini özelleştiriyorlar, taşeronlaştırıyorlar. Sorumluluk tersane patronlarının, ana firmaların olduğu halde onlar tutuklanmıyorlar, bu çıkacak yasa bunların ellerini daha da güçlendirecek. Önümüz 1 Mayıs. Biz bir avuç tersane işçisi iktidarın, devletin tüm güçlerine rağmen grevde basını, kamuoyunu arkamızda hissettik, bazı şeyler de değişti, ama bu kalıcı olmadı. Biz aileler olarak, İSİG Meclisi bileşenleri olarak, bu mecliste olmasak dahi, siyasi görüşlerimiz, dinimiz, ırkımız, inancımız ne olursa olsun, biz aileler olarak, çocuklarımız, eşlerimizi kaybedenler, canımızın bir parçasını toprağın altına verenler olarak bu mücadeleyi birlikte yürütürsek, biz bu işi kesinlikle başaracağız. Bunu başaracağımıza ben inanıyorum. Bu ülkenin neresinde olursa olsun, mücadele eden, emeğiyle geçinen herkese de sonuna kadar güveniyoruz. Hiç kimsenin tek başına güvenli çalışma şansı olmadığını, birbirimize ihtiyacımız olduğunu, birbirimize muhtaç olduğumuzu ve birlikte mücadele etmek gerektiği inancıyla hepinizi sevgiyle selamlıyorum.

Yakını Bedaş’a bağlı taşeron işçi olarak çalışırken ölen Mustafa Keleş: 2 yıl önce Gaziosmanpaşa’da kardeşim Erkan Keleş rahmetli oldu. İş cinayetinde. İki yıldır davasını açamıyoruz. Adalet diyorlar, adalet bunun neresinde arkadaşlar? Koşuşturuyoruz. Siyasetçiler “Adalet herkese lazım, adalet bir gün herkese lazım olacak” diyorlar. Bu adalet bize iki yıldır lazım, ama göremiyoruz. Kardeşim Bedaş’a bağlı taşeron firmada çalışıyordu. Bayramın 3. günüydü. Aracın üstünde çarpılıyor, 45 dakika asılı kalıyor direkte. “Bekleyin Bedaş’tan adam gelecek” diyorlar. Adli Tıp boğularak ölmüş dedi. Müdahale edilse kurtulacak belki. Şimdi dava açacağız, bekliyoruz. En çok zoruma giden şu arkadaşlar: Bir insan yerine koyup da “Başınız sağ olsun, geçmiş olsun” diyen olmadı, en fazla gücümüze giden bu. İki yıldır benim de psikolojim bozulmuş, ailemde herkesin bozuk. Kardeşimin eşinin de psikolojisi bozuldu. Para peşinde zaten değiliz. Suçlular suçunu çeksin. Bu adalet bize iki yıldır lazım, adalet istiyoruz.
Kamil Kartal (Enerji-Sen): Yaşamlarını yitirmiş bütün arkadaşları saygıyla anıyorum, ailelerine de başsağlığı, sabır ve metanet diliyorum. Tersaneler, enerji ve inşaat sektörleri en fazla ölümlü iş cinayetlerinin olduğu işkolları. Gerekli güvenlik önlemleri alınana kadar bazı bölgelerde arkadaşlarımızı işe çıkartmamaya özen gösteriyoruz. Erkan arkadaşın yaşamını kaybettiği aynı bölgede, Gaziosmanpaşa’da geçtiğimiz aylarda Seyithan isminde arkadaşımız, aynı pozisyonda, yine kepçe diye tabir ettiğimiz bir bom aracında 34,5 yüksek gerilim hattında elektriğe çarpıldı ve şu anda kolunu kaybetti. Hastanede yatıyor. Anlatıldı, bu bir maliyet sorunu. Artık elektrik sektöründe yapılan işlerin yüzde 70’i taşeron şirketler üzerinden gerçekleştirilmekte. Çalışan arkadaşlar da güvencesiz, sendikalaşma çok düşük. Anadolu’da maalesef her gün bir can kaybediyoruz. Bir ortak mücadeleye, bir ortak karşı çıkışa ihtiyacımız var. Bu anlamda bu toplantı çok anlamlı. Bu düzeyde ilk defa Türkiye’den aileleri bir araya getiren bir organizasyon oluyor. Enerji-Sen olarak biz de meclisin üyesi olarak elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz, bundan sonra da verilen bütün görevleri yerine getireceğiz.

Mühendis Gülseren Yurttaş’ın kardeşi Hatice Yurttaş: Gülseren Yurttaş’ın kardeşiyim. Ablamın hayatını kaybetmesinden de biliyorum. Bu olaylar gayet basit olaylar. Sadece bir kar-zarar hesaplamasının sonucunda, işçi sağlığını sağlamak masraflı olduğu için feda edilen insanlar bunlar. Ablam Melen projesinde harita mühendisi olarak çalışıyordu Sarayburnu şantiyesinde. Bir vincin devrilmesi sonucu öldü. Olay gayet basit: Vincin pimi, bom denilen taşıyıcı kolu taşıyan pim kırılıyor ve vinç düşüyor. Kaza dediğiniz zaman bu daha mistik bir şey haline geliyor insanların kafasında. Ama yakınlarını kaybeden aileler gayet iyi biliyorlar, bunlar sadece maliyetten kaçınıldığı için yaşanan olaylar. Bu kadar basit. Ailelerin örgütlenmesi, birlikte olması çok önemli. Bir mücadelenin parçasıyız. Bir araya gelmemize vesile olanlara teşekkür ediyorum.
Van Depreminde yakınını kaybedenlerden Gönül Yılmaz: Gazeteci Sabahattin Yılmaz’ın eşiyim. Çok daha yeni benim. Belki iş kazası demezler ama… Konuşamayacağım.
Hale Erol: Babamı Bayram Otel’de kaybettim Van’da. Oradaki başka bir otelin teknik müdürlüğünü yapmak için oradaydı. Bir gün önce gönderdik babamı Van’a, bir gün sonra da o talihsiz olay geldi başımıza. Davalarımız henüz açılmadı, şu an bilirkişi raporlarını beklemekteyiz. Buradaki herkesin çeşitli şekilde canı yanmakta, yandı, bu bir gerçek. Babam 62 yaşındaydı. Çalışmaya gittiği otelin fotoğraflarını çekmiş. Bir önceki depremde otelde hasar bulunmuş, o fotoğrafları otelin müdürüne yollayacaktı. 18 yılını turizm sektörüne verdi, teknik müdürlük yaptı. Kaldığı otelde kendisinin gösterdiği duyarlılığı aynı şekilde göremedi ve hayatını kaybetti. Ölen herkes huzur içinde uyusun. Tek şey söyleyeceğim, şu zaman zarfında şunu anladım: Arsız güçlü olunca, haklı suçlu oluyormuş.
Lale İmren: Önal Erol’un kızıyım. Van Bayram Otel’de babamı kaybettik. Depremi değil belki ama depremin sonuçlarını engelleyebiliriz. Kaldığı otelde bu duyarlılık yapılmamış babamın. Diğer binalar ayakta, o caddede sadece bu bina yıkılıyor. Hiçbir insan o şekilde ölmeyi hak etmiyor. Ben üç gün boyunca enkaz başındaydım. Bir umutla babamın oradan yaşayarak çıkmasını umut ettim. Çıkan her enkazın ambulansına binmek zorunda kaldım, babamı teşhis etmek için. Oradan çıkan vefat etmiş her canlıya bakmak zorunda kaldım. Emin olabilirsiniz ki, bu hiç kimsenin hak edeceği bir ölüm şekli değil. Bunların arkasında kimler varsa, otel müdüründen Çevre Bakanı’na kadar kimler sorumluysa, bunlar bu sorumluluklarının arkasında dursunlar.
Ev işçisi eşini kaybeden Hüseyin Aldan: Bir yıl önce vefat eden Fatime Aldan’ın beyiyim. Eşim bir iş kazası sonucu, pencerenin hatalı olması nedeniyle pencereden düşerek vefat etti. Eşimin çalıştığı evin sahipleri bir yıldır aramadılar. Bizi bir insan yerine koymadılar. Ev işçilerinin sigorta sistemine alınmasını rica ediyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Gülhan Benli: Bir ev işçisiyim. Ev İşçileri Dayanışma Sendikası başkanıyım. 2011 verilerimizi açıklamıştık. Durumumuz buyken bugün çıkacak yeni yasada bile yerimiz yok. Kınıyoruz. Sesimizi her geçen gün yükselterek bizi de iş güvenliği kapsamına almalarını istiyoruz. Canlarımızın artık ölmemesi için bir şekilde önleminin alınmasını istiyoruz. Düşüp ölürken, ev içinde kazalar geçirirken bizi buna mahkûm etmelerini istemiyoruz. Bundan sonrası için de güvence altına alınmak istiyoruz. Bu toplantı ilk oldu. Yaralanan arkadaşları buraya getiremedik. Bundan sonra hep birlikte el ele mücadele edecek, engelleri aşacağız.

Sultanbeyli Tekstil’de akrabasını kaybeden Ercan Zencir: Kimya Mühendisleri Odası ve İSİG Meclisi üyesiyim aynı zamanda. İlk çalışmalara katıldığımda başımıza henüz böyle bir iş gelmemişti. Bir yakın arkadaşımın, akrabamın başına iş cinayeti gelmemişti, bilemezdik bunu. Ancak iki hafta önce 9 Nisan’da böyle bir olay yaşadık. Medyada yer aldığında bir işçi arkadaş ölmüştü, akrabamız Eda Çavuşoğlu ağır yaralanıp hastaneye kaldırılmıştı. Bir hafta yaşam mücadelesi verdi. 14 Nisan cumartesi günü aramızdan ayrıldı. Abisi de burada, konuşacak durumda değil. Tüm aile üyeleri adına konuşuyorum. Eda benim sadece akrabam değil, arkadaşımdı, bir süre beraber yaşadık. Çok taze bir olay, henüz hukuki gelişme yok. Burada birçoğumuz işçi ailesiyiz. Hayata aynı pencereden bakıyoruz. Ben de işçi ailesinden geliyorum, bir mühendis olarak işçi sayılırım, kanunlarda işçi olarak tanımlanıyorum. Ne zaman kimin başına ne geleceği belli olmuyor. Bu nedenle her zaman işçi olduğumuzun bilincinde olup bir arada olmamız lazım. Başımıza bir iş geldi-gelmedi, bu çok önemli değil, bir gün hepimizin başına gelebilir. Bizler çoğunluğuz arkadaşlar. Çalışan insanların yüzde 99’u bizleriz. Hayatı kuran bizleriz. Barındığımız binaları yapan, üzerimizdeki giysileri yapan, gıdaları üreten, aklınıza gelebilecek her şeyi üreten, dünyayı yaratan bizleriz. Ancak bizlerin yaptıklarımız üzerinden menfaat kazanan, bunlarla büyüyüp güçlü olan yalnızca yüzde 1’lik bir dilim. Çok fazla kalabalığız, ancak bir arada olmadığımız için biz onlar kadar sesimizi çıkaramıyoruz. Onlar kadar güçlü olduğumuzu gösteremiyoruz. Lütfen arkadaşlar kim olursak olalım hiç önemli değil. Bizler temelde ortak bir paydanın bileşenleriyiz. Bizler işçi aileleriyiz. İşçileriz. Teşekkürler.

Ostim işçisi İbrahim: Ostim’de çalışan galveniz işçisiyim. Biz de bir 15 yıl sonra meslek hastalığından ölebiliriz. Galveniz ocağına düşüp ölebiliriz. Burada anlatıldı, bir marangoz 15 yıl sonra “Ne oldum, neden ciğerlerim böyle” diye sorabilir. Biz de bu soruyu bugünden sormak için yola çıktık. Galveniz sektörü yeni gelişen ve büyüyen bir sektör. Galveniz kimyasal maddelerle yapılan bir şey. Çinkonun eritilmesiyle ve metalin asitte bekletilerek çinkoya daldırılmasıyla metalin paslanmasını engelleyen, maksimum 60 yıl doğada paslanmadan, çürümeden kalmasını sağlayan bir şeydir. Dediğim gibi, yeni gelişen bir sektör ve önümüzdeki 15–20 sene sonrasında meslek hastalıklarının görüleceği bir sektör. Bunu bugünden görüp önümüzdeki dönem yaz aylarında bir kampanya örgütlemeye çalışıyoruz. Akademisyenlerle ortak bir çalışma yapmayı düşünüyoruz bu sektörle ilgili. Bazı dosyalar oluşturduk. Çalıştığımız birkaç fabrikada görüntüler çektik. Gerçekten işçi sağlığı ve güvenliği konusunda hiçbir önlemin alınmadığı bir yer. Yaklaşık iki sene önce Ostim’de bir arkadaşımız asit kazanına düştü ve altı ay yaşadı, sonra öldü. Herhangi bir havalandırma tertibatı yok ve sürekli kimyasallara maruz kalıyoruz. Sabah uyandığımızda veya az bir şey dinlendiğimizde bütün vücudumuz uyuşmuş oluyor. Bunları bir dosya halinde hazırlayıp bir kamuoyu oluşturmayı ve bu sektörle ilgili bir bilinç yaratmayı düşünüyoruz. Burada konuşmacı arkadaşların çoğu birlikte mücadeleden bahsetti. Biz de Ostim işçileri, Ostim’de çalışan Galveniz işçileri olarak Kimya Mühendisleri Odası, Makine Mühendisleri Odası, Ankara Tabip Odası ile beraber bu sektörün üzerine gitmeyi düşünüyoruz. Ostim gerçekten iş cinayetlerinin yoğun olarak yaşandığı bir yer, aileler de burada. Sadece acıyı yaşayanların değil, diğer kitle örgütlerinin destek vermesi gerekiyor. Davalarda sadece bizler varız. Sendikalar, odalar, kitle örgütleri gelmiyorlar mahkemeye. İşçi sınıfı acı çeken, katledilen bir sınıf olmamalı artık. Mücadele eden bir sınıf da olmalı. Bu anlamda bu etkinliğin anlamlı olduğunu düşünüyoruz ve birlikte mücadele etmenin önemini tekrar biz de vurguluyoruz.
İşçi aileleri buluştu
28 Nisan Dünya İş Cinayetlerinde Ölen ve Yaralananları Anma/Yas Günü”nde İstanbul'da gerçekleştirilen forum, iş cinayetlerinde ölen ve yaralanan işçilerin ailelerini buluşturdu.
Yüzlerce kişinin katıldığı etkinliğe Davutpaşa, Karadon, OSTİM, Zonguldak, Tuzla ve pek çok yerden işçi aileleri katıldı.
İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin çağrısıyla Petrol-İş Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen etkinlikte konuşan işçi aileleri sendikalar ve meslek örgütlerinin iş cinayetleri konusundaki duyarsızlıklarını eleştirerek bu mücadeleye sahip çıkılmasını istediler.
Ortak mücadeleyi sürdürme konusundaki kararlılıklarını ifade eden aileler davalarının takipçisi olacaklarını duyurdular. 28 Nisan’ın Türkiye’de de iş cinayetlerinde ölenleri anma günü olarak kabul edilmesi gerektiğini söylediler.
Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Berna Güler Müftüoğlu’nun sunumu ve Petrol-İş Genel Mali Sekreteri İbrahim Doğangül’ün açılış konuşmasıyla başlayan forum, Aslı Odman'ın işçi ölümlerine, 28 Nisan anma ve yas gününe dair yaptığı bilgilendirmeyle devam etti. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi üyesi Aslı Odman, anma gününün 1980’lerin sonuna doğru Kanada’da başladığını söyledi.
Etkinlik, iş cinayetlerinde yaşamını yitiren ailelerin kürsüsü haline geldi.
Zonguldak Karadon’da hayatını kaybedenlerin yakınları ile Yer Altı Maden-İş Genel Başkanı Çetin Uygur'un da söz aldığı kürsüyü Tuzla tersanelerinde hayatını kaybedenlerin yakınları, BEDAŞ işçisi Erkan Keleş’in abisi Mustafa Keleş, Enerji-Sen Genel Başkanı Kamil Kartal, harita mühendisi Gülseren Yurttaş’ın kardeşi Hatice Yurttaş, Van’daki Bayram Otel’de hayatını kaybeden gazeteci Sabahattin Yılmaz’ın eşi Gönül Yılmaz, iş kazasında hayatını kaybeden ev işçisi Fatima Aldal’ın eşi Hüseyin Aldal, Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Başkanı Gülhan Benli, bir galvaniz işçisi, tekstilde çalışan bir yakınını iş kazasında kaybeden Ercan Zincir'in yanısıra iş cinayetleriyle ilgili davaları takip eden avukatlar da kullandı.
Toplantının kapanışını ise İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi Sözcüsü Murat Çakır yaptı. Çakır, forum boyunca 28 Nisan’ın iş kazalarında ölenleri anma günü olarak kabul edilmesi talebinin yanısıra 1 Mayıs’ta da iş kazalarının bir gündem haline getirilmesi gerektiği sonucunun çıktığını söyledi. Çakır ayrıca iş kazalarında hayatını kaybedenlerin ailelerinin koordinasyonunun sağlanması gerektiğini de söyledi.
İş Cinayetlerinde Ölenlerin Aileleri: “Merhamet Değil, Adalet İstiyoruz!”
“28 Nisan Dünya İş Cinayetlerinde Ölen ya da Yaralananları Anma/Yas Günü” dolayısıyla Türkiye’nin birçok bölgesinde iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiş işçilerin aileleri, “Merhamet Değil, Adalet İstiyoruz!” sloganıyla Petrol-İş Konferans Salonunda bir araya gelerek yakınlarını andılar ve taleplerini dile getirdiler.
Etkinliğe İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi öncülük etti. Dünyada, işçi ailelerinin örgütlenmeleri üzerine örneklerin yer aldığı ve 28 Nisan’ın neden seçildiği üzerine kısa bir sunum yapıldı. Ardından işçi aileleri söz alarak acılarını ve mücadele süreçlerini paylaştılar. Anmaya Davutpaşa’da OSTİM/İVEDİK’te, Zonguldak madenlerinde, Tuzla tersanelerinde, Enerji ve tekstil sektöründe iş cinayetlerine kurban giden işçilerin aileleri katıldı. Van depreminde hayatını kaybeden gazetecilerin aileleri de anmada yerlerini aldılar.
Kürsüye çıkıp konuşan aileler, kimi zaman öfkelendiler ve adaletin olmadığını, hükümetin, devletin hırsızın, soyguncunun yanında yer aldığını, adaletin onlar için işlediğini vurguladılar, kimi zamansa acıları tazelendi ve gözyaşlarına engel olamadılar. Davutpaşa aileleri adına söz alan ve kardeşini kaybeden bir işçi düşüncelerini şöyle ifade etti: “Meğer sürekli yaşanıyormuş iş cinayetleri ama biz yakınlarımızı kaybedene kadar bu acıları bu kadar yakından hissetmiyorduk. Şimdi nerede bir acı haber duysak, o acıyı yüreğimizde hissediyoruz. Bir daha acıların yaşanmaması için birlik olmalıyız ve bu davaları daha kalabalık takip etmeliyiz. Bir tepki oluşturmalıyız. Biz Davutpaşa’dan sonra OSTİM’i duyduğumuzda yıkıldık, ‘keşke durdurabilseydik’ dedik.”
Bir başka işçi yakını ise şöyle konuştu: “Dört buçuk sene önce bu hadise başımıza gelince dünyamız karardı. Türkiye’de başka canlar yanmasın istiyoruz. Bizim sesimiz kısılmaya çalışıldı. Bize ‘devletle başa çıkılmaz. Onlar güçlü’ dendi. Ama biz davamızdan vazgeçmedik, geçmeyeceğiz. Bizim derdimiz tazminat değil. Bu Türkiye’de bir emsal olsun istiyoruz. Tüm sorumluların yargılanmasını istiyoruz.” Tuzla tersaneler bölgesinde eşini kaybeden Ruhiye Levent eşinin ölümünden sonra tersane patronlarının kendilerini insan yerine koyup “başın sağ olsun” bile demediklerini, bir an önce kan parası verip olayı kapatmak istediklerini söyledi. Üstelik bir de tersane patronlarının avukatından türlü hakaretler işittiğini dile getirdi. Kendisine “Ne kadar yüzsüzsün. Sadece senin mi eşin ölüyor?” diyen patronların işçilerin hayatına nasıl bir değer biçtiklerini vurguladı.
İşçiler tersanelerde, fabrikalarda gerçekleşen patlamalarda, şantiyelerde kaldıkları çadırlarda yanarak, ya da bir elektrik direğinin tepesinde elektrik çarpması sonucu 45 dakika asılı kalarak feci bir şekilde yaşamlarını yitirebiliyorlar. Ölüm biçimleri farklı olsa da aslında hepsi önlenebilir iş kazaları sonucunda ölüyorlar. Anmaya katılan tüm ailelerin aslında acıları ve talepleri ortaktı. Hepsi de acıların bir daha yaşanmamasını istiyorlardı. İş cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin ailelerinin ve tüm toplumun bir araya gelerek güçlerini birleştirmeleri gerektiğini söylediler. Duruşmaları daha kitlesel bir şekilde takip ederek kamuoyunda bir duyarlılık, tepki yaratma çağrısında bulundular. Sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin bu davalara sahip çıkmasını istediler.
28 Nisan Dünya İş Cinayetlerinde Ölen ve Yaralananları Anma / Yas Günü
Etkinlik iş kazalarında hayatı kaybeden emekçiler için bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Salondaki çocukların çokluğu çok dikkat çekiciydi. Çocuklar elbette ki ağırlıklı olarak iş kazalarında yakınlarını kaybeden ve Türkiye’nin dört bir yanından bu etkinlik için gelen ailelerin evlatlarıydı. Kim bilir belki de çoğu yetim kalmış çocuklardı.
Berna Müftüoğlu’nun başkanlık ettiği kürsüden, Ertuğrul Kürkçü’nün TBMM’de İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin hazırladığı raporu kullanarak bir soru önergesi verdiği anlatıldı.
Etkinliğe büyük toplantı salonunu açarak ev sahipliği yapan Petrol-İş Sendikasından İbrahim Doğangül önce söz aldı. “Bugün buradaki işçi aileleri ile keşke bu vesile ile tanışmış olmasaydık” diyerek sözlerine başladı ve kısa bir selamlama konuşması yaptı.
Ardından Aslı Odman “Dünyadan İşçi Aileleri Örgütlenmeleri Örnekleri ve 28 Nisan” başlıklı çok güzel bir sunum yaptı. Sunumda aldığımız notları paylaşalım, notlarda hatalı bir takım ifadeler bulunabileceği notunu düşelim.
Dünyadan İşçi Aileleri Örgütlenmeleri Örnekleri ve 28 Nisan
Aslı Odman
Kimi ülkelerde yakınlarını kaybeden ailelerin, emek örgütlerinin ve çeşitli sivil insiyatiflerin çabalarıyla 28 Nisan “Çalışırken Ölenlere Yas ve Adalet Günü” ilan edildi ve kimi diğer ülkelerde de bu yöndeki çabalar sürmekte. İş kazalarına dair dünya istatistikleri Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verilerine göre kabaca şöyle:
•Dünyada her sene yaklaşık 2,3 milyondan fazla insan (360 bin iş kazası + 2 milyon meslek hastalığı) iş koşulları yüzünden ölüyor.
•160 milyon insan çalışmadan kaynaklı hastalığa kapılıyor.
•Yani dünyada her gün yaklaşık 6.300 insan, yani 15 saniyede bir insan çalışma kaynaklı hayatını kaybediyor.
•Yani dünyada gerekli önlemler alınmadığından ötürü çalıştığı için ölen insanlar, savaşlarda ölen insanlardan daha fazla.
Dünyada 28 Nisan Yas ve Adalet günü için uğraş veren kimi çevrelerin kullandığı bir sloganı andı Odman: “Tüm bu refah ve kalkınmanın bedeli kan ise, biz borcumuzu ödedik.”
Türkiye’de ise
•Yılda en az 1500 çalışan iş kazalarında öldü. Yani günde 4 insan!
•Kayıt altına alınamayan meslek hastalıkları sonucu senede en az 15 bin ila 30 bin çalışan ölüyor. (Kanser ölümleri içinde mesleki kanser vakalarının oranı % 10 civarı)
•İşyeri intiharları ve sigortasız çalışanlar kayıtlara girmiyor bile.
•Tüm iş kazaları ve meslek hastalıkları engellenebilir.
•İşçi sağlığı ve iş güvenliği yatırımlarını yapma sorumluluğu işverene aittir ve maliyeti işveren üstlenir.
•Bunu yapıp yapmadığını, kamu barışı ve güvenliği adına devlet denetler ve bu önlemlerin yerine getirilmemesi “iş suçu”dur.
•T.C. Ceza hukukuna göre iş cinayetlerinin sorumluları şu suçlardan birini işlemiş olurlar: ◦Taksirle (hatayla), bilinçli taksirle, olası kasıt veya taammüden ◦Başkasını tehlikeye atma
◦Onura ve vücut bütünlüğüne saldırı
◦Tehlikede olan insanlara yardımcı olmama
İntikam için değil ama bir sonraki iş suçunu engellemek için sorumluların cezalandırılması elzemdir.
İşveren için ölümler bir maliyet unsuru olarak görülüyor. “Şu işte muhtemelen şu kadar işçim ölür, şu kadar parayı kan parasına ayırmam gerekir” şeklinde. Eğer kamuoyu oluşmaz, ölenlere sahip çıkmaz, firmaları protesto etmez, onların canı gibi baktıkları firma imajlarını zedelemek için hareket geçmez ise ne yazık ki böyle oluyor.
Bunun böyle olmadığı dünyadan iki örneği sizlere anlatacam.
1. Dünyanın en büyük demir çelik şirketini mahkemede kim dize getirebilir?
Bu şirket Alman Thyssen Krupp demir çelik devi. Bu şirketin İtalya Torino’daki bir fabrikasında 6 Aralık 2007′de bir patlama gerçekleşiyor ve 7 işçi hayatını kaybediyor.
Bu fabrika aslında kapatılması planlanan, bu yüzden yatırım yapılmayan, harcamaları kısılan ve işçilerinin kendi rızalarıyla işlerini bırakmaları için onlara baskı yapılan, zor koşullara itilen bir fabrika.
4 sene süren kampanyada aileler, ilçe belediyesi, sendika ve farklı çevrelerin iş birliği ile mücadele veriliyor. Duruşmalara kitlesel katılım gerçekleştiriliyor.
15 Nisan 2011′da Krupp şirketinin İtalya Genel Müdürü Herald Espenbahn olası kasıt ile taammüden adam öldürme suçundan 16,5 yıl hapse çarptırılıyor. 5 üst düzey yönetici de “bilinçli taksir ile adam öldürme” suçundan 10 ila 14 yıla kadar hapse çarptırılıyor.
Krupp kararı temyize götürdü ve süreç temyizde. Espenbahn ise bu arada Brezilya’ya kaçmış.
2. Fransa’da asbestin halk hareketleri sonucunda yasaklanması
Fransa Clermont’ta Asbest bazlı Amisol fabrikasında 1970′lerde fabrikanın kadın işçileri ile başlayan bir hareket bu.
Asbestin insanları kanser ettiği 20. Yüzyılın başından beri bilinen bir gerçek ancak bu bilinmesine rağmen tekel şirketlerin lobisi ile bu madde yüzyıl boyunca kullanılıyor.
Asbest yalıtkan bir madde olduğu için tekstil ürünlerinde kullanılıyor ve bu fabrikada da durum bu. 74′te bu fabrikanın kapatılması gündeme geliyor ve işçiler buna karşı fabrikayı işgal ediyorlar. Bu işgal sürecinde, işçilere destek veren öğrencilerin, bilim insanlarının da desteği ile asbeste karşı bir duyarlılık gelişiyor. Aynı dönemde inşaatından asbest kullanılmış olan Jussieu Üniversitesi’ndeki yine öğrenci hareketinin öncülüğünde üniversitenin asbestten temizlenmesi kararı anlıyor. Bu iki hareket arasındaki işbirliği ile asbeste karşı ulusal çapta bir kampanya başlıyor. 20 yıllık bir süreçten bahsediyoruz, kurbanların aileleri, çevre örgütleri, öğrenci hareketleri, iş sağlığı uzmanları, sendikaların bir arada götürdüğü uzun soluklu bir mücadele. 90 yıllarda büyük platformlar oluşuyor bu talep etrafında.
Hareketin taleplerinden biri “Bizi zehirleyenler hem suçlu hem de sorumludur. Ceza Hukukuna göre yargılanmalıdırlar.”
Eşlerini asbeste kurban veren kadınlar grev önlükleri gibi “asbest kurbanından dul kaldım” önlükleri giyiyorlar ve önlükler kampanyanın sembolü oluyor.
Bu mücadelelerin sonucunda asbest Fransa’da 97′de yasaklanıyor.
Bu süreçte “sanayi suçları” ve “iş suçları” kavramları gelişiyor.
Fransa’nın La Ciotat Tersane bölgesinde “Asbest Kurbanı İşçiler Anıtı” dikiliyor.
Aslı Odman’ın bu güzel sunumunun ardından etkinliğin en anlamlı ve en de zor olan bölümü başladı. Yakınlarını iş cinayetlerinden kaybeden aileler, ağabeyler, ablalar, eşler, babalar birer birer kürsüye çıkıp, duygu ve düşüncelerini paylaştılar. Davutpaşa’da, Ostim/İvedik’te, Zonguldak madenlerinde, Tuzla Tersanelerinde, Enerji iş kolunda taşeron çalışırken ölenlerin, Gülseren Yurttaş’ın, Van depreminde hayatını kaybeden gazetecilerin, ev işçisi Fatma Aldan’ın, Sultanbeyli’den tekstil işçilerinin aileleri sırayla grup grup kürsüye çıktılar ve içlerinden birer ikişer yakın söz aldı ve hislerini anlattı.
Biz de en azından sözümüzle iş cinayetlerine vurgu yapıyoruz, en azından sitede duyurmaya, meseleyi anlatmaya çalışıyoruz. Bazen olayları, vakaları anıyor, verileri sunmaya çalışıyoruz. Ama sonuçta ateş düştüğü yeri yakıyor ve uzaktan da olsa duyarlılık uzaktan uzaktan kalıyor. Sayılar gerçekten yabancılaştırıcı ve anlamsız bir yerden sonra. Daha evelsi gün sayıları buldum, yazdım 1 Mayıs yazımız için, onlar, yüzler, binler. Ama insan karşısında bir anda, hem de üst üste bu insanları, hikayelerini, sorumlular tarafından adam yerine koyulmamalarını, acılarını, kayıplarını ve hissiyatlarını dinleyince sayıların ne kadar anlamsız ve meseleyi aslında anlatmaktan çok uzak şeyler olduğunu anlıyor. İşçi emekçi meselesidir, siyasidir, akademiktir, çok toplantıya katıldım, ama hiç birinden bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Ölüm Allah’ın emri. Ama bu insanların canını alan kullarının zalimleşmesi. Kullarının insanı maliyet unsuruna indirgeyen bir düzenin etrafında dolap beygiri gibi dön ha dönmesi.
Sözü canlarından parçalarını kaybeden yakınlara bırakıyorum. Notlarım kesik kesik ve dağınık. Gücümün yettiği kadar yazdım. Muhakkak bunlarda da eksik gedik olacaktır. Ama hissiyatı yanlış aktarmamış olacağıma inanıyorum.
OSTİM aileleri
“Ben Ostim’deki patlamada hayatını kaybeden Dilek Gürel’in abisiyim. Böyle bir konunun öznesi olmak zor, ama hayat insana böyle şeyler yapabiliyor. Bir şirketin üç kuruşluk kârı için buradayız. Daha geçen gün İstanbul’da beş kere kapatılmış ama tekrar tekrar açılmış işyerinde patlama oldu insanlar hayatını kaybetti. Bizim ki de oksijen tüplerinden oldu, biliyorsunuzdur. 20 kayıp var, 15 aile bir aradayız. Davutpaşa aileleri ve Bir Umut Derneği’nin sayesinde biraz da bir araya gelebildik.”
“Dilek Gürel’in kardeşiyim. Hiçbiryerden destek görmedik bu güne kadar birbirimiz ve derneğimiz dışında. Herkese, bütün kurum ve kuruluşlara haber veriyoruz ama davalara katılım, destek olmuyor. Biz 1.5 yıldır uğraşıyoruz. Kamu kuruluşlarındaki sorumlularında davaya dahil edilmesi için. Bu konuda sizlerden destek bekliyoruz. Davutpaşa aileleri 5 yıldır uğraşıyor.”
Davutpaşa aileleri
“Benim adım İdris Çabuk, ben patlamada eşim Gülhan Çabuk’u kaybettim. Hukuk sistemi güçlünün yanında, paranın yanında oluyor hep. O yüzden bazı aileler olmaz dedi, çevremiz olmaz dedi, uğraşmayın dedi. Olaydan iki yıl sonra davayı açtırabildik. Çoğu insan bu davalara olumsuz yaklaştı, sonuç alamazsınız dedi. Kamu görevlilerini sanık sandalyesine oturtacaktık ama ne yazık ki valimiz, devletimiz bizi savunacağına, hırsızı savundu, güçlüyü savundu, katili savundu. İBB çalışanlarının yargılanmasını istedik, Zeytinburnu belediye başkanının yargılanmasını istedik. Ama valilik müsaade etmedi. Zeytinburnu belediye başkanını için uğraştık, Cumhuriyet Savcısı bir haftada takipsizlik kararı verdi. Cumhuriyetin ne olduğunu bilmiyor. Başkan için itirazda bulunduk üst mahkemeye, yeni karar çıktı yargılanacak. Biz suçludur demiyoruz ama yargılansın diyoruz, eksiği hatası var mı mahkemeye hesap versin diyoruz. Bu tip davalara sendikalar çok destek olmalı. Arkamızda sayı olarak, kişi olarak dursalar, belki Ostim’in ve diğerlerinin olmasını engelleyebilirdik, ama engelleyemedik. Yılmayacaz, korkmuyoruz, çalışan kesimin hakları için uğraşıyoruz.”
“İsmim Hakkı Güleç, Davutpaşa’da kardeşimi kaybettim. Türkiye’de başka canlar yanmasın diye uğraşıyorum. Boy boy tv’ye çıkıp işçileri temsil ediyorum diyen insanların, sendikacıların arkamızda olmalarını beklerdik, isterdik. Biz Taksim’de eylem yaparken, bir hafta sonra OSTİM meydana geldi. Bize dediler ki “Karşınızda devlet var, devletle başa çıkılmaz.” Tazminat için yapmıyoruz bunu, bana İstanbul’u ne İstanbul’u Türkiye’yi verseler ben kardeşimin tırnağına değişmem. İş güvenliği için bundan sonrası için bir önlem alınsın istiyoruz. Davutpaşalı aileler diye anılıyoruz, keşke böyle anılmasaydık.”
“İsmim Salih Temel. Ben kuzenimi kaybettim. Arkadaşımı kaybettim. İş güvenliği raporlarına imza atan mühendisler, ben onları da anlamıyorum. Onlar da işçi olarak çalışıyorlar, ama o raporlara imza atıyorlar.”
“İsmim Adnan Saray, ben 26 yaşındaki oğlumu Adnan’ı kaybettim. Bizim yanımızda kimse olmadı. Ne vali, ne bakan, ne başbakan. Maraş Elbistan’a bakıyorum, o insanların baştaşı bile yok. Bizim en azından bir taşımız var, ona sarılıyoruz. Bir simit çalanın, bir baklava çalanın gidip ifadesini alıyorsun, bir belediye başkanını niye getirmiyorsun? Nasıl getirmiyorsun? İSKİ’den çok afedersiniz lağım bağlayan bir arkadaşı, elektrik teknisyeni bir arkadaşı getirip önümüze sorumlu diye suçlu diye atıyorlar.”
Zonguldak’tan aileler
“17 Mayıs 2010′da 30 kişinin hayatını kaybettiği kazada ölen maden mühendisinin babasıyım.”
“Sadık Kocakaya’nın babasıyım. Ben konuşamayacam.”
Tuzla tersanelerinden aileler
“Herkese merhaba. Sanıyorum tersanelerde çok fazla hayatını kaybeden olmadığı için fazla da bir aile katılmamış. Önce ölenlere Allah’tan rahmet, yaralılara da acil şifalar diliyorum. Çünkü bu tersanelerde çok sık yaşanan bir olay. Adım Ruhiye Levent, 2006′da Dearsan Tersanesindeki gaz sıkışması sonuncunda patlamada vefat eden İbrahim Levent’in eşiyim. Az önce dinledim bütün arkadaşları. Ama bana göre en fazla tersanelerde ve sıkça yaşanıyor bu kazalar, haksızlıklar, ölümler. Ben isterdim ki bu salonun yarısı tersanelerde aileleri kaybolmuş insanlarla dolsun ama ne yazık ki öyle bir şey yok. Bugün burada dünyadaki iş cinayetlerinde kaybettiklerimizi anmak, iş cinayetlerine dikkat çekmek için bir aradayız. İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi olarak bizi bir araya getirdiği için herkese teşekkür ediyorum. Biz Limter-İş Sendikası’yla birlikte Tuzla tersanelerinde iş cinayetlerine karşı mücadele ediyoruz. Amacımız bu meclis aracılığıyla İstanbul veya ülkenin neresinde olursa olsun buradan tepki koymak. Sizlerden tek istediğim ailemizden bir parçamızı kaybedenler olarak içimizdeki acıyı biraz olsun dindirebilmek için ve bizim gibi bir başka ana evlatsız, bir başka çocuk babasız, bir başka eş boynu bükük kalmaması için yüreklerinden birer parça kopmuş aileler olarak, birlikte olalım diyorum. Benim eşim gaz sıkışması sonucu patlamada vücudunun % 95′i yanarak vefat etti diyim. Yani beş gün hastanede yattı ama ne o bizi bildi ne de biz onu görebildik. Hemen bir kan pazarlığına oturduk biz. Biraz sinirleriniz gerilcek ama. Çocuklar perişan ben perişan. Kan parasına oturmasan açız. Otursan bir kanın pazarlığını yapıyorsunuz. Ama o parayı yiyemiyeceksiniz siz almasanız çocuklarını aç ve borçlu kapıda. Oturduk, aldık, mahkeme karşısında imzamızı attık. Hiçbir hakkımız kalmamıştır diye. Ama o parayı alıncaya kadar bile üstün çıktıkları halde çok hakaretlere uğradım. Tersanenin avukatı bana telefonda, “Yeter ya ne kadar yüzsüz bir insansın, sade senin eşin mi öldü” dedi bana. O arada biz sağolsun Limter-İş hep arkamdaydı, bazı eylemlerde bulunduk, basın açıklaması filan yaptık. O arada tersane sahibi beni provakatör olarak nitelendirdi. Yani evime gelip bir baş sağlığı, tersanelere çok yakın evim, bir başsağlığı veya hastaneye gelip bir geçmiş olsun bile demediği için beni tanıyamadı, beni provakatör olarak nitelendirdi. O arada işte internette bir sayfa açılmıştı, orada yorumlar filan vardı, tartışmalar vardı. O ara mecazi anlamda sağolsun diyorum çalışma bakanı Faruk efendi şöyle bir açıklamada bulundu: “Bu kadar ağır bir sanayi kolunda ayda 10-15 işçinin ölmesi gayet normaldir. Trafik kazalarında her gün o kadar insan ölüyor.” Yani Türkiye’de insan hayatına verilen değeri, kendi açıkça anlattı. O zamanda kimse yoktu tersane ailelerinden. Çünki benim eşim 16 yıl çalıştı, çok fazla ölümler gördük biz, yaralanmalar, yakınlarımızdan, komşularımızdan. Şimdi de bugün burada yok, ama umuyorum bundan sonra belki inşallah bir arada olalım. Bu toplantılara katılalım. Bu sadece içerde kalmasın, dışarılara da taşırabiliyorsak bunu yapalım. Eğer bir can kurtarabilirsek bundan sonra, gidenleri geri çeviremeyiz ama ne mutlu bize diyorum. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Hepimizin başı sağolsun. 22 Haziran’da Tuzla adliyesinde duruşmamız var. Gelebilecek olanları bekliyorum.” [Ruhiye hanımın konuşmasının dökümüdür.]
“Ben Hakkı Demiral, Limter İş sendikasını genel sekreteriyim aynı zamanda tersane işçisiyim. Ben de tersanelerde 20 yaşında oğlumu kaybettim. Tabii burası acılarımızı paylaşacağımız bir yer. Sorun şurda tuzla tersanelerinden ölmeye devam ederken tedbirlerin alınması, işçi ölümlerinin son bulması için bağrıyoruz…”
BEDAŞ işçisini ailesi
“Erkan Keleş’in abisiyim. 2 yıldır dava açamıyoruz. Uğraşıyoruz, koşturuyoruz. BEDAŞ’a bağlı taşeron firmada çalışıyordu benim kardeşim. Gaziosmanpaşa’da bir tamir sırasında elektrik akımının verilmesi sonucu hayatını kaybetti. İnsan yerine koyup da geçmiş olsun diyen olmadı bize, en çok koyan o.”
“Enerji Sen’den Kamil Kartal benim ismim. 2 ay önce aynı yerde yine bir arkadaşımız çarpıldı, kolunu kaybetti, hastanede şimdi iyileşiyor. Bu bir maliyet sorunu. Bizim sektörde işlerin yaklaşık % 70′i taşeron şirketlerde, hiçbir iş güvencesi yok, tekniker, teknisyen arkadaşlar.”
Gülseren Yurttaş’ın kardeşi
“İşçi sağlığını sağlamak maliyetli geldiği için ölen insanlar bunlar. Maliyetten kaçınıldığı için yaşanan olaylar. Harita mühendisiydi benim kardeşim. Vincin bir vidası kırılmış, değiştirilmesi, yenilenmesi gereken ama yenilenmeyen bir vida ve benim kardeşim altında kalıyor.”
Fatma Aldan’ın eşi
“Fatma Aldan’ın beyiyim. Pencereden düşerek vefat etti. İşverenler bizi bir yıl aramadılar, adam yerine koymadılar.”
İş Cinayetlerinin Önlenmesi Mücadeleyle Mümkün-1

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, “28 Nisan Dünya İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybeden ve Yaralananları Anma Günü” nedeniyle iş cinayetlerinde yaşamını yitiren işçileri aileleriyle bir etkinlik düzenledi. Davutpaşa, Ostim, Tuzla Tersane, Karadon vb. işcinayetlerinde yakınlarını yitiren aileler etkinlikte bir araya gelerek iş cinayetleri ve meslek hastalıklarının önlenmesi ve sorumlularının cezalandırılmasının sağlanması ve mücadele yöntemlerini konuştu.
Açılış konuşmasını Marmara Üniversitesi'nden İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nde çalışma yürüten Banu Güler Müftüoğlu yaptı. Dünyada ve Türkiye'de işyaşamındaki çalışma sırasında gerçekleşen işkazalarında ve meslek hastalıklarına dikkat çekmek için bu toplantının yapıldığını açıklayan Müftüoğlu iş kazalarının ve meslek hastalıklarının önlenebilir olduğu ve bu nedenle işkazası sonucu ölümlere iş cinayeti denildiğini belirtti. İş kazalarında savaş meydanlarında yitirilenden daha fazla insanın öldüğünü vurgulayan Müftüoğlu işverenlerin “Ekonomik kalkınma için daha çok çalışıp daha fazla üreteceğiz” dediklerini dediklerini hatırlatarak bunun daha fazla çalışıp daha az maliyetle daha çok üretim anlamına geldiğini belirtti.

Daha uzun çalışma süresi, daha az sürede daha fazla üretim, daha fazla iş demek olduğunu ve aslında bunun da daha fazla ekonomik şiddeti getirdiğini vurgulayan Müftüoğlu ”Ekonomik şiddet bir bedel ödetiyor, bu bedel ise canlarla ödeniyor. Hiçbir can geri gelemez sağlığın telafisi zor ve zahmetli giden canlarımızın, kaybolan sağlığımızın hesabını sormak, adaletin tecellisini sağlamak için her davaya müdahil olmayı sağlamak gerekiyor” dedi.
Toplumsal ve hukuki mücadelenin bir zorunluluk olduğunu ve bunun için de güç birliğinin çok önemli olduğuna dikkat çeken Müftüoğlu Petrol-İş Sendikası'nın da içinde bulunduğu güç birliği ve dayanışmayla mücadelenin daha güçlü kılınacağını belirtti.
Petrol-İş Sendikası Genel Mali Sekreteri İbrahim Doğangül ise acı bir vesileyle iş cinayetleri ve meslek hastalıklarında yaşamını yitirenlerin bir araya geldiğini belirterek.”Burada acılarımızı tazelemek ve yasımızı tutmaktan çok bundan sonra canlarımız ölmesin, iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlemi alınabilsin diye yapılan mücadeleye katkıda bulunmak için bir aradayız” dedi.

Sendika olarak çalışma yaşamında ve iş koşullarında daha iyi şartlar ve insanca bir yaşam için mücadele veren İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin bir parçası olarak iş kazalarının nasıl önlenebileceğini konuşma ve bugünün anma günü olarak kabul edilmesini sağlamak için bugünkü toplantıyı önemi bulduklarını ifade eden Doğangül “Çalışanlar bizleriz, üretenler bizleriz, iş kazalarında ölen, yaralanan da bizleriz dolayısıyla bunların önlenebilmesi için çok daha fazlasını yapabilecek olanlar da bizleriz, bu güce sahibiz yeter ki bir arada olalım” diyerek sözlerini tamamladı.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi üyesi Aslı Odman ise, işçi aileleri ve halk halk hareketlerinin verdikleri mücadele ve iş cinayetlerinin sorumlularının yargılanması ve cezalandırılması sürecine ilişkin slayt gösterimi eşliğinde bilgiler verdi. 28 Nisan Dünya İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybeden ve Yaralananları Anma Günü'nün diğer ülkelerdeki kabul edilişine değinen Odman, yapılan bu toplantıyla ailelerin bir araya getirildiğini ve Türkiye'de de 28 Nisan'ın Anma günü olarak kutlanması, iş cinayetleri, kazaları ve meslek hastalıklarının önlenebilmesi için mücadelenin yürütülmesindeki adımlardan biri olduğunu belirtti.

28 Nisan'ın iş cinayetlerinde yaşamını yitirenleri anma günü olarak ilk kez 1989'da Kanada'da kabul edildiğini ve zaman içinde bir çok ülkede kabul gördüğünü Türkiye'de de adalet ve yas günü olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtti.
İş cinayetleri olayının boyutlarının olağan olmadığını dile getiren Odman her sene dünyada 2,5 milyona yakın insanın iş cinayetlerinde öldüğünü belirtti. İvedik, Tuzla, Zonguldak'ta olduğu gibi ani ölümler dışında aspest gibi kanserojen maddelere insanların maruz kalarak yaşamını yitirdikleri, dünyada 440 bin kişinin yani her 15 saniyede 1 çalışanın meslek hastalığı nedeniyle öldüğünü, her gün 6300 işçinin öldüğünü ve bu ölümlerin nedenlerinin önlenebilir olduğuna dikkat çekti.
Odman, Türkiye'de meslek hastalıklarının ise hemen hemen hiç kayıt altına alınmadığını vurgulayarak meslek hastalıkları sonucunda ise15 bin ile 30 bin arasında çalışanın meslek hastalıkları sonucunda yaşamını yitirdiğini, 150 bin kişinin ise kansere yakalandığını ve bunların yüzde 10'unun çalıştığı iş nedeniyle yakalandığı hastalık sonucu yaşamını yitirdiğini söyledi.

Odman asbestin maddesi ve zararlarına da değindi. En ölümcül maddelerden biri olan abestin dünyada 55 ülkede yasaklandığını Türkiye'de ise çok yakın bir zamanda yasaklandığını belirtti. İşyeri intiharlarına da dikkat çeken Odman çalışanların ve yakınlarının maruz kaldıkları baskılar nedeniyle işyeri intiharlarının büyük çoğunluğunun kayıt altına alınamadığını belirtti.
Bugün gelinen teknolojik seviyede önlenemeyecek hiçbir kazanın olmadığını belirten Odman, iş yerinde can güvenliği ve işçi sağlığının korunmasının sağlanmasında ilk sorumluğunun patronlara ait olduğunu ikinci olarak ise kamu barışı ve kamu güvenliği adına devletin denetimi yapmakla sorumlu olduğunu aktardı. Bunların yapılmamasının ise dünyada “iş suçu” olarak nitelendirildiğini canı koruyacak tedbirlerin alınmamasına iş suçu denildiğini belirtti.
Bunun iş suçu olarak ceza hukukunda da yer aldığını belirten Odman ailelerin iş cinayetleri sonucu yaşamını yitirenlerin davalarını takip etmesi gerektiğini, bunun bir intikam değil, aslında bundan sonraki iş cinayetlerinin önlenmesi çabası olduğunu belirtti. Sorumluların cezasız kaldıkları sürece iş cinayetlerinin devam edeceğini,iş suçunu işlemenin maliyet olarak değerlendirilir hale geldiğini, işveren için hesaplanabilir bir durum durumuna geldiğini vurgulayan Odman kamuoyu baskısı, itibar kaybı, imaj kaybı vb. kaygılar oluşmadığı sürece patronların önlem almadıklarına belirtti. Patronlar için imaj-itibar konularının önemli olduğununa değinen Odman, ailelerin dayanışma içinde olaması ve ceza davalarında müdahilliği elden bırakmamak, kamuoyu baskısı yaratmak gerektiğini, cezasızlığın bir sonraki kazada ölecek işçinin mezarını kazmak anlamına geldiğini ifade etti.

Aslı Odman dünyadaki iş cinayetleri ve sonrasında ailelerin ve kitle hareketlerinin mücadelesi sonucunda elde edilmiş başarılara da örnekler verdi. Asbest maddesinin dünyanın en büyük lobilerinden, çok geniş bir alanda kullanılan bir madde olduğunu buna rağmen ailelerin davaları takip etmeleri ve halk hareketleri sonucunda asbest maddesinin yasaklandığına ilişkin örnekleri aktardı ve denetim ve halk sağlığını yerine getirmeme suçundan devletin kurumlarının dahi yargılandığı ve ceza aldığınına ilişkin örnekleri aktardı.
Odman, Alman firması Thyssenkrupp Grup'un İtalya Torino'dak bulunan fabrikasında 2007 yılında meydana gelen patlamada 7 işçinin yaşamını yitirmesi sonucu ailelerin açtıkları davanın sonrasında başlayan kampanyayla işkolunda örgütlü sendika, belediye ve bölge halkının birlikte mücadele yürüterek sokak gösterileri düzenlendiğini, her duruşmaya geniş katılım sağlanarak 4 yıl süren mücadele sonucunda şirketin en üst düzey yöneticilerinin taammüden adam öldürmekten yargılandığını ve 5 yöneticinin de bilinçli taksir ile adam öldürmek suçundan ceza aldıkları örneğini anlattı.

Odman, Fransa'da ise Clermond-Ferrand- Asimol Asbest fabrikasının 1970 yılında kapatılmasının gündeme geldiğini ve çoğunluğunu oluşturan kadın işçilerin fabrikanın kapanmaması için eyleme geçtikleri bu işgal eylemi sırasında Jussieu Üniversitesi'nin de binasının yapımında asbestin kullanıldığını ve bu kapsamda yapılan bilgilendirme çalışmaları sonucunda işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarının işbirliği ile kadın işçilerin asbestin ölümcül etkileri konusunda bilinçlendirildikleri ve sonrasında gelişen halk hareketleri sonucu asbestin 1997'de Fransa'da yasaklandığını aktardı.
Verilen mücadeleler sonucu “sanayi suçları” ve “iş suçları”kavramlarının yerleştiğini belirten Odman, 2000'li yıllardan beri pek çok şirket müdürü, hissedarı, Fransa Sosyal Sigortalar Kurumu,bazı idari yargı süreçlerinin sonunda da sair devlet kurumlarının asbeste maruziyetin sağlık sonuçlarından sorumlu tutularak cezalandırıldıklarını belirtti.
Aslı Odman'ın sunumunun ardından iş cinayetlerinde yaşamını yitiren işçilerin aileleri söz aldı. İş cinayetlerinde yakınlarını yitirenler yaşadıkları süreci karşılaştıkları hukuksuzluk ve işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliğinin ihmali, olayın sorumlularının yargılanması ve cezalandırılması konusunda verdikleri mücadeleyi aktardı ve iş cinayetlerinin önlenmesi için verilmesi gereken mücadele ve yöntemlerine ilişkin görüşlerini paylaştılar.
İş Cinayetlerinin Önlenmesi Mücadeleyle Mümkün-2

İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı Meclisi 28 Nisan Dünya İş Cinayetlerinde Ölen ve Yaralananları Anma Günü”nde iş cinayetlerinde yakınlarını yitirenlerle, iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenmesi için yürütülecek mücadeleyi konuşmak üzere bir etkinlik düzenledi. Petrol-İş Sendikası Genel Merkezi'nde 28 Nisan günü yapılan toplantıda, dünyada ve Türkiye'de iş kazaları ve meslek hastalıklarına ilişkin bilgiler ve mücadele deneyimleri aktarıldı. İş cinayetlerinde ölen işçilerin yakınları söz alarak yaşadıklarını ve yürüttükleri mücadeleyi aktararak, iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenmesi için yürütülecek mücadele üzerine konuştular.
Ostim İvedik'te, Davutpaşa'da, Zonguldak madenlerinde , Tuzla tersanelerinde , Enerji sektöründe yaşamını yitiren işçilerin aileleri, Gülseren Yurttaş'ın ailesi, Van depreminde yaşamını yitiren gazetecilerin aileleri, tekstil işçileri, galveniz işçileri, ev işçilerinin aileleri toplantıya katıldılar.
“Böyle Bir Olayın Öznesi Olmak Çok Zor”
İşci Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nden Aslı Odman'ın yaptığı İş cinayetleri ve meslek hastalıklarına ilişkin verilen mücadele üzerine örnekleri içeren sunumun ardından işçi aileleri söz aldı. Ankara Ostim İvedik'teki patlamada yaşamını yitiren Dilek Gürel'in ağabeyi Nihat Gürel
“Böyle bir olayın öznesi olmak çok zor, ama hayat insana böyle oyunlar oynuyor.” diyen Gürel “Biz daha kendi mücadelemizi sonuçlandırmadan Zeytinburnu'ndaki olay meydana geldi. Beş kez kapatılan nasıl olduysa yine çalışmaya başlayan firma ve sonunda bu olay yaşanıyor. İşverenlerin hukuksuzluğu bize bunları yaşatıyor.” dedi. İvedik patlamasında yakınlarını yitirenlerden 15-16 kişinin ailesi olarak bu mücadeleyi yürüttüklerini, bazı ailelerin bu sürecin çok uzayacağı ve sonuç alamayacağı düşüncesiyle takip etmediklerini aktardı. “Bizleri de bir araya getiren Davutpaşa patlamasında yakınlarını yitiren aileler ve Bir Umut Derneği'nin çalışmaları oldu bize ön ayak oldular. Şu anda davamız sürüyor. Biz ikinci kez bilirkişi rapor istedik çünkü daha önceki bilirkişi olayı sadece Türk firmasının üzerine bırakmıştı. Diğer şirketlerin yetkilileri sorumlu görülmemişti. Bizler her davada,basın açıklamasında kamuoyu yaratmaya çalışarak bunu gündeme getirdik. Sonunda bilirkişi talebimiz kabul edildi. İstanbul Teknik Üniversitesi'nden gelecek olan yeni bilirkişi raporunu bekliyoruz. Haziran ayında da 7. duruşmamız olaca”diyerek kamuoyunun desteğini beklediklerini belirtti.
“İçimize Düşen Ateş Kor Halinde Yanmaya Devam Ediyor”

Dilek Gürel'in kız kardeşi Demet Gürel ise “3 Şubat 2011, 20 aile için hayatımızın dönüm noktası oldu. 20 canımızı kaybettik. İçimize bir ateş düştü. İçimize düşen ateşi her ne kadar örtmeye çalışsalar da o ateş içimizde kor halinde yanmaya devam ediyor” dedi. Bunun aynı şekilde Davutpaşa'daki aileler ve diğerleri için de geçerli olduğunu belirten Gürel “Bu mücadeleyi yürüten 15-20 aile olarak derneğimiz dışında hiç bir yerden destek görmediğimizi belirtmek istiyorum. Her duruşmadan önce basın olsun diğer kurumlar olsun, meslek odaları, kitle örgütleri olsun, mail veya faks göndermemize rağmen katılım olmuyor. Biz 20 aile olarak sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Biz 1, 5 yıldır Davutpaşalı aileler 5 yıldı uğraşıyorlar. Bu duruşmalara kamu kuruluşlarının da dahil olabilmesi için uğraşıyoruz. Bu tür davalarda 1 kişi suçlu bulunuyor ve bunun üzerinden gidiliyor. Bu konuda kurumlardan ve kişilerden destek bekliyoruz.” dedi.
“Destek Bulsaydık Belki Ostim'i, Karadon'u, Adana'yı Önleyebilirdik”
Davutpaşa'daki patlamada ölen işçi Gülhan Çabuk'un eşi İdris Çabuk ise 4,5 yıl önce yaşadıkları acı üzerine ailelerin bir araya geldiklerini, Türkiye'de iş cinayetlerinin çok sık yaşandığını fakat bu olayın hep gözardı edildiğini belirtti. Yakınlarını kaybedenler olarak

kendilerinin de daha önce bunun farkında olmadığını, insanların başlarına gelmeyince bir yakınlarını kaybetmedikçe, duyarlı davranmadıklarını, mücadeleye yönelmediklerini belirten Çabuk, yakınlarını yitirenlerin ise bir çoğunun hukuki mücadele sürecini, sonuç alınamayacağı düşüncesiyle yürütmediğine dikkat çekti. Yaşamını yitiren işçilerin yakınlarının patronların baskısı, patron ve devletin verdiği tazminatları alarak bir köşeye çekildiklerini, iş kazalarının ve cinayetlerin yaşanmasında kusuru bulunanların yargılanması ve cezalandırılması için mücadele verilmediğini dile getiren Çabuk, 15-16 aile mücadele yürüttüklerini ifade etti. Yaşadıkları acı olay sonucunda hukuki konularda bilgilenmeye başladıklarını ve tazminatları alıp bir kenara çekilmemek gerektiğini öğrendiklerini, bu konuda Bir Umut Derneği ve İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin desteğiyle ilerlediklerini belirtti. Karşılarındaki kurumların devlet kurumları olduğunu ve olayı örtmek için her türlü yöntemin uygulandığını ve 2 yıllık bir uğraşın sonunda ancak davayı açabildiklerini aktaran Çabuk, bir çok kişinin “Bir sonuç alamazsınız” yaklaşımında olduğunu belirterek “Biz 15 aile burada davamızı sürdürüyor, parayı alıp kenara çekilmiyoruz. Hukuk sistemi paranın, güçlülerin yanında. Biz buna rağmen yola çıktık. Uğraştığımız kurumlar devlet kurumları. Kolay olmuyor, çünkü suçlarını örtmek için her yola başvuruyorlar. Yaklaşık iki yıl sonra davayı açtırabildik, bu süreçte dağılmadık, bir arada durduk. Biz “herhangi bir sonuç çıkmaz” mantığını, bu zinciri kırdık. Oy vererek seçtiğimiz insanlar, bizi koruyacaklarına, hırsızı, katili, dolandırıcıyı korumaya çalışıyorlar. Onların yayında oluyorlar. Bu davaya başladığımızda ilk önce sadece Zeytinburnu Belediyesi çalışanlarını sanık sandalyesine oturtabildik. Biz İstanbul Valisi’nden –şimdi milletvekili bu şahsiyet- Büyükşehir belediyesi çalışanlarının yargılanmasının engellenmemesi için randevu talep ettik. Vali vatandaşını koruyacağına, memurunu koruma yolunu seçti. _O haklıymış aslında, sonradan anladık, çünkü baksanıza terfi edecekmiş, milletvekili olacakmış._ Bu tip insanlara oy vererek meclise getiriyorsak, bilin ki vatandaş hakkını alamaz. Çünkü onlar paranın ve hırsızlığın yanında yer alıyorlar. Uğradığımız haksızlıklarda onlar hep büyük patronların yanında yer alıyorlar. Zeytinburnu Belediye Başkanı'nın yargılanması talebinde Cumhuriyet Savcısı, 1 hafta içinde takipsizlik kararı verdi hakkında. İtirazda bulunduk, başka bir hâkim bu kez yargılamaya izin verdi. 9. duruşma sonunda bu noktadayız. İnsanlar sorumlu olduğu şeylerden yargılanmalı. Biz şunu istiyoruz: 4,5 yıldır yanımızda olmayan kurumlara da sitemde bulunuyoruz. Bu tip davalara daha fazla destek olmalı, en azından dava günlerinde yalnızca maddi değil, flama-afiş olarak değil, kişi olarak/sayı olarak arkamızda dursalardı belki biz bu 4,5 yıl içinde Ostim'in olmasını önleyebilirdik, belki Bursa Karadon'un olmasını önleyebilirdik, belki Adana'daki baraj patlamasını engelleyebilirdik, belki de Erzurum’da 5 Tedaş işçisinin göz göre göre ölmesini önleyebilirdik. Ama biz bir yol açtık, bu yolda güçlük de çekeceğiz, yılmayacağız, korkmuyoruz. Biz hata işlemedik biz çalışan insanların hakkını arıyoruz, bu hakları almak için de elimizden geleni yapacağız ve destek bekliyoruz” dedi.
“Acıların Nasıl Güce Dönüştüğünü Gördük”

Davutpaşa patlamasında ölen işçi Heybettin Güleç'in ağabeyi Hakkı Güleç “4,5 yıl önce yaşadığımız acıyla dünyamız karardı. Ama her karanlığın sonunda bir ışık vardır, bir umut vardır. Bir Umut Derneği'nde bir araya gelerek acıların nasıl bir güce dönüştüğünü gördük. Bizler bundan sonra Türkiye'de başka canlar yanmasın, aileler yıkılmasın diye mücadele veriyoruz.” dedi. Güleç, duruşmalarda, sendikaları,meslek örgütlerini ve işçilerin haklarını savunduklarını söyleyen kurumları yanlarında görmeyi beklediklerini, fakat Davutpaşa'da olduğu gibi Ostim'de, Karadon'da veya Tedaş'ta da bunu göremediklerini ifade etti. “İş kazalarında yaşamını yitirenlerin aileleri olarak gelin gücümüzü birleştirelim, örgütlü gücün karşısında hiçbir engel duramıyor.” diyen Güleç, “Biz Taksim'de basın açıklaması yaparken ne yazık ki, Ostim patlaması meydana geldi. Biz başka ailelerin ocaklarına ateş düşmesin diye çırpınırken bir şekilde bizim sesimiz kısılmaya çalışıldı am biz mücadelemizden pes etmedik, vazgeçmedik, geçmeyeceğiz de. Bize dedikler ki karşınızda devlet var, devletle başa çıkılmaz, ama biz şuna inandık karşımızda devlet de olsa her ne güç olursa olsun biz bu mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.” dedi. Bu davaları hiçbir zaman tazminat almak amaçlı takip etmediklerini, yakınlarının yokluğunu hiçbir maddi varlığın dolduramayacağını belirten Güleç amacın sorumluların yargılanması ve cezalarını çekmelerini sağlamak ve bunun Türkiye'de bir emsal olması için çabaladıklarını ifade etti. İşverenlerin yanlarında çalışanı işçiler için iş güvenliğini almasını sağlamak amacında olduklarını belirten Güleç, “Şimdi Ostim'li aileler, Davutpaşa'lı aileler olarak anılıyoruz keşke bu isimlerle anılmasaydık... Elimizden geldiği enerjimizin yettiği kadar Türkiye'de iş cinayetlerinin önlenmesi için -iş kazası demiyoruz iş cinayti diyoruz- mücadele etmeye, iş cinayetlerinde yakınlarını yitirenlerin yanında olmaya devam edeceğiz” dedi.
“Güçlü Bir Birliktelikle İş Cinayetlerini Önleyebiliriz”
Davutpaşa'da yakınını yitiren Salih Temel “Dün öldük, bugün ölüyoruz, yarın da öleceğiz endişesi yaşıyoruz.” diyerek sözlerine başladı. “Bunu ancak toplu hareket ederek, güçlü bir birliktelikle daha aza indirebileceklerini belirten Temel Bugünün bir yas günü olarak ilan edilmesi için mücadele yürütmemiz lazım ki, en azından devlet üzerinde bir baskı oluşturabilelim.” diyen Temel iş sektöründe tuhaf bir yan olduğunu bunun da iş yerlerinde iş güvenliğinden sorumlu kişiler olan, mühendislerin bulunduğunu, bunların da çalışan durumunda, bunlar da işçi olduklarını ... ama ölen insanlar onların imzasıyla öldüğünü dile getirdi... Çünkü onlar işyerinin güvenli olduğunu söylüyorlar. İşte Esenyurt'ta yaşanan olay bunun ne büyük boyutta olduğunu gösteriyor. Bunun için de bilinçlenmek ve toplu hareket edelim. Bugünün de Türkiye'de iş cinayetlerinde ölenler için yas günü ilan edilmesini istiyoruz.”diyerek sözlerini tamamladı.
“Tüm Sorumlular Yargılanmalı”
Davutpaşa patlamasında 26 yaşındaki oğlunu yitiren Adnan Saday ise “Bu Türkiye'nin gerçeğidir, sadece Davutpaşa'nın, Ostim değil. Davutpaşa'da patlama olduğu zaman bizim içimize düşen ateşi Türkiye'ye düşmüş gibi gördük.” dedi. Acılarını yaşarken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı da dahil hiçbir bakanı, belediye yetkilisini yanlarında göremediklerini belirten Saday, “Ankara Ostim oldu, Davutpaşa oldu, Bursa Karadon oldu, Maraş Elbistan oldu.. Şu anda Maraş Elbistan dendiği zaman içim parçalanıyor. 27 tane mühendis... Bizler cenazemizi aldık. Maalesef o 27 mühendisin annesi babası orada ne olduğunu dahi bilmiyor. Baş taşları yok, kimse ulaşamıyor hala, o canlar orada gömü altında.. Devletin en büyük ayıbı, oraya hiç kimse giremiyor. 15 km ilerideki devletin kendi yaptığı santraline kendisi ulaşamıyor. Bir mühendis kaç yılda yetişiyor. (....) Yazık başa çıkanlara, milletvekili olanlara yazık, el kaldır, evet-hayır. Gerçekten demokrasi açısından, cumhuriyet açısından. Bizim dernekleşmemiz yoktur, hakkımız yoktur; biz birliğiz, biz aile olarak, birey olarak derneğiz. Bize grev hakkı yoktur, bizim kendimiz grev. Bize toplu sözleşme hakkı yoktur, biz kendimiz toplu sözleşmeyiz. Beni Fransız yasasıyla, İngiliz yasasıyla yargılama... Beni Türkiye Cumhuriyeti'nin yasasıyla yargıla... anayasasıyla yargıla biz bunu istiyoruz. Bir belediye başkanının sorumlulukları dahilinde ifadesini de getir al” diyen Saday, sorumlulukları dahilinde bir belediye başkanının da yargılanması gerektiğini fakat onların yerine yetkisi olmayan kişilerin sorumlu kılındığını belirtti. Saday 1 Mayıs'ta hep bir arada Taksim'de olalım diyerek sözlerini tamamladı.

Yakını Zonguldak madenlerinde ölen Koray Kebapçı'nın babası Turan Kebapçı, 17 Mayıs 2010’da madende hayatını kaybeden 30 kişiden birinin de oğlu olduğunu özel sektörde çalıştığını kendisinin de 20 sene çalıştığını ve oğlunun maden mühendisi olduğunu aktardı. Oğlunu grizu patlamasında yitiren Kebapçı, “Gazın birleştiğinden haberleri olmadığından, aletin başında başka mühendis olmadığından, sinyalcisi olmadığından, denetim olmadığından bildirmiyorlar özelde. İki tarafı da, TTK’yı da, Yapıtek’i de suçlu buluyorum. Benim konuşmam bu kadardır” dedi.
Zonguldak'ta ölen Sadık Kocakaya'ın babası Satılmış Kocakaya ise oğlunun elektrik teknikeri olarak görev yapmakta olduğunu, fakat çok duygulandığı için konuşamayacağını söyledi.
“O, Madene Gidecek Belki de Hiç Gelmeyecek”
Zonguldaklı bir maden mühendisi ve Yer altı Maden-İş Sendikası'nın kurucusu olan Çetin Uygur ise Zonguldak'ın maden işçiliğinin merkezi olduğunu belirtti. Satılmış isminin nereden geldiğine değindi. Galatalı bankerlerden, Fransız, İngiliz sömürgecilerden bu yana hala bugüne kadar kırsal kesimden gelen işçilerin madende çalıştıklarını belirten Uygur, anne babaların çocuklarına Satılmış ismini verdiğini belirterek “Çünkü o madende çalışmaya gidecek, belki de hiç gelemeyecek, orada kalacak. O nedenle Tanrı'ya adanmış, korumasına bırakılmış anlamında Satılmış ismini

verirler. Osmanlı’dan buy yana bu çalışma sistemi hala bugün devam etmektedir. Ceplere 500 lira, 1000 lira koyup kapatıp, siyasi liderlerin kader diye bağladıkları ölümlerde işçilerdir ölen”dedi. “ İşçinin en az 10 saat çalışıp, 2 saat evine gittiğini, 10 saat uyumak zorunda olduğunu, yediği tek şeyin ise domates, yumurta ve bir parça ekmek olduğunu belirten Uygur, oysa ondan istenenin minimum iki ton çıkarması olduğunu ama kömürün çıkış süresinde kazanması gereken kalorinin ise 1500-1600 kalori gerektirdiğini ama bu kaloriyi yiyeceklerden alamadığını ve ondan bu ürünü isteyen sermayenin onu ölüme mahkum ettiğini vurguladı. Tüm bunların iş cinayeti olarak tanımlanması gerektiğini belirten Uygur, şikayetçi olarak, alanları doldurmak gerektiğini tek başına protestoyla bu saldırıları ve saldırganlığı, iş cinayetlerinin önlenemeyeceğini ifade etti. “Farklı mücadele yollarını izleyerek, yakalarımızdaki rozetlerimiz farklı da olsa artık ortak bir mücadele yoluyla, ortak çözüm yollarıyla birlikte yürümek zorundayız.” dedi.
“Kan Pazarlığına Oturduk”
2006 yılında Tuzla Dearsan Tersanesi'nde eşi İbrahim Levent'i gaz sıkışması sonucu gerçekleşen patlamada yitiren Rukiye Levent ise yaşadıklarını şöyle aktardı. “Ben isterdim ki bu salon tersanede yaşamını yitirenlerin aileleriyle dolsun. İSİG Meclisi’ne teşekkür ediyorum. Limter-İş’le birlikte Tuzla

tersanelerinde mücadele ediyoruz. Sizlerden tek istediğim ailemizden bir parçamızı kaybedenler olarak içimizdeki acıyı biraz olsun dindirebilmek için ve bizim gibi bir başka ana evlatsız, bir başka çocuk babasız, bir başka eş boynu bükük kalmasın diye, yüreklerinden birer parça kopmuş aileler olarak birlikte olalım” dedi. Eşinin vücudunun % 95'inin yanarak vefat ettiğini belirten Levent “Beş gün hastanede yattı ama ne o bizi bildi ne de biz onu görebildik. Hemen bir kan pazarlığına oturduk biz. Çocuklar perişan, ben perişan. Kan pazarlığına oturmasam açız, otursam bir kanın pazarlığını yapıyorsunuz. Ama o parayı yiyemeyeceksiniz, siz almasanız çocuklarınız aç ve borçlu kapıda. Oturduk, aldık. Mahkeme karşısında imzamızı attık “Hiçbir hakkımız kalmamıştır” diye. Ama o parayı alıncaya kadar bile, üstün çıktıkları halde çok hakaretlere uğradım. Tersanenin avukatı telefonda “Yeter yahu, ne kadar yüzsüz bir insansın, sadece senin eşin mi ölüyor, öldü” dedi bana. Sonrasında sendikamızla bazı basın açıklamaları yaptık. Bu arada tersane sahibi beni “provokatör” olarak nitelendirdi. Evime gelip bir başsağlığı, hastaneye gelip geçmiş olsun dileğinde bulunamadığı için beni tanıyamadı, beni “provokatör” olarak nitelendirdi. Çalışma Bakanı Faruk Efendi o ara bir basın açıklaması yaptı: “Bu kadar ağır bir sanayi kolunda ayda 10–15 işçinin ölmesi gayet normaldir. Trafik kazalarında her gün o kadar insan ölüyor” diye. Türkiye’de insan hayatına verilen değeri kendisi açıkça anlattı. Benim eşim 16 yıl çalıştı. Çok fazla ölümler, yaralanmalar gördük biz komşularımızdan. Bundan sonra bir arada olalım, bu toplantılara katılalım, bu sadece içeride kalmasın, dışarılara da taşıralım. Eğer bir can kurtarabilirsek bundan sonra –gidenleri geri çeviremeyiz ama- ne mutlu bize.”
“Sokağa Çıkmayı, Kavgayı ve Bedeli Ödemeyi Göze Almak Gerek”
Limter-İş Sendikası Genel Sekreteri Hakkı Demiral ise 20 yaşındaki oğlunu tersanelerde kaybetmiş. “Biz burada birbirimizi anlayacağımız, acılarımızı paylaşabileceğimiz bir yerdeyiz. Tuzla'da işçi sağlığı ve iş güvenliği sağlanamazsa Türkiye Tuzlalaşacak diyorduk.” dedi. Şimdiye kadar hiçbir sendikanın yaşam hakkı için iş cinayetleri için grev gerçekleştirmediğini, sokağa çıkmadığını ama Limter-İş, tersanedeki işçi aileleri olarak 2008 yılında 27-28 Şubat günlerinde iki günlük grev kararı alarak işçi sağlığı ve iş güvenliği hakkı için grev yaptıklarını belirtti. Ailelerin sitemini ve feryadını anladığını ve ülkenin bir ucunda yaşanan bir acıya, adaletsizliğe karşı sokağa çıkılmadığında bu acının da gelip bizi bulduğunu ifade etti. Yüreğinin bir parçasını toprağa vermiş, artık huzuru kalmamış, her an ölümü yaşamaya başlamış olan bütün ailelerin mutlaka birlikte mücadele etmesi gerektiğini söyleyen Demiral “Bu ülkenin herhangi bir yerinde herhangi bir kaza olduğunda bir araya gelip tepki koymalıyız. Yaşam hakkı için, adalet için, özgürlük için, örgütlenme hakkı için mücadele etmediğimiz zaman, kavga etmediğimiz zaman, sokakta bedeli ödemeyi göze almadığımız sürece başarılı olmayacağız” dedi. Sendikaların asıl görevinin işçi sağlığı iş güvenliğini gündeme getirmek olduğunu, bugün TBMM’de iş sağlığı yasası tartışıldığını, tartışılan yasanın tamamıyla vahşet, bir uçurum olduğunu ve bu yasaya karşı oluklarını belirterek işçi sağlığı iş güvenliğinin özelleştirildiğine, taşeronlaştırıldığına dikkat çekti. Sorumluluk tersane patronlarının, ana firmaların olduğu halde onların tutuklanmadığını, bu çıkacak yasanın onların ellerini daha da güçlendireceğini söyleyen Demiral “Önümüz 1 Mayıs. Biz bir avuç tersane işçisi iktidarın, devletin tüm güçlerine rağmen grevde basını, kamuoyunu arkamızda hissettik, bazı şeyler de değişti, ama bu kalıcı olmadı. Biz aileler olarak, İSİG Meclisi bileşenleri olarak, bu mecliste olmasak dahi, siyasi görüşlerimiz, dinimiz, ırkımız, inancımız ne olursa olsun, biz aileler olarak, çocuklarımız, eşlerimizi kaybedenler, canımızın bir parçasını toprağın altına verenler olarak bu mücadeleyi birlikte yürütürsek, biz bu işi kesinlikle başaracağız. Bunu başaracağımıza ben inanıyorum. Bu ülkenin neresinde olursa olsun, mücadele eden, emeğiyle geçinen herkese de sonuna kadar güveniyoruz.” dedi.
“Adalet Bize İki Yıldır Lazım Ama Göremiyoruz”
Yakını Bedaş’a bağlı taşeron işçi olarak çalışırken ölen Mustafa Keleş: 2 yıl önce Gaziosmanpaşa’da kardeşi Erkan Keleş'i kaybettiğini, İş cinayetinde iki yıldır davasını açamadıklarını aktardı. “Adalet diyorlar, adalet bunun neresinde arkadaşlar? Koşuşturuyoruz. Siyasetçiler “Adalet herkese lazım, adalet bir gün herkese lazım olacak” diyorlar. Bu adalet bize iki yıldır lazım, ama göremiyoruz. Kardeşim Bedaş’a bağlı taşeron firmada çalışıyordu. Bayramın 3. günüydü. Aracın üstünde çarpılıyor, 45 dakika asılı kalıyor direkte. “Bekleyin Bedaş’tan adam gelecek” diyorlar. Adli Tıp boğularak ölmüş dedi. Müdahale edilse kurtulacak belki. Şimdi dava açacağız, bekliyoruz.”dedi Keleş en çok zoruna giden şeyin ise yetkililerin bir kez olsun başın olsun demeyişleri olduğunu söyledi. İki yıldır kendisinin ve ailesinin psikolojisinin bozuk olduğunu belirten Keleş, “Para peşinde zaten değiliz. Suçlular suçunu çeksin. Bu adalet bize iki yıldır lazım, adalet istiyoruz” diyerek sözlerini tamamladı.

Enerji-Sen Genel Başkanı Kamil Kartal, tersaneler,in enerji ve inşaat sektörlerinin iş cinayetlerininen fazla olduğu işkollarıolduğunu belirtti.Gerekli güvenlik önlemleri alınana kadar bazı bölgelerde arkadaşlarını işe çıkartmamaya özen gösterdiklerini belirtti. İş güvenliğinin bir maliyet sorunu olduğunu, artık elektrik sektöründe yapılan işlerin %70'ni taşeron şirketlerin gerçekleştirdiğini dile getiren Kartal çalışanların güvencesiz, sendikalaşmanın çok düşük olduğunu bunun için çok can kaybedildiğini belirtti. Ortak mücadeleye ve ortak karşı çıkışa ihtiyaç olduğunu ifade eden Kartal, bu toplantının aileleri bir araya getiren ilk organizasyon olduğunu ve ortak mücadele için verilen görevleri yerine getireceklerini belirtti.
“Ailelerin Örgütlenmesi, Birlikte Olması Çok Önemli”
Mühendis Gülseren Yurttaş’ın kardeşi Hatice Yurttaş ise “Ablamın hayatını kaybetmesinden de biliyorum. Bu olaylar gayet basit olaylar. Sadece bir kar-zarar hesaplamasının sonucunda, işçi sağlığını sağlamak masraflı olduğu için feda edilen insanlar bunlar. Ablam Melen projesinde harita mühendisi olarak çalışıyordu Sarayburnu şantiyesinde. Bir vincin devrilmesi sonucu öldü. Olay gayet basit: Vincin pimi, bom denilen taşıyıcı kolu taşıyan pim kırılıyor ve vinç düşüyor. Kaza dediğiniz zaman bu daha mistik bir şey haline geliyor insanların kafasında. Ama yakınlarını kaybeden aileler gayet iyi biliyorlar, bunlar sadece maliyetten kaçınıldığı için yaşanan olaylar. Bu kadar basit. Ailelerin örgütlenmesi, birlikte olması çok önemli. Bir mücadelenin parçasıyız. Bir araya gelmemize vesile olanlara teşekkür ediyorum.” dedi.
“Kimse Bu Şekilde Ölmeyi Hak Etmiyor”
Van depreminde Bayram Otel'in yıkılmasıyla yaşamını yitiren Sebahatttin Yılmaz'ın eşi Gönül Yılmaz ise çok duygulandığı için konuşamadı.
Bir otelin teknik müdürlüğünü yapmak için Van'da Bayram Otel'de kalan ve depremde yaşamını yitiren Önal Erol'un kızı Hale Erol, henüz davalarının açılmamış olduğunu ve bilirkişi raporlarını beklediklerini söyledi. Babasının çalışmaya gittiği otelin fotoğraflarını çektiğini ve bir önceki depremde otelde hasar bulunduğunu ve fotoğrafları o otelin sahibine göndereceğini, kaldığı otelin ise aynı duyarlılığı göstermediğini aktaran Erol “Arsız güçlü olunca, haklı suçlu oluyormuş bu zaman zarfında bunu anladım... “ dedi.
Erol'un diğer kızı Lale İmren'de Depremi değil bekli ama depremin sonuçlarını engelleyebiliriz.(...) Hiçbir insan bu şeklide ölmeyi hak etmiyor. Ben üç gün boyunca enkaz başındaydım. (...) Çıkan er enkazın ambulansına binmek zorunda kaldım babamı teşhis edebilmek için. Oradan çıkan vefat etmiş her canlıya bakmak zorunda kaldım” diyerek yaşadığı acıyı dile getirdi ve bunların arkasında bulunan otel müdüründen Çevre Bakanı'na kadar her kim sorumluysa arkasında durmaları gerektiğini söyledi.
“Ev İşçileri Sigorta Kapsamına Alınsın”

İş cinayetlerinde yaşamlarını kaybeden işçilerin bulunduğu bir iş kolu da ev işçileri. Ev işçisi Fadime Aldan'ın eşi Hüseyin Aldan, eşinin çalıştığı evdeki pencerenin hatalı olması nedeniyle düşerek yaşamını yitirdiğini, eşinin çalıştığı evin sahipleri tarafından insan yerine konup bir kez bile aranmadığını belirterek ev işçilerinin de sigorta sistemine alınmasını istediğini ifade etti.
Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Başkanı ve bir ev işçisi olan Gülhan Benli ise ev işçilerinin maruz kaldıkları iş kazaları ve meslek hastalıkları konusunda araştırma yaptıklarını ve 2011 verilerini açıkladıklarını fakat bugün halen yasada ev işçilerinin yer almadıklarını belirtti. Seslerini her geçen gün yükselterek iş güvenliği kapsamına alınmak istediklerini söyleyen Benli, “Canlarımızın artık ölmemesi için bir şekilde önlem alınmasını istiyoruz. Düşüp ölürken, ev içinde kazalar geçirirken bizi buna mahkum etmelerini istemiyoruz. Bundan sonrası için de güvence altına alınmak istiyoruz” diyerek bundan sonra hep birlikte el ele mücadele ederek engelleri aşacaklarını belirtti.
“Bizler % 99'uz Gücümüzü Gösterelim”
Kimya Mühendisleri Odası ve İSİG üyesi olan Ercan Zincir ise Sultanbeyli Tekstil'de iş cinayeti sonucu bir akrabasını yitirdiğini belirtti. İSİG çalışmalarına katıldığında henüz bir yakınının başına iş cinayeti, iş kazası gelmediğini ancak 9 Nisan'da Eda Çavuşoğlu'nun yaralanıp hastaneye kaldırıldığını ve 14 Nisan'da yaşamını yitirdiğini aktardı. Ailesinin konuşacak durumda olmadığını belirten Zincir, “Hayata aynı pencereden bakıyoruz ben de işçi ailesinden geliyorum, bir mühendisim ama kanunlarda işçi olarak tanımlanıyorum Ne zaman kimin başına ne geleceği belli olmuyor. Bu nedenle her zaman işçi olduğumuzun bilincinde olup bir arada olmamız lazım. Başımıza bir iş geldi-gelmedi, bu çok önemli değil, bir gün hepimizin başına gelebilir. Bizler çoğunluğuz arkadaşlar. Çalışan insanların yüzde 99’u bizleriz. Hayatı kuran bizleriz. Barındığımız binaları yapan, üzerimizdeki giysileri yapan, gıdaları üreten, aklınıza gelebilecek her şeyi üreten, dünyayı yaratan bizleriz. Ama bizim yaptıklarımızın üzerinden menfaat kazanan, bunlarla büyüyen güçlü olan yalnızca yüzde 1’lik bir dilim. Çok kalabalığız, ama bir arada olmadığımız için biz onlar kadar sesimizi çıkaramıyoruz. Onlar kadar güçlü olduğumuzu gösteremiyoruz. Kim olursak olalım hiç önemli değil, inançlarımız siyasal düşüncemiz önemli değil, bir arada olalım. Bizler işçi aileleriyiz. İşçileriz. Bizler temelde ortak bir paydanın bileşenleriyiz. Birlikte olalım.” dedi.
“İşçi Sınıfı Acı Çeken Katledilen Değil Mücadele Eden Sınıf Olmalı”
Ostim'de çalışan Galvaniz işçisi İbrahim ise galeveniz sektöründe yaşanan sağlık sorunları ve iş güvenliği konusundaki çalışmalarını aktardı.
“Biz de bir 15 yıl sonra meslek hastalığından ölebiliriz. Galveniz ocağına düşüp ölebiliriz. Burada anlatıldı, bir marangoz 10-15 yıl sonra “Ne oldum, neden ciğerlerim böyle” diye sorabilir. Biz de bu soruyu bugünden sormak için yola çıktık. Galveniz sektörü yeni gelişen ve büyüyen bir sektör. Galveniz kimyasal maddelerle yapılan bir şey. Çinkonun eritilmesiyle ve metalin asitte bekletilerek çinkoya daldırılmasıyla metalin paslanmasını engelleyen, maksimum 60 yıl doğada paslanmadan, çürümeden kalmasını sağlayan bir şeydir. Yeni gelişen bir sektör ve önümüzdeki 15–20 sene sonrasında meslek hastalıklarının görüleceği bir sektör. Bunu bugünden görüp önümüzdeki dönem yaz aylarında bir kampanya örgütlemeye çalışıyoruz. Akademisyenlerle ortak bir çalışma yapmayı düşünüyoruz bu sektörle ilgili. Bazı dosyalar oluşturduk. Çalıştığımız birkaç fabrikada görüntüler çektik. Gerçekten işçi sağlığı ve güvenliği konusunda hiçbir önlemin alınmadığı bir yer. Yaklaşık iki sene önce Ostim’de bir arkadaşımız asit kazanına düştü ve altı ay yaşadı, sonra öldü. Herhangi bir havalandırma tertibatı yok ve sürekli kimyasallara maruz kalıyoruz. Sabah uyandığımızda veya az bir şey dinlendiğimizde bütün vücudumuz uyuşmuş oluyor. Bunları bir dosya halinde hazırlayıp bir kamuoyu oluşturmayı ve bu sektörle ilgili bir farkındalık yaratmayı düşünüyoruz. Burada konuşmacı arkadaşların çoğu birlikte mücadele olgusundan bahsetti. Biz de Ostim işçileri, Ostim’de çalışan Galveniz işçileri olarak Kimya Mühendisleri Odası, Makine Mühendisleri Odası, Ankara Tabip Odası ile beraber bu sektörün üzerine gitmeyi düşünüyoruz. Ostim gerçekten iş cinayetlerinin, iş kazalarının yoğun olarak yaşandığı bir yer, aileler de burada. Birlikte mücadeleyi sadece acıyı yaşayanların değil, diğer kitle örgütlerinin destek vermesi gerekiyor. Davalarda sadece bizler işçi arkadaşlar varız. Sendikalar, odalar, kitle örgütleri mahkemeye gelmiyorlar. İşçi sınıfı acı çeken, katledilen bir sınıf olmamalı artık. Mücadele eden bir sınıf da olmalı. Bu anlamda bu etkinliğin anlamlı olduğunu düşünüyoruz ve birlikte mücadele etmenin önemini tekrar biz de vurguluyoruz.
“1 Mayıs'ta İş Cinayetlerinde Ölenler Öne Çıkarılmalı”

İş cinayetlerinde ölen ailelerin mücadelesinde yardımcı olan Av. Erbay Yucak Davutpaşa, Ostim, Bayram Otel, Bedaş vb. iş cinayetleri üzerine kolektif bir çalışma yürüttüklerini ve süren davaların takipçisi olduklarını ve her iş cinayeti davasında ayrıca bir avukat ve müdahil grubu bulunduğunu belirtti.
Bu olayların takibin ve açıklamaların iş cinayetlerinde yakınlarını kaybeden aileler ekseninde yapıldığını ve açıklamalarda da ailelerin isimleri ve iletişim bilgilerinin yer aldığını, olayın siyasal değil, kurumların da yargılanmasının istendiği bir adalet arama mücadelesi olduğunu ve hukuksal boyutuyla ilgilendiklerini dolayısıyla da işçi sınıfı ve iktidar odaklı bir mücadele ekseninde çalışma yapmadıklarını ifade etti. İş cinayetleri ve iş kazalarında müdahil olmayan işçi sınıfı hareketlerin işçi sınıfına duyarlılığına inanılamayacağını, bunun için elinden geleni yapmayanların ise vicdansız olarak nitelendirilebileceğini belirten Yucak işçi sınıfı mücadelesi verdiğini söyleyen hareketlerin iş cinayetleri konusundaki mücadelede en başta yer almaları gerektiğini ifade etti.
Bayram Oteli'nde göçük altında kalarak yaşamını yitiren Cem Emir ve Sebahattin Yılmaz'ın iş cinayeti sonucunda öldüklerini, çünkü her ikisinin de işleri gereği ve işverenin kalacak yer olarak burayı temin etmesi sonucu Bayram Otel'de olduklarını fakat bunun bir çok yerde işcinayeti olarak geçmediğini hatta basın çalışanların gazetecilerin bile iş cinayeti tartışması yapmadıklarına dikkat çekti. Sorumluların ise başta işveren olmak üzere birinci hasar tespitinde sonra bu otelde kalınmasına izin veren, engellemeyen kamu kurum ve kuruluşları olduklarını belirtti.
İş cinayetlerine ilişkin davalarda kamu kurum ve kuruluşlarının sorumluluğunun öne sürülmesi ve yargılanması talebinde karşılaşılan güçlük ve engellenmeleri dile getiren Yucak, kamu kurumlarındaki sorumluların yargılanmaması için devlet kurumları tarafından engellemelerle karşılaştıklarını, bilirkişi raporlarına ilişkin çelişkileri ve sorunları aktardı.
Bir iş kolunda yaşanan iş kazaları, meslek hastalıkları ve iş cinayetleri konusunda meslek odaları ve sendikaların da duyarlı davranması gerektiğine değinen Yucak Enerji-Sen'in enerji sektöründe yaşanan bu tür olaylarda kendi üyesi olmasa da, kendi işyerine ilişkin olmasa da önemli bir duyarlılık gösterdiğini ve konuyu takip ettiğini ve bunun iyi bir örnek teşkil ettiğini ve tüm kurumlardan da bunu beklediklerini belirtti. Bu tür duyarlılıkların kurumsal sorumluluğun analiz edilmesini sağladığını ve esas olanın tüm sorumluların yargılanması ekseninde bir mücadelenin yürütülmesi gerektiğini vurguladı.
Yucak 1 Mayıs'ta işçi cinayetlerinin öne çıkarılmasını ve iş cinayetlerinde yakınlarını kaybeden ailelerin bu sene iş cinayetlerine dikkat çeken bir pankartla yer almaları ve bu pankartın işçi örgütlenmeleri tarafından öne alınması gerektiğini dile getirdi ve işçi örgütlenmelerinin iş cinayetlerine ilişkin davalarda müdahil ve takipçi olmaları gerektiğini belitti.
“1 Mayıs'a Kızıl Rengini Veren Hayatını Kaybeden İşçilerdir”

Bu ülkede işçiler ölüyor. Her ay net veriler olmamakla beraber 200 ila 300 işçi hayatını kaybediyor. Bu binlerce işçi ailesinin etkilenmesi demek" diyen İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi üyesi Murat Çakır işçi ailelerinin mücadelesinin koordinasyonun sağlanmasının gerekliliğini dile getirdi.
Kapitalist üretimin işçi ölümlerinden yükseldiğini kaydeden Çakır, şöyle konuştu: "En temel mücadele edilmesi gereken güç sermeye ve yine onların iktidarları hükümetleri bugün AKP, yarın başka bir isim olabilir. Ama AKP iktidarı özel olarak kader diyor, vadeleri dolmuş diyor, Çalışma Bakanı dün 10-15 işçinin ölmesi doğal derken, bugün 'bir işçi öldüğü zaman yerin dibine giriyorum' diyor. Yerin dibine gir bakan, ne denilebilir ki."dedi ve emek örgütlerine 1 Mayıs'ta bir arada olma çalışması yaparak “1 Mayıs'ın bayrağı kızıl ve bu rengi veren hayatını kaybeden işçiler. Bu anlamda işçilerin sağlıklı ve güvenli çalıma mücadelesinin en önemli unsuru olacaklarına inancım tamdır." diyerek sözlerini tamamladı.
İş cinayetlerinin, iş kazalarının, meslek hastalıklarının önlenebilmesi için yürütülecek bu mücadelede bundan sonra daha güçlü olmak için bu toplantıyla ilk adımı atılmış oldu.
28 Nisan Dünya İş Cinayetleri'nde Ölen ve Yaralananları Anma / Yas Günü gerçekleştirildi

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi işçi ölümlerine dair önemli bir etkinlik gerçekleştirdi. Türkiye‘de daha önce anması yapılmayan ve ilk olarak Kanada‘da başlayan, "28 Nisan Dünya İş Cinayetlerinde Ölen ve Yaralananları Anma/Yas Günü"nde, Türkiye‘de çeşitli iş cinayetleri sonucunda hayatını kaybeden işçilerin ailelerini bir araya getiren İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, iş cinayetlerine dair birçok konuda önemli konuda bilgilendirmede bulundu.
Daha sonra birçok ülkede sendikalar eliyle çeşitli anmaların yapıldığı bu günün kimi ülkelerde verilen mücadeleler sonucunda devlet tarafından da kabul edildiğini belirten Odman dünyada ve Türkiye‘deki işçi ölümlerine dair şu verileri sundu:

Türkiye‘de her yıl resmi rakamlara göre bin 500 işçinin öldüğünü ve günde 4 işçinin hayatını kaybettiğini belirten Odman, kayıt dışı rakamlar düşünüldüğünde bu sayının en az 15 bin ila 30 bin arası değiştiğini söyledi.
Tüm bu iş kazalarının engellenebileceğini vurgulayan Odman, işverenlerin maliyet olarak gördüğü işçi sağlığı önlemlerinde, denetlemeyi yapmayanların ve iş yerlerinin doğrudan doğruya suçlu olduğunu ifade etti.
Dünyada işçi ölümleri sonucunda ailelerin verdiği mücadelelerin çok önemli kazanımlarla sonuçlandığını belirten Odman, benzer şekilde işçi ailelerinin mücadelelerini sürdürmeleri gerektiğini söyledi.
Daha sonra
adına konuşmalar yapıldı.
Zonguldak‘tan gelen madenci aileleri adına, grizu patlamasında kaybettiğimiz meslektaşımız Koray Kebapçı‘nın babası Turan Kebapçı ve Satılmış Kocakaya konuştu.

Söz alan meslektaşımız Çetin Uygur da: Bir Zonguldaklı maden mühendisi ve Yeraltı Maden-İş‘in kurucusuyum. Maden işçiliğinin merkezidir Zonguldak. Arkadaşım ismini söyledi: Satılmış. Galatalı bankerlerden, Fransız, İngiliz sömürgecilerden bu yana, hala bugüne kadar da kırsal kesimden gelen işçiler çalışır madende. Anne babaları onlara Satılmış ismini verir. Çünkü o madende çalışmaya gidecek, belki de geri gelemeyecek, orada kalacak. O nedenden dolayı Tanrı‘ya adanmış, korumasına bırakılmış anlamında Satılmış ismini verirler. Osmanlı‘dan bu yana bu çalışma sistemi bugün hala devam etmektedir. Ceplere 500 lira, 100 liralar koyup kapatıp, siyasi liderlerin kader diye bağladıkları ölümlerde işçiler ölür. En az 10 saat çalışır, 2 saat eve gider, 10 saat daha uyumak zorundadır. Yediği tek şey domates, yumurta, bir parça ekmektir. Oysa ondan istenen minimum iki ton kömürdür. Bu kömürün çıkışı süresinde kazanması gereken minimum kalori 1500-1600 kaloridir. Ama bunu kazanamaz. Ondan bu ürünü isteyen sermaye, onu ölüme mahkûm eder. Bunların hepsi iş cinayeti olarak tanımlanmalı. Şikâyetçi olarak, alanları doldurarak, tek başına protesto ederek bu saldırıyı, saldırganlığı, cinayetleri önleme şansımız artık kalmamıştır. Dünyanın, yani liberalizmin içine girdiği bu krizli sistemde hiç kalmamıştır. Farklı mücadele yollarını izlemek, yakalarımızdaki rozetlerimiz farklı da olmuş olsa bile, artık ortak bir mücadele yoluyla, ortak çözüm yollarıyla birlikte yürümek zorundayız. Diye görüşlerini belirtti.
Maden Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Nedret Durukan , Hürriyet Demirhan ve Hüsnü Ünal‘da etkinliğe katıldı.
Maden Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi
" />