Silikozis hastası işçilere şartlı hak ya da hukuk nasıl iğdiş edilir? - Kansu Yıldırım / Denizcan Kutlu

Bir yasa maddesinin ait olduğu hukuk sisteminin iki asli özelliği olması gerekir. Bunlardan ilki, biçimselliği; ikincisi sistematikliğidir. Bir hukuk sistemi içinde yer alan yasa maddeleri iç tutarlılığa sahip olduğunda sistematiklik özelliği kazanır. Yani düzenlemelerin aynı niteliklerdeki bir olaya farklı zamanlarda farklı tepkiler vermemesi gerekir. İç çelişkilerini sıfırladığı zaman, tam anlamıyla bir işlerlik kazanır ve kitleler, hukukun istikrarının farkında olarak ona göre davranır. Somutlarsak, sağlık veya eğitim hakkı, yasalar aracılığıyla biçimsel olarak her yurttaşa tanınmıştır. Paralı veya parasız olmasından bağımsız, her yurttaş ilgili düzenlemeler uyarınca eğitim ve sağlık hizmetlerinden istifade edebilir. Ki, bu haklar sınırlandırılamaz: İstisnai bir rejim durumu olmadığı müddetçe kişi ömrünün sonuna kadar, yurttaşlık haklarıyla paralel olarak bu yasa maddelerini kullanabilir. Tam da bu noktada biçimsellik ilkesi konuşur. Hukuk, tüzel kişilik olarak hukuki anlamda tanımlanan ve kabul gören herkes için geçerlidir - ve herkes hukuka başvurabilir (Althusser, 2004: 104-105). Gerek burjuva hukuk sisteminde ve gerekse liberal eşitlik anlayışında bireyler, kendilerine yasalar tarafından tanınan her hakkın haizidir. Kendi “hür iradesi” uyarınca bir hukuk sisteminin yurttaşlara tanıdığı temel haklar ve özgürlüklerden yararlanabilir. Peki, hukukun günümüz toplumsal formasyonundaki işlevi-işlevsizleştirilmesi nereye denk düşmektedir? Bunun mutlak olarak olmasa da neoliberalizmle bağını aramak ve tartışmak gerekir…

Hukuk dediğimiz “mükemmel” iç tutarlılığa veya “kusursuz” biçimselliğe sahip olan bir sistem, gökten zembille inmemiştir. Verili bir sınıf mücadelesinin sonucudur ve nesnel şartlar altında belirleyicidir. Örneğin, oy hakkı tarihsel toplumsal mücadelelerde ana hatlarıyla işçi sınıfının bir kazanımıdır. Ne var ki, oya dayalı temsili demokrasi, pek çok ülkede yeni sağ hükümetleri iktidara getirerek, toplumsal hareketliliği kısıtlamıştır. Bu noktada hukuk sisteminin asli ilkelerinin değişemezliğini söylesek bile sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre “esnetilebileceğini” de görmekteyiz. Çünkü neoliberal politikaların toplumsal formasyonla kesiştiği uğraklar, mevcut kapitalist üretim ilişkilerine göre şekillenmektedir. Kapitalist üretim ilişkileri, hukuk sistemi aracılığıyla tüm toplumu formel ve enformel düzeylerde kuşatmakta - çalışma biçimlerini ve işçilerin yararlanabileceği yasaları belirlemektedir. Ancak bu süreç, diyalektiktir. Sınıf mücadelelerinin ivmesine göre hukuk sistemi içindeki yasalar da farklı formlar kazanmaktadır.

Enformel üretim ağlarının yoğunlaştığı alanlardan tekstil sektöründe çalışanlar için ilgili sosyal güvenlik haklarına ve işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerine erişmek hayli zordur. Çünkü pek çok işçi, asgari ücretin altında çalışmaya razıdır. Bu rızanın temel nedeni, gündelik yaşamında temel ihtiyaçlarını karşılama ve hayatını devam ettirebilme mücadelesidir. Söz konusu çaba, salt açlık sınırının altında yaşamayı değil; ruh ve beden sağlığını da kaybetmeyi “garantiler” hale gelmiştir. Nitel olarak iş güvencesizliği, sağlık problemlerini tetiklemektedir. Kamuoyunda ölümlerle bilinen kot kumlama işçileri, bu sorunların en büyük mağdurlarıdır. Merdivenaltı atölyelerde yasalarla belirlenen çalışma saatlerinin katbekat üzerinde, kimi zaman angarya çalışan kot kumlama işçileri, silikozis denilen illetin kucağına itilmişlerdir. Ne var ki, gerek toplumsal muhalefet gerekse kendi öz-örgütlenmeleri aracılığıyla bu sorunu televizyona, dizilere, gazetelere, demokratik kitle örgütlerine, siyasi partilere taşımayı başararak, kapitalist üretim sürecine özgü bir sorunu ifşa etmişlerdir. Bu sorunun çözümü için sergiledikleri eylemler, ikili bir etkileşime neden olmuştur: Sermaye mantığı (capital logic) gereğince egemen sınıflar bu işçileri, oy deposu olarak görmüş, rızalarını kazanmak için ilgili yasalara onlarla ilgili maddeler yerleştirmişlerdir. Sınıf kuramsal yaklaşım gereğince ise, eyledikleri her faaliyet, bir baskı alanı yaratarak söz konusu hakkı “söke söke” almışlardır (Dowd, 2008). Her iki yaklaşımın yorumları kendi içinde rıza-zor ikilemi bağlamında doğrudur. Çelişki başka bir alanda ortaya çıkmıştır. Hukukun biçimselliği uyarınca bir yasa maddesinin herkesi kapsaması gerektiğini söylemiştik. Ancak silikozis hastalığına yakalanan işçileri ilgilendiren son yasa bu durumu saptırmaktadır.

6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Ve Diğer Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 67’nci maddesiyle 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz Ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun’a Geçici 2’nci madde eklenmiştir.

Buna göre, “maddenin yayımı tarihinden itibaren 3 aylık süre içerisinde talepte bulunan ve sosyal güvenlik mevzuatına tabi olarak çalışmayan, sosyal güvenlik kurumlarından ya da yabancı bir ülke sosyal güvenlik kurumundan her ne ad altında olursa olsun herhangi bir gelir veya aylık almayan ve silikozis hastalığı nedeniyle meslekte kazanma gücünü en az % 15 kaybettiğine Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulunca meslek hastalıkları tespit hükümleri çerçevesinde karar verilen kişilere, bu maddede belirtilen şartları sağlamaları halinde aşağıda belirtilen esaslara göre Sosyal Güvenlik Kurumunca aylık bağlanır.”

Maddenin devamında “Meslekte kazanma gücünü; a) % 15 ila % 34 arasında kaybedenlere 7000, b) % 35 ila % 54 arasında kaybedenlere 8000, c) % 55 ve üzerinde kaybedenlere 9000, gösterge rakamının her yıl bütçe kanunu ile tespit edilecek aylık katsayısı ile çarpımı sonucunda bulunan tutarda aylık bağlanır. Yukarıda belirtilen şartlara göre aylık almakta iken ölen silikozis hastasının; 5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının; (a), (b) ve (e) bentleri hariç olmak üzere, 5510 sayılı Kanun veya yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında çalışmayan veya kendi sigortalılığı nedeniyle gelir veya aylık almayan; a) Dul eşine % 50'si, bu madde kapsamında aylık alan çocuğu bulunmayan dul eşine % 75'i, …” ifadesi bulunmaktadır.

Maddenin beyanı açıktır: Silikozis hastası işçi ve birinci dereceden yakınları, yasada belirtilen 3 aylık zaman diliminde başvurmadığı takdirde oransal aylık dağıtımı yardımlarından yararlanamayacaktır. Düzenleme minvalinde işçilere ve ailelerine tanınan hak, 6111 sayılı yasa ile sınırlandırılmaktadır. Yasadan herkesin istifade edebilme imkânı daraltılarak hukukun biçimsellik ilkesi askıya alınmaktadır. Burjuvazi, kendisini var eden unsurlardan birisi olan hukuk sisteminin temelleriyle göz göre göre oynamaktadır. Bir sosyal haktan yararlanmanın süre ile koşullanması, sosyal harcamaların daraltılması eğilimini kuvvetlendirirken, kişilerin refahı ve yaşamlarını sürdürebilmesinin piyasa ile olan ilişkisini ve bağını sıkılaştırmaktadır.

Aynı maddenin sonunda yer alan “Bu maddeye göre tarafına aylık bağlanan silikozis hastası ile eş ve çocuklarının tedavi giderleri, 18/6/1992 tarihli ve 3816 sayılı Ödeme Gücü Olmayan Vatandaşların Tedavi Giderlerinin Yeşil Kart Verilerek Devlet Tarafından Karşılanması Hakkında Kanun hükümlerine göre, Kanunun 2’nci maddesinde belirtilen aile içindeki kişi başına düşen gelir payına bakılmaksızın yeşil kart verilerek karşılanır” ifadesi, bir işçi ailesinin yoksulluğunun dışavurumudur.

Yeşil kart uygulaması özü itibariyle, toplumda nesnel olarak yaşanan yoksulluğun ve gelir adaletsizliğinin ispatı ve kabulü olmakla birlikte, bunun yardım mantığı ile kontrol edilmesine dayanan bir uygulamadır. Neoliberal politikaların taşıyıcısı olan hükümetin bu uygulama ile çelişkiye düştüğü bir diğer nokta, bir işçinin sağlık hakkından yararlanması için hüviyetinin yeterli olmasıdır. Küreselleşen dünyadaki pozisyonumuzla övünen yetkililerin Birleşmiş Milletler’in Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin ilgili 12’nci maddesinde tanımlanan sağlık hakkı, “…taraf devletler herkese erişilebilir en yüksek bedensel ve ruhsal sağlık standartlarından yararlanma hakkını tanır. Söz konusu hakkın tam olarak gerçekleştirebilmesi için sözleşmeye taraf devletlerin ilgili adımları atması gerekmektedir” ibaresine yönelik gerekli adımları atmamaları da yukarıda özetlenmeye çalışılan bağlam içerisinde anlaşılabilir.

Kaynaklar:
Althusser, L. (2005), Yeniden Üretim Üzerine, İstanbul: İthaki Yayınları.
Dowd, D. (2008), Kapitalizm ve Kapitalizmin İktisadı, İstanbul: Yordam Yayınları.

Sendika.Org