Ülkemizde artık çalışma hayatı bir işçi kıyımı haline gelmişken, işçi kurumlarının sorumlulukları da tartışmaya açılmak zorundadır. Elbette ki kıyımın sorumlusu, bir üretim çılgınlığı içindeki ekonomik düzendir. Ne pahasına olursa olsun daha fazla üretim, daha fazla kar hırsı, alınması gerekli asgari önlemleri bile bir masraf, yani kar azalması olarak gören bu çağdışı anlayış, işgücünü tepe tepe kullanmayı marifet olarak görmektedir.
Hazırlanması yıllar süren, çıkarılması önüne her gün bir engel çıkarılan işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili 6331 sayılı kanunun yürürlüğe girmesi durumu pek değiştirmiş gibi gözükmüyor. Pek çok uzmanın belirttiği gibi, taraflar yasaya uyuyormuş gibi görünme ‘başarısını’ (!) elde etmiş durumdalar. İşveren ve devletin bu anlayıştan kurtulması epeyi bir zaman alacak gibi gözüküyor. Peki ya işçiler ve onların kurumları?
Baştan söyleyelim, sendikal hareketin kendini yenilemesi, tekrardan sınıfın çıkarlarını savunur hale gelmesi bu ve benzeri konulara gösterdikleri duyarlılıkla mümkün hale gelecektir. Ülkemizdeki hemen hemen tüm sendikaların işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda ki tavırları neredeyse aynıdır. İşvereni gereken önlemleri almamakla, devleti ise kontrol etmemekle suçlamak. Suçlamalar elbette haksız değildir, ancak yeterli değildir.
Yeri geldiğinde sendikalar, sınıfın çıkarlarını korumak için, üretimden gelen güçlerini kullanmaktan söz ederler. Bu yaşanan işçi kıyımına karşı mücadele sınıfın çıkarı değimlidir? Bırakın üretimden gelen gücü kullanmayı, yasal imkanlar bile neden kullanılmamaktadır?
6331 sayılı kanunun 16. Maddesi açık, sendikaların her şeyden önce işverenden “iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili koruyucu ve önleyici tedbirler, ölçüm, analiz, teknik kontrol, kayıtlar, raporlar ve teftişten elde edilen bilgileri” talep etme hakları vardır. 17. Madde’ye göre ise ‘eğitimlerin amaca uygun olarak yapılıp yapılmadığını denetlemeleri ve işvereni bu konuda uyarmaları gerekir. Bu konuya ilişkin Yönetmenlikte ise “eğitim programlarının hazırlanmasında çalışanların veya temsilcilerinin görüşleri alınır” denilmektedir. Sendikanın, en azından görüşü alınmamışsa neden alınmadı diye sorması gerekli değimlidir? Gerekli eğitimi yapılmamışsa, işverene sorumluluğunun hatırlatılması, eğitimlerin yeterli kalite ve sürede yapılıp yapılmadığını araştırmak sendikaların görevleri değilmidir?
Yanlış anlaşılmasın, bunları yapan sendika yok demek istemiyoruz. Elbette azda olsa sendikalar bunu yapmakta, ama bunlar bile, işverenin mantığı çerçevesinde, yaptık diye görünmek için yapılıyor. Örnek alınacak istisnalarda elbette var. Batis sendikası Trakya temsilciliğinin Çerkezköy bölgesinde yaptığı sistemli bir çalışma bunun güzel bir örneği. Barajı aşamamış bağımsız bir sendika olarak tek amacın toplu iş sözleşmesi yapmak olmadığı bilinci ile çalışmalarını sürdüren sendika temsilciliği, üyelerinin sorunları arasında işçi sağlığı ve iş güvenliğinin öne çıktığını tespit edince, alışık olmayan bir yola başvurmaya karar vermiş. İlk iş olarak çalışanların bu konuda bilgilendirilmesi ve duyarlı hale getirilmesi için bir eğitimi seferberliğine girişilmiş. Bunu takiben çalışanlardan ‘doğrudan alınan verilerle, bir alan araştırması da yaparak işyeri düzeyinde sorunları raporlaştırılmış’. Bu raporları sendikalar yasasındaki “taraf olma ve denetleme” yetkisine dayanılarak birer ihtarname biçiminde işyerlerine bildirilmiş. Bu uyarılar, işyerlerinde “yakalandık” psikolojisi derhal işçi sağlığı iş güvenliği önlemlerine dönüşmeye başlamış. İhtarnamelerde yer alan tespitlerin büyük bir bölümünün, işveren tarafından düzeltilmesi, bu yöntemin oldukça etkili olduğunu gösteriyor. Tek başına bu örnek bile, aslında sendikaların elinde ki imkanları yeterince kullanmadıklarının bir göstergesi. Baştan söylenildiği gibi, bu imkanın kullanılması için sendikaların hem anlayışlarını hem de yapılanmalarını değiştirmeleri bir zorunluluk.