Albert Camus’a göre yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun vardır: İntihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Camus, Sisifos Söyleni’nde “Hiç kimsenin varlık bilimsel bir kanıt uğruna öldüğünü görmedim. Önemli bir bilimsel gerçeğe varmış olan Galilei, bu gerçek yaşamı tehlikeye sokar sokmaz, büyük bir rahatlıkla dönüverdi ondan. Bir bakıma iyi de etti. Uğrunda yakılıp ölmeye değmezdi bu gerçek. Dünya mı güneşin çevresinde döner, güneş mi dünyanın çevresinde, hiç mi hiç önemi yok bunun” der. Ancak bizim bahsedeceğimiz intihar ve intihar girişimleri yaşamın anlamı ya da insanın kendisinde, bir birey olarak yaşama yargısına varma, yaşayıp yaşamamaya dair bir ilke arayışı değil. Konumuz felsefi bir tavırdan ziyade intihar ve haklarını almak için intihar girişiminde bulunan işçilerin son dönemde niceliksel artışı. Hak arama ve hak gasplarına karşı, bıçağın kemiğe dayandığı, çaresizliğin, güçsüzlüğün hırpaladığı işçilerin intihar girişimleri ve intiharları emek ve sendika gündemlerine yer veren sitelerde bazen haber oluyor. Maaşlarını alamayan, kölelik koşullarında yaşayan/çalışan işçilerin intihar ya da intihar girişimleri çok sık tekrarlanmaya ve bu haberler gazetelerin 3. sayfa haberleri -bunalıma giren işçi intihara kalkıştı, borçları nedeniyle eşi terk etti intihara kalkıştı, maaşını alamadı, vince çıktı, borcu olmayan emekli intihar etti (Zonguldak),…-diliyle verilmeye başlandı. Neredeyse her hafta bir kısmı asayiş meselesi olarak yansıyan bu haberleri taşeron sistemi, güvencesizlik ve esnek çalışma rejimleri bağlamında değerlendirmek gerekmektedir.
Örneğin yeni yıla girmeye hazırlanırken Düzce’de TOKİ inşaatında 30 metre yüksekte 5 saat boyunca ikna edilmeye çalışılan, maaşlarını aylardır alamayan işçilere kulak verildiğinde taşeron sistemi çıkıyor karşımıza. Burada intihara kalkışan Hikmet isimli işçinin üniversitede okuyan kızı var. Kızına ‘param yok kızım, beni para için arama’ yanıtını veren bir baba. Vincin tepesine çıkan işçilerden biri Kamil Uzun. Uzun derdini şöyle anlatıyor:
“Biz buraya geldik, dört aydır çalışıyoruz. Bir maaşımız ödendi. Gerisi ödenmedi. Aradaki taşeron firma kaçtı buradan. 15 gündür de burada yatıyoruz, çalışamıyoruz. Taşeron firma kaçınca ana firma da bize burada sahip çıkmadı. Yemeği falan da kestiler. Bu firmaların hepsi TOKİ’ye bağlı. Biz burada hakkımızı, alnımızın terini istiyoruz. Fazlasını değil. Taşeron firma 450 bin TL’yi alıp, ayın 14’ünde parayı alıp gitti. Adli para cezamın taksitlerini ödeyemediğim için benim de tutuklama kararım çıkacak. En son dayanamayıp kendimi vinçten atacaktım. Burada sonunda biri kendini asacak. Köye dönecek paramız yok. Açtım sabahtan beri.”
Uzun kendisi ile vince çıkan Abdullah Kuş’un ve kendisinin borçları yüzünden hapse girmeyle karşı karşıya olduğunu söylüyor. Kamil Uzun, arkadaşının ifadesi alınmak üzere götürüldüğü karakolda borcu yüzünden hakkında yakalama kararı olduğunu öğrendiğini söylüyor.
Her intihar girişiminde sigorta girişleri yapılmayan, maaşları ödenmeyen, taşeron tarafından dolandırılan, hastalık ve yaralanma ile sonuçlanan iş kazalarında yüzüstü bırakılan ve kaldıkları yatakhanelerden yedikleri yemeklere kadar son derece kötü şartlarda çalışan işçilerle karşılaşıyoruz.
Zonguldak’ta, Antep’te, İstanbul’da, Aksaray’da, Urfa’da (…) işçi intihar ve intihar girişimlerine baktığımızda esnek çalışma rejimleri ve taşeron sistemini görüyoruz. Bu tabloya emekliler ve işsizler de ekleniyor. Kredi kartı borçları, taksitler, temel ihtiyaçları karşılayacak gelir yoksunluğu ve yoksulluktan kurtulmanın bir hak olduğu bilincinin örgütsel (sendikal) mücadeleye dönüşmemiş olması gerçeği ile karşılaşıyoruz. Güvencesizlik, örgütsüzlük, muhafazakâr sağ ideolojiler ile kuşatılmış ve Abraham Maslow’un klişeleşmiş kuramına göre temel gereksinimlerini karşılamak sorunuyla karşı karşıya bir çalışan kitlesi, yeni işçi sınıfı var. Aynı zamanda bu işçi kitlesi Kayseri, Antep, Bilecik, Yozgat vb örneklerde görüldüğü gibi umulmadık anlarda müthiş sınıflar refleksler gösterebilmekte, yandaş/iliştirilmiş sendikalara rağmen sermayenin karşısına dikilebilmek dirayeti gösterebilmektedir.
İnsanın, emeğin aşağılanması, hakkını koruyamamaktan doğan öfke ile intihara kalkışmak yaşamın anlamlı olup olmaması meselesinden çok daha ahlaki bir protestodur. Çünkü sorun ölüm karşısındaki çaresizlik, sonluluk, bulantı, iç sıkıntısı, evrenin usa aykırılığı değildir. Ama bir nevi absürt olandır, insana, yaşama aykırı emek rejimleri ve toplumsal siyasal sistemdir.
Sınıfın acılarının sistem karşıtı bir dinamiğe dönüşmesi taşeron sistemi, esnek çalışma rejimleri vb karşısında sendikal siyasal mücadeleyi yükseltmekten ve asgari ücret için DİSK’in bu yıl örgütlediği kampanya benzerlerini emek hareketinin gündemi yapmaktan, işsizlik ve yoksulluğa karşı kamusal alternatifleri toplumsallaştırmaktan geçmektedir.
Bir diğer tartışılması gereken konu da işçi direnişlerinin açlık grevi gibi bir araçla sürdürülmesidir. Üstelik çoğunlukla bu yöntemin sendikal örgütlülük hali durumunda gündeme gelmesi ilginçtir. Sendikal faaliyet nedeniyle işten atılmış ve gündem yaratabilmiş bir işçi direnişinin üstelik de erken bir safhada açlık grevi gibi bir yöntem kullanması tartışılmalıdır. Bu tür direnişler başka bir yolun, aracın kalmadığı durum ve hallerde kullanılan araçlardır ve yakın zamana kadar siyasal tutsakların kimlik ve onur mücadelesinin araçlarıydı. Bellek yoklaması yaparsak, 1995-96 döneminde üniversitelerin neoliberal yeniden yapılandırılmasına karşı öğrenci hareketi meşruiyet kurmuş ve taleplerini toplumsallaştırma konusunda maharet göstermişti. Aynı dönemde üniversitelerde “Har(a)çlara karşı açlık grevi” yapan siyasal çevrelerde çıkmıştı. Belleğe zeval olmaz.
Biz intihar etmiş Çinli bir işçinin 19 Aralık 2013’te yazdığı bir şiirle bitirelim:
Demirden Yapılmış bir Mehtabı Yuttum
Demirden yapılmış bir mehtabı çiğneyip yuttum
Onlar buna bir çivi diyorlar
Bu endüstriel lağım pisliğini, işsizlik istatistiklerini çiğneyip yuttum
Makinelerde kamburu çıkmış gençlik vaktinden önce ölüyor
İtişip kakışmayı ve mahrumiyeti çiğneyip yuttum
Yaya köprülerini, pasla kaplanmış hayatı çiğneyip yuttum
Daha fazlasını çiğneyip yutamaz hale geldim
Tüm çiğneyip yuttuklarım şimdi gırtlağımdan geri fışkırıyor