İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi raporlarına göre son 15 yılda en az 18 bin 500 işçi hayatını kaybetti. Yalnızca 2017 yılının ilk ayında yani son 28 günde 120 emekçi iş cinayetine kurban gitti
İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG), iş cinayetlerine dair derlediği raporda, ürküten rakamlar yer aldı. Rapora göre 2002 ile 2016 tarihleri arasında en az 18 bin 500 işçi hayatını kaybederken, iş cinayetleri her yıl biraz daha katlanarak bir önceki yılı geride bıraktı. 2002 yılının son iki ayında en az 146 işçinin hayatını kaybettiği istatistiklere yansırken 2003 yılında bu sayı en az 811 olarak kayıtlara geçti. 2004 yılında ise en az 843 işçinin iş cinayetine kurban gittiği Türkiye’de, bu sayı 2005 yılında en az bin 096 olarak belgelendi. 2006 tarihine bakıldığında ise iş cinayetlerinde oranın en az bin 601 olduğu görülüyor.
2007 yılında ise en az bin 044 işçi yaşama veda ederken, 2008’de en az 866 işçi, 2009 ise en az bin 171 işçi iş kazalarında hayatını kaybetti.
ÇALIŞIRKEN CAN VERDİLER
Rapora göre 2010 yılında en az bin 454 işçi ekmek parası uğruna canından olurken yine 2011’de de emekçiler ağır bedeller ödedi. Buna göre 2011 yılında en az bin 710 işçi, 2012 yılında ise en az 878 işçi hayatını kaybetti. 2013 yılında iş cinayetlerinin sayısı bin 235 olarak İSİG raporlarına geçerken, 2014 yılında da bin 886 işçinin hayatını kaybettiği açıklandı. O acı gerçekler 2015 verilerine de yansıdı. Rapora göre 2015 yılında en az bin 730 işçi, hayattan koparıldı. İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi raporlarına göre işçi ölümleri 2016 yılında daha da arttı. Rapora göre son bir yılda en az bin 970 işçi, çalışırken can verdi.
SON 28 GÜNDE 120 ÖLÜM
İSİG raporuna göre 2017 yılının yalnızca ilk ayında Türkiye genelinde 120 işçi, hayatını kaybetti. İzmir özelinde de bir çok işçi, çalışırken yaşamını yitirdi. Rapora göre, 2012 yılında İzmir’de 39, 2013’te 53, 2014’te 49, 2015’te 88 işçi, 2016 yılında ise 74 işçi hayatını kaybetti. Yine rapordaki verilere göre İzmir, 2013 yılında Türkiye’de en çok işçi ölümlerinin yaşandığı ikinci il olurken, 2014 yılında ise 6. sırada yer aldı. 2015’te yeniden ölümlerin çoğaldığı İzmir, bir kez daha ikinci sıraya yerleşirken, 2016’da ise en çok işçi ölümlerinin yaşandığı dördüncü kent oldu. İşçi ölümlerinin en yoğun yaşandığı alan inşaat sektörü. İnşaatı, metal sektörü takip ediyor. Taşımacılık iş kolunda çalışan işçiler de iş kazalarında en çok hayatını kaybeden emekçi sınıfında. Verilere göre, son 28 günde İzmir’de 11 emekçi iş kazasında öldü.
İŞ CİNAYETLERİ NEDEN ARTTI?
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) 3. Bölge Temsilcisi Süleyman Yıldırım’a göre, iş cinayetleri, 2012 yılında çıkarılan 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu sonrası daha da arttı. Özellikle güvencesiz çalışmanın ölümleri arttıran öncelikli neden olduğunun altını çizen Süleyman Yıldırım, 6331 Sayılı yasasının ölümleri önleyeceği düşüncesinin pompalandığını ancak yasadan sonra tablonun daha da kötüye gittiğini aktararak; “Oysa ne ölenler azaldı ne sendikalaşma üzerindeki baskılar azaldı ne de sorumlular yargılandı. Bunun sonucu olarak iş cinayetleri artarak devam etti. İş cinayetleri kaza, kader ve fıtrat değil. Tamamı önlenebilir” dedi.
“’Bu işin fıtratında var’ söylemleri ve Diyanet hutbeleri ile iş cinayetlerinin doğallaştırılması çabası sürdürülürken diğer yandan toplu işçi ölümleri devam etti”, sözleri ile tepkisini dile getiren Yıldırım, ölümlerin ağırlıklı olarak inşaat, tarım ve taşımacılık iş kollarında yaşandığına dikkat çekti.
Kadınların iş cinayetleri saklanmak isteniyor
İş cinayetlerinin mevsimlik çalışmanın, sendikasız, örgütsüz ve güvencesiz çalışma koşullarının hakim olduğu iş kollarında yoğunlaştığını vurgulayan Süleyman Yıldırım, güvencesiz çalıştırma biçimlerinin en başta iş tanımını belirsizleştirdiğini ve çalışma koşullarının belirlenme inisiyatifini işveren lehine çevirdiğinden dolayı, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında da işçileri korunmasız bıraktığını söyledi. Yıldırım; “2013 yılında 103 kadın işçi, 2014 yılında 131 kadın işçi, 2015 yılında ise 120 kadın işçi yaşamını yitirdi. Kadınlar daha çok tarım, sağlık, eğitim, büro, gıda, tekstil, havacılık, belediye, ev içi gibi sektörlerde çalışıyor. Diğer yandan kadınların iş cinayetleri ya saklanıyor ya da kayıt dışı çalıştıkları için görünmez kılınıyor. AKP Hükümeti’nin son dönemde kadınlara yönelik açıkladığı program ve paketlerin, kadını yarı zamanlı çalıştırarak aile içine hapsetmeyi ve ucuz iş gücünü kadın üzerinden yaygınlaştırmayı hedeflediği görülüyor” dedi.
Çılgın projelerle ölümler daha da arttı
AKP iktidarıyla beraber çılgın projelerin bir sonucu olarak inşaat işçilerinin ölümünün arttığına değine Süleyman Yıldırım, hem doğanın hem de insanların bu çılgın projeler aracılığıyla sömürüldüğünü savundu. Yıldırım, açıklamasının devamında şunları dile getirdi: “İnşaat sektörünün yıkımı; emeği, kenti ve doğayı kapsayan bir boyutta. Bir yandan işçiler kentsel dönüşüm, üçüncü köprü, AVM’ler, rezidanslar, baraj yapımı gibi devasa projelerde can verirken; bu projeler kentsel dokuyu ve doğayı da geri dönülemez bir biçimde tahrip etmekte.”
Yılda 300 bin kişi meslek hastalığına yakalanıyor
Meslek hastalıklarından dolayı da bir çok kişinin hayatını kaybettiğini açıklayan Süleyman Yıldırım, bu konuda verileri çok kısıtlı olduğuna değindi. Her bin işçi için yılda 4 ile 12 yeni meslek hastalığı olgusunun beklendiğini ifade eden Yıldırım; “Yani Türkiye’de her yıl yaklaşık 120 bin ile 360 bin arasında işçi meslek hastalığına yakalanmakta. Türkiye’deki ortalama çalışma sürelerinin uzunluğu, güvencesiz ve esnek çalışmanın yaygınlığı göz önüne alındığında beklenen yıllık meslek hastalığı sayısının 300 binin üzerinde olduğu söylenebilir. Yine Uluslar arası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre meslek hastalıklarına bağlı ölümler, iş cinayetlerine bağlı ölümlerin yaklaşık 5-6 katı düzeyinde” dedi.
Özel istihdam Büroları dayatması kabul edilemez
Dervrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı da güvencesiz çalışma koşullarına dikkat çekti. Özel İstihdam Büroları düzenlemesinin ise, emekçi sınıfına yönelik açık bir saldırı olduğunu savunan Memiş Sarı, giderek yükselen ölümlü iş kazaları ve kalıcı iş göremezliklerle karşı karşı olduklarını söyledi.
“Emek gücümüz bu sermaye birikim rejimiyle heba edilmekte”, ifadelerini kullanan Sarı, “Madenlerde, inşaatlarda, barajlarda, hastanelerde, nakliye işlerinde canlarımızı kaybediyoruz” dedi. Geçici mevsimlik işçilerde yaşanan dayıbaşılık sisteminin madenlerden çıkıp mevsimlik işçilerin istihdamında sistem haline geldiğinin bilindiğini ifade eden Ege Bölge Temsilcisi Memiş Sarı; “’Dayıbaşılık sisteminden mevsimlik işçileri kurtarıyoruz’ deyip, Özel istihdam Büroları’nı mevsimlik işçilere dayatılmasını kabul edemeyiz. Evrensel düzeyde 2001 yılında kabul edilip 2003 yılında yürürlüğe giren Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Tarımda İş Sağlığı ve Güvenliğine İlişkin Sözleşmesi, tarım çalışanlarına ilişkin önemli düzenlemeler getirdi. Türkiye tarafından henüz onaylanmayan bu sözleşmenin 21’inci maddesine göre tarım işçileri, iş kazaları ve meslek hastalıklarına karşı koruma kapsamı alınmalı, mesleki risk ve kazalara karşı sigorta veya sosyal güvenlik rejimine dahil edilmelidir. Barınma, eğitim, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik, ücret ve çalışma koşulları hızla iyileştirilmeli. Emekçilerin, Özel İstihdam Büroları’nın insafına terk edilmesi yerine İŞKUR kamusal niteliği kapsamında kayıtlı hale getirilmeli” dedi.
YASA PATRON İÇİN ÇIKTI
Ülkede işçi sağlığı ve iş güvenliği alanının çöktüğünü ileri süren Memiş Sarı, çökmüş sistem üzerine yeni bir yasa çıkarmanın, mevzuat düzenlemeleri yapmanın hiçbir işe yaramadığını söyledi. 2012 yılında 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği kanunu çıkarıldığını hatırlatan Sarı, bu yasanın tamamen piyasa aktörlerinin beklentilerine uygun halde düzenlenmiş olarak hayata geçtiğini iddia ederek şunları söyledi: “1970’lerden günümüze kalkınma modelinin yapısı değişirken, o dönem yıllık ortalama bin olan iş cinayeti sayısı, 2000’li yıllara yaklaşırken bin 200’e çıkmış, günümüzde ise bu ortalama bin 400’e ulaşmıştır. Kabul edilemez tablo karşısında DİSK olarak, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanının bir örgütlenme ve mücadele alanı haline geldiği tespitini yaptık, yapıyoruz. İnsanca bir yaşam, insana onuruna yakışır bir iş istiyorsak artık bu alanda da örgütlenme ve mücadele azmimizi yükseltmemiz gerekmekte.”