Meryem Yıldırım ile Maden Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Hürriyet Demirhan söyleşi yaptı.

- Madencilik ile tanışmanızı bize anlatır mısınız?

İlkokul dördüncü sınıftayken elimde ekmekle oyun oynamak üzere dışarı çıkıyordum.

Evden çıkarken gözüm son anda televizyona takıldı. Ekranı siyahtı. Bozuldu sandım, kapatmak için yanaşırken birden ekrandaki karanlık aydınlanmaya, bir tünelden çıkarken gözünüze dolan ışığın yükselişi gibi.Daha sonra simsiyah gözler, kömürleşmiş yüzler ve kömürle dolu vagonlar gördüm. Tv‘de bir maden belgeseli oynuyordu. Pür dikkat kesilip izlemeye başladım. Gördüğüm o şeyler beni derinden etkilemişti. İlk tanışmam böyleydi. O an içime çöreklenen şey yüzünden dışarı çıkıp oynayamamıştım. Orayı görmek isteği geçti aklımdan. Böyle bir merakla başladı.
- Yeraltına ilk indiğinizde neler hissettiniz?

İlk önce size bilgi veriyorlar. Kaç kat aşağı ineceksiniz, neler giyeceksiniz, bir sorun anında neler yapacaksınız. Kıyafetler, korunma aletleri konusunda bilgilendiriyorlar. Daha sonra bana eşlik eden maden mühendisleri meydana gelecek bir göçükte neler yapmam gerektiğini ayrıntısıyla anlattı. Sonra asansöre yürüdük. Normalde asansörlerin üstünün açık olmaması lazım ama ilk bindiğim açıktı. Asansör ilk hareket ettiğinde dizlerimin bağı çözüldü. İçim boşaldı, korktum.Yukarı bakıyordum ve ışık gittikçe uzakta, yukarıda kalıyordu. Bunlar ilk etapta biraz korkuttu beni ama mühendis "geldik" dediği an o korkuyu savuşturdum. Gayet tabi şekilde korkuyorsunuz.Bu insani bir reaksiyon. Ucunda korkunç bir şekilde can vermek var ama korkmak bu sorunların yanında ikincil önemdedir.. Korkudan daha önemli olan madencilerin iki katlı hayatlarını nasıl sürdürdüklerine tanık olmak ve bu tanıklığı insanlara anlatmak. Bu anlatımla ve tabi doğru aktarımla bir şeylerin değişmesine aracı olmak. Kendimi bunu yapmakla mükellef sayıyorum ve o andan itibaren bir daha korkuyu hatırlamamaya çalıştım.

- Yeraltında fotoğraf çekmek nasıl bir ustalık gerektiriyor?

Fotoğraf çekmek göz ve görmek arasındaki ince çizgide birbirlerine elektriklenen bir süreçtir.Eğer asgari bir teknik bilgiye sahip değilseniz o güzel anı yakalayamazsınız yakalasanız da eğer teknik alt yapınız yeterli değilse ortaya elle tutulur bir şey çıkmayacaktır.

Maden de çekim yapıyorsanız şayet yeterli seviyede bir ışık bilgisine hakim olmanız lazım. Teknik donanımınızın tam olması lazım. Neyi hangi ışıkla nasıl çekeceğinizi iyi bilmeniz lazım. Aksi takdirde madende harcayacağınız mesai size iyi bir şey sunmayacaktır. Işığın peşinden koşuyorsunuz madende. Bunun olmaması için yeterli teknik bilgiye sahip olmalısınız.  

‘Belgesel fotoğrafçı kafasını bir şeye takmalıdır‘

- Belgesel fotoğrafçılığın özellikleri nelerdir?

Belgesel fotoğrafçılık bir tavırdır. İdeolojik bir konuşma biçimidir. Fotoğrafçılar gözleriyle konuşmayı seven insanlardır. Belgesel fotoğraf bir olayın görüntülü kanıt belgesidir. Gerçektir. Yok sayılamaz, kurguyla şerbetlenemez. Tamamıyla doğal ve sade olmalıdır. Karşıdakine derdinizi en kısa yoldan anlatmalısınız. Fotoğrafa baktığı an sadece gerçeği görmelidir ve bu gerçek onu rahatsız etmeli, dürtmelidir. Belgesel fotoğrafçılık, sırtını gerçeklere, toplumsal olaylara yaslar. Fotoğraflar bir insanın bir halkın, bir ülkenin yoksulluğunu ekonomik raporlardan daha iyi yansıtır. Acısını, derdini daha iyi dillendirir. Raporlarla oynayabilirsiniz, yoksul bir ekonomiyi rakamlarla oynayarak ‘refahlık karnesi ‘ gibi gösterebilirsiniz, tıpkı ülkemiz gibi. Ancak fotoğrafta bunu yapamazsınız. İstediğiniz kadar karşıdakine gülmesini, iyi durmasını söyleyin fotoğraf makinası ve onun kalbi olan fotoğrafçı kadraja giren yüzlerdeki, gözlerdeki elemi, kederi acıyı görecek ve kaydecektir. Bunu kadrajdan kaçırmanız neredeyse imkansızdır. Fotoğrafın karakterini fotoğrafçı verir. Fotoğrafçının huyu suyu ney ise çektiği fotoğrafta öyledir. Kendisine benzer. Tıpkı bir karakterin gelişmesi, olgunlaşması gibi fotoğrafta olgunlaşmalıdır. Bir gayesi olmalıdır ve gerekirse bütün ömrünü bu gayeye harcamalıdır. Hele belgesel fotoğrafçılık yapıyorsanız omzunuzdaki yükler diğer fotoğrafçılardan daha fazla artmış, başka bir konuma geçmiş demektir. Bir soruna ‘kafayı takmalısınız‘. Peşini bırakmamalısınız. Ta ki o sorunu ‘sorun‘ olmaktan çıkarana kadar. ABD‘de bir fotoğrafçı madenlerde çocuk işçiliğine ‘kafayı takmış‘ ve bu alanda tüm engellere rağmen ısrarla yaptığı çalışmalar ve fotoğraflarıyla ülkede ‘yasa çıkarmıştır‘. O fotoğrafların çıkarttığı yasalar sayesinde ABD‘de madenlerde çocuk işçiliği kati ve sert cezalarla yasaklanmıştır. Bundan bahsediyorum. Benim böyle ‘kafamı bozduğum‘ alanlar var. Birincisi maden işçileri, diğerleri Çukurova bölgesi-pamuk toplam işçileri-mevsimlik göç meselesi- ve Tuzla- Gebze Sanayi Havzası işçileri. Buralar üzerine okumalar yapıyor, incelemelerde bulunuyorum. Sömürünün en dişli olduğu, ekmeği ölümün ağzından alarak yaşamanın adresleridir buralar. Dilovası Organize Sanayi Bölgesi 2200 hektarlık sanayi alanında 193 sanayi kuruluşu ile 20 bin işçinin ter döktüğü bir yer. Koca bir canavar gibi bu sanayi havzası. Kayıtsız olanları da ekleyin, gerisini siz düşünün. 

‘Madencilerin hayatı iki katlı; iki kat acı, iki kat sefalet‘

- Kömür emekçilerinin yeraltında fotoğraflarını çekmek bir fotoğraf sanatçısı için neden önemlidir?

Fotoğrafın sanat kısmıyla ilgilenenlerden olmadığım için daha doğrusu fotoğrafla sanat yapmadığım için bu soruyu herhangi biri için neden önemlidir şeklinde okuyacağım. Madenleri fotoğraflamak önemlidir. Çünkü madenler  korkunç bir işçi cehennemi, vahim durumda ve maden işçileri bu ülkenin en insanlık dışı koşullarda çalışan işçilerinden.  Zonguldak‘ta ben bu çaresizliği görüyorum örneğin. Bütün bir şehir tek bir ekmek kapısından ekmek yiyor. Zonguldak iki katlı bir şehir ve insanlarının da hayatı iki katlı olmuş. İki kat acı, iki kat çaresizlik. Madenlerde yanıyorlar, ölüyorlar, sakat kalıyorlar ve bunu sineye çekiyorlar. Mükellefiyet döneminde üzerlerinden silindirle geçilmiş bölge halkının. Küçük bir Türkiye gibi Zonguldak. Çektiği çileninin haddi hesabı yok. Halkı sineye çekmeye zorluyorlar. Çünkü çok fazla korkutulmuşlar. Neyle biliyor musunuz? :Açlıkla! Evlatlarını doyuramamakla. İktidarlar ve onların yerel yönetimlerinin en iyi hissedildiği yerlerden Zonguldak. Bu sineye çektirilmeye karşı çıkmalı ve yerin altından yükselen sessiz çığlığı fotoğraflarla yer yüzüne çıkarmalıyız. Bundan bağımsız olarak da ben gazeteciyim. Ben yapmayacağım da kim yapacak. Yerin altında sızlayan bir şeyler var ve görülmek istenmeyenleri, yok sayılanları eğer gazeteci olarak gerçeği doğru şekilde gösterme gibi bir mesuliyetim var ise bunu yapmaya sorumlu görüyorum kendimi. Madenciler çok konuşturulmazlar. Ben de onları kendi işimle konuşmalarına ulaklık yapıyorum. Güçlü bir silahla; fotoğrafla...

- "Güneş Topla Benim için" ilk serginiz bildiğim kadarı ile, ilk sergi için neden maden emekçileri, neden güneş topla benim için?

Evet ilk sergim. Maden işçileriyle küçük yaşlarda tanışmış olmak beni derinden etkiledi.Ve okuduğum en iyi kitap Emile Zola‘nın Germinali‘ydi. Müthiş bir emek baş yapıtı. Bu kitap da madenler bakışımda önemli bir faktör. Maden işçisi beni belgesel fotoğrafçılığa yönelten sebeplerden. Kurgu yok, sahne yok, sahte ışık yok, pastel renkler yok. Tek renk var: Siyah! Zifiri bir siyah ve beyaz bakışlı gözler. Karanlıktan başka bir şey göremedim madende. Madende gezinirken ölümün soğukluğunu, karanlığını iliklerinizde hissedersiniz. Bir ışık arar sürekli gözleriniz. Madencilerin gözlerinde ben bu özlemi gördüm: Güneşe özlem, ışığa hasret. Gözleri insana bu çığlıkla sesleniyor. Bu yüzden adı ‘Güneş topla benim için‘...

İlk sergimi maden işçilerine adamamın sebebi ise Bursa‘da 10 Aralık 2009‘da 19 maden işçisine mezar olan Bükköy cinayetinde hemen bölgeye gitmiştim. 3 gün boyunca madenin önünde beklemiştim. Ta ki işçilerin cenazeleri çıkana kadar. Sonra adli tıpa götürüldüler, tabi ben de peşlerinden. Oraya ilk gelen gazeteci bendim. Henüz kimse yoktu. Kapıyı açtım içeri girdim adli tıptan. Cenazeleri hemen kapının önüne koyacaklarını nerden bilebilirim. İçeri girer girmez müthiş bir koku burnumu sızlattı. Sonra ayağımı bir şeye çarptım ve eğildiğimde maden işçisinin üstü açık bir tabutta yanmış cesedini battaniye sarılı gördüm. Üstü açıktı biraz eli dışarıdaydı. Kömürleşmişti. Daha sonra hepsinde gezdi gözlerim. O an hissettiğim nefreti hiçbir şeyle ölçemem. Feci şekilde ölen bu insanların intikamının mesleğimle alacaktım o an buna yemin ettim. Fotoğraf makinasını çıkarıp çekemedim bile. O an bunun doğru olup olmayacağını tartışıyorsunuz kendinizle ama keşke çekseydim ve o fotoğrafı tüm dünyaya gösterseydim belki şuan bir şeyler değişmiş olurdu. En azından maden sahibi hala dışarıda olmazdı belki! Daha sonra işçi ailelerinin yanına gittim ziyarete. Röportaj için, meslek gereği bazen yanlış zamanlarda işinizi yapmak zorunda kalıyorsunuz maalesef bu çok kötü bir duygu. İnsanlar acayip öfkeliydi. Tepki gösteriyorlardı ve her şeyi anlatıyorlardı. Sonra biri bana ölen işçilerden birinin 9 yaşındaki kızını gösterdi röportaj yapmam için. Çocuğa yanaştım. Elim ayağım birbirine dolandı. Babasının öldüğünü biliyordu. Ona gazeteci olduğumu ve röportaj yapmak istediğimi söylediğimde kabul etti ve söylediği ilk cümle şuydu: "Ben babasız ne yapacağım"  oldu. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ben kamerayı kapattım ve çocuğa sarıldım. O gün benim hayatımın dönüm noktasıydı. O gün elimdeki meslekle bir şeyleri değiştirmeye en azından bir şeyleri insanlara göstermeye söz verdim kendime. Ve o an çocukların bir daha böyle bir cümle kurmaması için elimden geleni ardıma koymayacağıma yemin ettim. Benim maden işçilerinin hayatının ne kadar zor olduğunu sadece TV‘den izleyerek kavramaya çalıştığım  yaşta o çocuk babasız kalarak bunu en ağır şekilde anladı. Bu maden işçilerine yönelmemdeki etkenlerden biri. Ve madencilik ata mesleğidir. Babadan oğla geçer ve her ailede bir nişane gibi maden şehidi vardır. Resmi devlet çalışanları dışında meslek kulvarında şehit kavramının öldüğünde işçiye lütfedildiği meslek madencilik. Ben madene baktığımda, yerin altında kazma kürek ölümüne, insanlık dışı şekillerde köle gibi çalışan, üst katta bacasını tüttüren bir ülke görüyorum. Bu kimsenin alın yazısı değil, olmayacaktır.

‘Madenciler ölümle beşik kertmeği değil‘

- Yeraltında aynı "kaderi" farklı konumda yaşayan maden mühendislerine iletmek istediğiniz düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Türkiye‘nin maden kazalarında Avrupa‘da birinci, dünyada üçüncü sırada olduğunu, önlem alınırsa kaza riskinin yüzde 99 oranında azalacağını söylüyor iş güvenliği uzmanları. Bu yıl Ocak Ekim ayları arasında meydana gelen maden iş kazalarından en az 64 işçi hayatını kaybetti. Madencilik sektörü bu şekilde sürdükçe; sizin de dediğiniz gibi tırnak içinde söylüyorum aynı ‘makus talihle‘ maden mühendisleri de karşı karşıyalar. Tıpkı işçiler gibi onlar da daima ölümle burun buruna çalışıyorlar. Etiket farkları var. Madende, kazaları önleyecek düzeni kurmak, denetlemek ve işletmek için yapılması gerekenleri gündeme getirmek, uygulanmasını sağlamak gerekiyor. Maden işçilerinin canının bekçileridir maden mühendisleri. Onları işin başına dikerler, söyledikleri şeyleri dinlemezler. Bir kaza olduğunda da mühendisini günah keçisi ilan edip linç etmeye çalışırlar. Afşin-Elbistan‘da 10 Şubat 2011‘de yaşanan göçükte yaşamını yitirenlerden biri mühendisti. Üniversitelerin maden mühendisliği bölümü her yıl onlarca mezun veriyor. Ülkemizde yeterince maden mühendisi var. Maden mühendislerinin sesine kulak verilmeli madenlerde, dinlenmelidir. Bildikleri şeyler hayat kurtaran unsurlardır. Bunları uygulamalarına izin verilmeli, gerekli olanaklar sağlanmalıdır. Taşeron sistemden vazgeçilmeli, sağlıklı ve güvenli iş koşulları oluşturulmalıdır. Bu unsur iki ‘maden işçisi ‘(mühendis ve işçi) için de hayati önem arz etmektedir. Ben  T.T.K madenlerine girdim.  Orası bile çok kötü durumdaydı özel ve kaçak işletmeleri tahmin bile etmek istemez kimse. 
 
Maden sektörü iktidarın da her cinayette söylediği gibi kader filan değildir. Madenciler, mühendisler ölümle beşik kertmeği değiller. Böyle lanse edilmeye çalışılıyor. Halbuki bu katiyen kabul edilemez. Madenciler ‘güzel ölmemeli‘ bilakis, hayatı çalıştıran araçların bir çoğunda alın terleri olduğu için herkesten daha güzel yaşamalılar. 
 
Maden Mühendisleri Odası 

" /> Maden işçilerinin canının bekçileridir maden mühendisleri - Meryem Yıldırım ile söyleşi - İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi

Maden işçilerinin canının bekçileridir maden mühendisleri - Meryem Yıldırım ile söyleşi

7 Ekim 1989 Tunceli doğumlu olan Meryem Yıldırım Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü mezunu. İFSAK ‘Toplumsal Olaylar Fotoğrafçılık‘ bölümü başarı sertifikası sahibi olan Yıldırım, sırasıyla YOL TV Haber Servisi, TRT Haber ve Dicle Haber Ajansı (DİHA)‘da çalışmıştır. Yıldırım, hala soL Haber Portalı‘nda muhabirlik yapmaktadır. Kentsel dönüşüm, madenler, emek, F tipleri üzerine araştırma ve haberler yapan Yıldırım‘ın, soL Haber Portalı, BirGün, ODA TV, Evrensel, Özgür Gündem, guvenlicalisma.org, sendika.org, gazete soL ve IMC TV gibi gazete ve televizyonlarda haberleri yayımlanmıştır. Yıldırım, sömürünün en "çıplak ve ense kökünde" olarak nitelediği, "göz yanar" dediği Zonguldak madenlerinde;  "omuz yanar" dediği Çukurova tarım Bölgesi‘nde ve "el yanar" dediği Gebze Sanayi havzasında araştırma ve incelemeler yapmaktadır. Yıldırım, Temmuz 2012‘de kömür madenleri temalı ‘Güneş Topla Benim İçin‘ adlı ilk kişisel sergisini açmıştır. Yıldırım çalışmalarına kaçak madenler üzerine yaptığı incelemelerle devam etmektedir.