Çalışma hayatını doğrudan etkileyen iki çalışma, iki rapor AKP faşizminin ve iktidarının baştan çıkardığı Cumhurbaşkanının icraatlarını gözler önüne seriyor. Faşizm karanlığında ne kadar okunuyor, ne kadar inceleniyor bilemeyiz. Ama bizce iki raporun da sonuçları önemli!
“Emek Çalışmaları Topluluğu” ilginç bir tarih saptamasında da bulunuyor raporunda. Çalışanların hak arama eylemlerinde Temmuz 2015 tarihinden itibaren raporun diliyle ‘keskin bir şekilde düşüş’ saptanıyor. Bu da gösteriyor ki, emekçiler, ezilenler, yoksullar bile karın doyurmayan Erdoğan’ın ‘milli’ ve ‘yerli’ kampanyasında yer alıyor.
Verilen bu tarih, esas olarak emeğin özgürlük mücadelesiyle Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin ne kadar iç içe olduğunu da tarif etmiş oluyor. Çünkü verilen tarih; 7 Haziran seçim sonuçlarına karşı AKP ve Erdoğan-Bahçeli darbesinin gerçekleştiği ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin darbe karşısında özsavunmaya geçtiği tarihi işaret ediyor. Emek Çalışmaları Topluluğu; 2015 yılı işçi direnişlerini analiz ederken “Bir yılda en az 1116 işçi eylemi gerçekleşti” diyor ve ardından “Yılın ikinci yarısında keskin bir şekilde düşmüş ve Temmuz sonrasında 50 bandının altında seyretti” diyerek bir saptamada bulunuyor.
Bu saptama, esas olarak emek örgütlerinin de karakterini ve iktidarla bütünleşmiş sendikalardan direniş örgütü olmayacağını da bize anlatmış oluyor. Onun içindir ki emekçiler, özgürlük mücadelesini geliştirebilmek için her şeyden önce kendi örgütlü yapısını iktidardan arındırmak zorundadır.
Yine rapor da, “Sendikaların örgütlediği işyeri temelli eylem sayılarına baktığımızda birinci sırada 54 eylemle Birleşik Metal-İş yer almakta. İkinci sırada 41 eylemle Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, üçüncü sırada 36 eylemle Genel-İş Sendikası, dördüncü sırada ise 21 eylemle Petrol-İş Sendikası bulunuyor” diyerek de bir sıralamada bulunuyor.
AKP faşizminin en fazla üzerinde hâkimiyet kurarak kendisine bağlamak istediği kamu emekçileri neredeyse bu sıralama da anılmıyor. Daha vahim olanı ise emek örgütlerinin; kendi örgütlediği gücüne bile sahip çıkamadıkları görülüyor. Aynı rapora göre 2015 yılı içinde 2258 işçi sendikalaşırken, 2104 işçi ise işten atılmış.
“Taşeron işçiyi kamuya alacağız. Müjdeler olsun” (!) diyen Davutoğlu hükümeti, “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları” konulu genelgeyle tam bir muhalif işçi ve emekçi avına çıkmıştır. 7 ay içerisinde 10 bini aşkın kamu emekçisi hakkında soruşturma açılmış, sürgünler gerçekleştirilmiş, işten atılmalar yaşanmış ve hatta içlerinden tutuklananlar olmuştur. Her geçen gün de bu sayı artmaktadır.
İkinci çalışma grubunun ortaya çıkardığı sonuç daha vahim. “İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi” 2016 yılının ilk üç aylık raporunu yayınladı. Buna göre emek camiası, 2016 yılının ilk üç ayında iş cinayetlerine 415 insan kurban vermiştir. Sadece mart ayında ise 157 emekçi hayatını kaybetmiştir.
İş cinayetleri arttıkça, çalışanların yaşam güvenceleri bile yok olmaya başlamıştır. Nitekim, “Adalet Arayana Destek Grubu” aktivisti Eylem Can; bu durumu “Türkiye tam anlamıyla bir mezarlığa dönmüş durumda. Burası, ölmeyi bekleyen ve öldürülen işçilerden oluşuyor” diye tanımlıyor.
Her iki çalışma da gösteriyor ki, AKP ve ‘Külliye’ faşizmi sadece Kürdistan coğrafyasında ve Kürt halkıyla savaşmıyor. Halkların ve emekçilerin süreç içerinde elde ettiği tüm kazanımlarına karşı savaş açmış bulunuyor.
Türkiyeli emekçiler, Kürdistanlı emekçilerle kader birliği yapmadan özgür olamayacaktır. Her iki çalışmanın sonucu bu gerçeği çok yalın ama bir o kadar da acı bir biçimde açığa çıkarmıştır. Elbette bu sonuçlar sadece bugün yaşanmadı. Bundan önce de bu gerçek, Türkiyeli ve Kürdistanlı emekçilere çarpıyordu. Erdoğan’ın ‘milli’ ve ‘yerli’ faşist söylemi, Türkiye emekçilerinde bir ‘bölücülük sendromuna’ neden olmuştu.
Yeni bir 1 Mayıs’a doğru giderken emekçiler sendromlarını aşarak, tıpkı 1 Mayıs’ın da anlamında olduğu gibi kendi birliğini kurarak dayanışmayı kendi gündemine almalı ve bu birlik ve dayanışma üzerinden emeğin kurtuluşu ve özgürlüğü mücadelesini yükseltmelidir.