Ücret köleliğinden borç köleliğine - Olcay Çelik

Bugün bir kredi kartının borcunu diğeri ile kapatıyoruz. Katliamdan kurtulan Somalı madenciler "borcumuz var tekrar madene inmek zorundayız" diyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü'nün (OECD) hazırladığı ve 17 ülkeyi kapsayan borç araştırması sonuçlarına göre Türkiye, "geçinmek için borç almak zorunda kalan yurttaş oranı" en yüksek ülke oldu. Ülkemizde insanların yüzde 42'si borç almadan ayın sonunu getiremiyor. TÜİK verilerine göre halkın %62'si borcunu ödemekte zorlanıyor. 3.5 milyon kişi, yani aileleri ile birlikte 10 milyon kişi kredi borcunu ödeyemediği için kara listeye girdi.

Peki, neden böyle oldu? Bahsedildiği gibi bir "tüketim çılgınlığı" mı yaşıyoruz? Elbette ki hayır. Açlık sınırının 1.393, yoksulluk sınırının 4.403 TL olduğu bir yerde aşırı tüketimden değil, yetersiz üretimden ve yetersiz gelirden bahsedilebilir ancak.

ARTIDEĞER SÖMÜRÜSÜ ARACI OLARAK BORÇ
Marx, kapitalizmde işgücünün değişim değerini, yani ücreti "kişinin (ve ailesinin) kendini yeniden üretmesi için gereken metaların değerleri toplamı" olarak tespit etmişti. Yani ücretli işçiye verilen ücretin tek rolü vardı, o da bir sonraki ay tekrar çalışabilmesi için onu hayatta tutmak. Temel ihtiyaçlar kavramı elbette dinamik bir ögedir ve coğrafyaya, kültüre, üretici güçlerin gelişimine ve sınıf mücadelesinin şiddetine paralel olarak niceliği ve niteliği zaman içinde değişir. Ancak artıdeğer sömürüsü daha yüksek oranda arttığı için sömürü şiddeti gittikçe daha fazla hissedilir hale gelir.

Sömürüdeki bu artışı, bugün ücretlerin aylık temel ihtiyaçları karşılayamaz hale gelmesinden görebiliriz. Artık aylık temel ihtiyaçların karşılanması için işçiye ücrete ilaveten belli bir miktar da borç verilmekte. Sermaye böylece azalan kârlar karşısında ücretleri daha fazla baskılayabiliyor, ihtiyaç duyduğu fiziksel işgücünün yeniden üretimi için de gelecekteki üretim ihtimalinden çaldığı bir tutarı, yani borcu kullanıyor.

BORÇ AKP'NİN KAMÇISIDIR
Türkiye'de borç sisteminin sermayenin bir enstrümanı olarak kullanılması ve toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşabilmesi 2000'lerin başına denk gelir ve süreç önce yerli sermayenin borçlandırılması ile başlar.

AKP iktidarı küresel piyasalardaki dolar bolluğu ve sunduğu olağanüstü yüksek faiz oranları sayesinde 2000'lerin başında yabancı sermayenin Türkiye'ye aktarılmasına olanak sağladı. Diğer yandan özelleştirmeler de hızlanınca devletin kasası para doldu. Bu paralarla kamu eliyle finans sistemi geliştirildi, kamu yatırımları yapıldı. Bu süreçte değer kazanan TL, özel sektöre ucuza hammadde ithal etme şansı verdi ancak bu fırsatı üretime ve ihracata yöneltilemedi. Zira bunun için ciddi altyapı yatırımları gerekiyordu ama AKP'nin önünde kısa sürede büyüme hedefi varken ülkenin sanayi hamlesi ve teknolojik atılım gibi ağır ve rekabetçi bir yükün altına girebilecek "vakti" yoktu.

2008 krizi sonrası ise yabancı sermaye girişi azalmaya başlayınca bu model de sürdürülemez oldu. Yeni model, düşük faizle sağlanan yatırım kredileri yoluyla üretimi, düşük faizli tüketici kredileri, yani borçlanma yoluyla da iç tüketimi arttırarak büyümekti.

BORCUN KISIR DÖNGÜSÜ
Düşük faizli yatırım kredilerinin kaynağı iç tasarruflardır. Ancak iç tüketimi arttırma hedefindeki bir ekonomi için bu şüphesiz sınırlı bir kaynak olacaktır. Nitekim iç tasarrufların milli gelire olan oranının git gide azalıp %13'ler seviyesine gerilemesi de bunun göstergesidir. Dolayısıyla üretim için dış finansmana da ihtiyacınız vardır.

Dış finansmana dayalı bir üretimin sürdürülebilmesi için ise akışın kesintiye uğramaması ve sağlanan dış finansman kadar üretim yapabilecek düzeyde bir üretkenlik seviyesine sahip olmanız gerekir. Ancak yaklaşan yeni küresel kriz ve savaş politikaları nedeniyle yabancı sermayenin ülkeden elini iyice çekmesi ve yükselen dolar kuru dış finansman musluğunun kısılmasına ve pahalılaşmasına sebep oldu. Yüksek kurlar ve yabancı sermaye yetersizliği de ithal hammaddeye bağımlı ve sanayi yatırımı sınırlı olan reel sektörün üretime devam edebilmesi için her geçen gün daha çok borçlanmasına yol açtı.

2015 ve 2016 yılları reel sektörün borçlarının sürdürülemez hale geldiğinin ayyuka çıktığı yıllar oldu. %71'ini özel şirket borçlarının oluşturduğu dış borcun milli gelire oranı 2001 krizi seviyesine, %55'lere, reel sektör döviz açığı 184 milyar dolara geldi. 2012 yılında iflas erteleme konulu 484 dava açılmışken, bu sayı 2013'te 654'e, 2014'te ise 720'ye yükseldi. 2015'te ise aralarında birçok ünlü şirketin de bulunduğu bini aşkın şirket iflas erteleme talebinde bulundu.

TÜRKİYE'DE SINIFIN BORÇLANDIRILMASI
Sermaye mantığı gereği, borç ekonomisi süresince kârlarını koruyabilme peşine düşen şirketler AKP/Saray iktidarının de yoğun desteğiyle birlikte bir yandan işçiye ödenen ücret ve hakları vahşice tırpanlamaya yöneldi. 2002'de milli gelirden emeğe ayrılan pay (ücret) %38'lerde iken bu oran 2014'de %26'ya kadar düştü. 2006'da toplumun yarısına yakını yoksulluk sınırının altındayken bu oran şimdi %85. Bu da borç ile arttırılması planlanan iç tüketimin sürdürülmesinin çok zorlaştığını gösteriyor.

Özetle, borca bağımlı bir ekonomi bugün hem şirketleri hem de işçi ve emekçileri vurmaktadır. AKP/Saray iktidarı ise bu kısır döngüden sermaye kesimini finansal olarak daha fazla güçlendirecek. Bu da zaten doğru düzgün vergi ödemeyen şirketlere denetimin daha da gevşemesi, daha fazla vergisizlik öngören yasaların hazırlanması, vergi borçlarının silinmesi, asgari ücret artışına kamu desteği getirilmesi, SGK prim indirimi teşviklerine devam edilmesi ve güvencesiz çalışma yasasının vahşice uygulanması anlamına geliyor.

Öte yandan, borçlandırma rejimi devam edecek gibi duruyor. 2002 yılından bu yana milli gelirin cari fiyatlarla sadece 4,6 kat arttığı yerde bireysel tüketici kredilerinin ve kredi kartı borçların tam 60 kat artmış olması yetmezmiş gibi, AKP/Saray iktidarı yeni eylem planı ile bankaların tüketici kredisi kapasitelerini arttırmaya çalışıyor. Ancak Merkez Bankası rezervlerinin bunu kaldırabilecek durumda olduğu pek söylenemez.

ÇIKIŞ: ÜRETKEN DEMOKRATİK PLANLAMA
"Modern" iktisatçılar ve IMF gibi küresel emperyalizmin mali oligarşi kurumları açısından sermayenin desteklenmesi ve tüketicinin daha fazla borçlandırılması akla gelebilecek tek çözüm önerisi olarak sunuluyor. Ancak dış finansmanın ve üretimin mümkün olmadığı yerde sermayenin desteklenmesinin tek anlamı vardır, o da iç kaynakların emekçiden alınıp sermayeye aktarılması, yani emekçilerin daha da mülksüzleştirilmesi demektir.

Ancak ne emekçilerde tırpanlanacak gelir kalmıştır, ne de sermaye kesiminin desteklenmeye ihtiyacı vardır, zira şirketler borç içinde yüzse de Türkiye kârlılık oranlarında zirveye, asgari ücrette ise dibe oynamaktadır. Türkiye'deki küçük ölçekli işletmeler Polonya'nın 2, İspanya'nın 3 katı kârlılığa sahiptir. Türkiye'deki orta ölçekli işletmeler ise Almanya ve Fransa'dan bile daha fazla kârlılığa sahiptir. Büyük ölçekli firmaların kârlılığı ise Almanya, Fransa ve İspanya'daki büyük ölçekli firmalarının iki katı, İtalya ve Polonya'nınsa üç katıdır. Buna karşılık asgari ücret seviyeleri Avrupa'nın en düşüklerinden biridir.

Bu borç krizden çıkışın temel ilkesi tatlı kârlarını korumaları için sermaye kesimini desteklemek değil, bu kesime yüksek vergi uygulayıp, elde edilen kaynaklarla sosyal hak politikalarıyla işçi ve emekçilerin refahını arttırmak; sermayenin vergi borçlarını değil, bireysel kredi borçlarını silmek ve demokratik bir planlama ile yeniden üretken bir ekonomi kurabilmek için katılımcı bir seferberlik başlatmaktır.

Bunu elbette ki sermaye aygıtı olan AKP/Saray iktidarı değil, demokratik halk iktidarı yapacaktır.
 
Olcay Çelik