İnsanlık tarihinde savaşların, sermaye ve devletler tarafından ‘kan ve barut kokusu ile ilkel sermaye birikimi sağlanarak kapitalizmin inşa edilmesinde kullanıldığı’ gibi, günümüzde emek üzerindeki denetimi arttırmanın ve sermaye birikimini sürekli kılmanın önemli bir aracı olarak kullanılmaya devam edildiğini görüyoruz (1). Bu noktada kritik olan savaşların sermaye birikim süreçleri için kullanılırken emekçilerin buna karşı hangi zeminde nasıl mücadele vereceği meselesidir. Emekçilerin sorun alanları kuşkusuz birbirinden ayrılamayacak düzeyde ilişkilidir. Ancak işçi sağlığı özelinde düşünecek olursak bu alanda yürütülecek mücadelenin zeminini de net olarak belirlemek gereklidir. Özü itibariyle işçi sağlığı sınıfsaldır. Sınıfın yaşadığı tüm sorunlar işçi sağlığını doğrudan etkiler. Öyle ki işyeri düzeyinde yaşanan birçok sağlık sorununun siyasal arka planının olduğu ve siyasal durumun ana belirleyici olduğunu gözden kaçırmamalıyız. İşçi sağlığı fabrika, atölye, işlikler içine sıkıştırılmış teknik bir uğraş olarak değil üretim ilişkileri-üretici güçlerle birlikte ele alınması gereken bir gerçekliktir (2).
İşçi sağlığı alanında, emekçiler lehine yasal düzenlemelerle hukuki kazanımlar, işçi sağlığı hizmetlerinin niteliğini arttırma, emekçilerin ücret ve diğer sosyal haklarının genişletilmesi, mesleki tehlikeleri azaltacak teknolojilerin kullanımının sağlanması, çalışma koşullarını iyileştirecek kazanımlar, kamuoyu oluşturma gibi birbiriyle ilişkili birçok başlıkta mücadele yürütülmelidir. Ancak tüm bu mücadele alanlarında somut ve kalıcı kazanımlar elde etmenin yolu mücadeleyi sınıfsal temele oturtmakla doğrudan ilişkilidir. Çünkü özü itibariyle emekçileri sağlığından ve canından eden tüm faktörler sermaye birikim süreçlerinin temel yasalarıyla doğrudan ilişkilidir. İşçiyi hasta eden ve öldüren kapitalizmin doğasıdır. Sermayenin emek üzerinde kurduğu denetime karşı, özel mülkiyete karşı ve daha genelde kapitalist üretim ilişkilerine karşı işçi denetimini arttırarak işçi özyönetimini hedefleyen bir mücadele stratejisinin yol alma şansı vardır. Tam da bu nedenledir ki Soma’da 301 maden işçisinin katledilmesinden sonra kitlesel yürüyüşlerden, hukuki alanda verilen mücadelelere kadar yapılanlar madenlerdeki çalışma koşullarını değiştirmeye yetmemektedir. 301 işçinin hayatını kaybettiği o madenden çok daha kötü koşullarda on binlerce maden işçisi çalıştırılmaya devam etmektedir. Çoğulculuk ve kimlik üzerine yapılan derin vurgularla sınıfı yok sayan yaklaşımlar mücadele zeminini silikleştirerek işçi sağlığı mücadelesini ve emek mücadelesinin genelini giderek etkisizleştirmektedir. Burada amaç, tüm mücadele alanlarını ikincil sayıp her şeyi sınıfa indirgemek değil, işçi sağlığı meselesi üzerinden bakılarak kapitalizm tarihi takip edildiğinde sınıfsal çelişkilerin, mülkiyetin ve üretim ilişkililerinin önemini kaybetmek bir yana giderek çok daha belirleyici olduğuna dair vurgu yapmaktır.
Mevsimlik tarım işçileri örneği üzerinden bakıldığında, savaş konseptiyle mülksüzleştirip mülkiyet ilişkileri ile hegomonyasını kuran, emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayanları ucuz emek gücü ve yedek emek gücü olarak kullanıp doğrudan sınıfsal saldırı üzerinden hareket eden ve tüm kurumsal yapılanmaları buna göre düzenleyerek kapitalist üretim ilişkileri üzerinden hareket eden bir devlet ve sermaye ile karşı karşıyayız. Doğrudan sınıfsal temelde yapılan bu saldırıyı yine işçi sınıfı mücadelesi ile karşılamak durumundayız. Sınıfı yok sayan bir mücadele hattının işçi sağlığı üzerinden sonuçları artan iş cinayetleri, sakat kalarak veya hastalanarak ve sağlığından olmuş emekçiler ordusu olmaktadır. Emek, demokrasi ve barış mücadelesi tarihin bu döneminde olabildiğince iç içe geçmek durumundadır.
1-) Zencir M. Savaş-Şovenizm Kıskacında İşçi Sağlığı (2016) TTB Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi Sayı 58-59, Sf: 45-65
2-) Koşar L. (2013) http://alternatifsiyaset.net/2013/01/16/drlevent- kosar-isci-sagligi-ve-guvenligi-sistem analizimeselesidir