Hastaneler sağlık emekçileri için daha az tehlikeli olabilir mi? - Deniz İpek

Sağlık Bakanlığı, hastanelerin ‘çok tehlikeli’ iş yeri sınıfından çıkarılarak ‘tehlikeli’ sınıfa alınmasını istiyor. Teknik bir mevzuat düzenlemesi gibi sunulan bu girişim, gerçekte sağlık emekçilerinin korunma düzeyini düşürmeyi, denetimi gevşetmeyi ve sağlık hizmetini daha ucuz, daha esnek ve sermaye açısından daha ‘yönetilebilir’ hale getirmeyi hedefliyor.

Bakanlığın, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına sunduğu gerekçeler tanıdık: İstatistikler kötü değil, riskler yönetiliyor, çalışanlar eğitimli. Oysa bu gerekçelerin hiçbiri hastanelerde çalışan yüz binlerce emekçinin gündelik deneyimiyle örtüşmüyor. Çünkü işçi sağlığı ve güvenliği, gerçekleşmiş kazalara değil; sürekli maruziyete bakar. Sağlık hizmetleri ise başlı başına sürekli risk üretir.

Görünmeyen risk, görmezden gelinen emek

Sağlıkta risk ani patlamalarla değil, süreklilikle işler. Bulaşıcı hastalıklar, patojenler, kesici-delici alet yaralanmaları, radyasyon, sitotoksik ilaçlar, ağır psikososyal yük… Bunların önemli bir kısmı ya meslek hastalığı olarak kayda girmez ya da yıllar sonra ortaya çıkar. İstatistiklerde görünmeyen bu risk, hastane koridorlarında, ameliyathanelerde, acilde, yoğun bakımda fazlasıyla gerçektir. Bu nedenle sağlık sektörünü yalnızca iş kazası sayıları üzerinden değerlendirmek, bilinçli bir daraltmadır. Riskin görünmezliği verilerle değil, siyasetle üretilir. Bakanlığın ‘Enfeksiyon kontrol programları var, kalite standartları uygulanıyor’ savunusu da meseleyi tersinden kurar. Bu mekanizmalar, sağlık hizmetleri düşük riskli olduğu için değil; yüksek ve kaçınılmaz risk içerdiği için vardır. Riskin yönetiliyor olması, riskin ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Aynı risk, parçalanmış koruma

Hastanelerde risk ortaktır; koruma ise parçalıdır. Aynı serviste, aynı hastaya müdahale eden, aynı biyolojik ve kimyasal etkenlere maruz kalan emekçiler; farklı istihdam statüleri nedeniyle farklı koruma rejimlerine tabi tutulmaktadır. Kadrolu, sözleşmeli, taşeron, güvencesiz… Tehlike aynıyken, sorumluluk bölünmektedir. İşçi sağlığı ve güvenliği mevzuatında da bu parçalanma açık biçimde görülür. Risk, iş yerinin bütününe değil; çalışanların statüsüne ve hukuki konumuna göre ele alınır. Oysa hastanede risk, statü sormaz. Virüs, radyasyon, kimyasal madde ya da şiddet; kimin 657’li, kimin 4/D’li olduğuna bakmaz. Hastanelerin tehlike sınıfının düşürülmesi, bu yapısal bölünmeyi daha da derinleştirecektir. Daha az iş güvenliği uzmanı ve iş yeri hekimi, daha seyrek risk değerlendirmesi, daha zayıf sağlık gözetimi demektir. Risk azalmaz; yalnızca görünmez hale getirilir.

Hukuk ne diyor?

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu açıktır: İşyeri tehlike sınıfları, iş yerinde yürütülen asıl iş esas alınarak belirlenir. Yataklı hastaneler, NACE 86.10 koduyla ‘çok tehlikeli’ sınıfta yer alır. Bu keyfi bir tercih değil; biyolojik, kimyasal, radyolojik ve psikososyal risklerin sürekliliğine dayanan bilimsel ve hukuki bir sınıflandırmadır. Üstelik mevzuat şunu da söyler: Bir iş yerinde birden fazla faaliyet varsa, en yüksek risk esas alınır. Hastaneler açısından bu tartışma dahi gereksizdir. Çünkü asıl iş bizzat sağlık hizmetidir ve bu hizmet doğası gereği risklidir.

‘Ağır sanayiyle aynı sınıf’ itirazı

Sağlık Bakanlığından bir diğer savunma, hastanelerin madenler ve inşaatla aynı sınıfta olmasının ‘orantısız’ olduğu iddiasıdır. Oysa tehlike sınıfları sektörler arası ahlaki bir kıyas değildir. Ağır sanayide risk çoğu zaman belirli alanlarla sınırlıdır. Hastanelerde ise risk her birimde, her vardiyada, her hasta temasında; görünmez ama süreklidir. Kovid-19 pandemisi bu gerçeği inkar edilemez biçimde ortaya koymuştur. Sağlık çalışanları aylarca yüksek yoğunluklu biyolojik risk altında çalışmış, yüzlercesi yaşamını yitirmiştir. Pandemi bize şunu göstermiştir: Sağlık hizmeti durdurulamaz, ertelenemez ve riskten arındırılamaz.

Sağlık sermayesi büyürken risk neden ‘azalıyor’?

Bu tercihin arka planında sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılması yatıyor. Türkiye’de artık ‘özel hastane’ demek yetersizdir. Zincirleşmiş, holdingleşmiş, uluslararası pazara açılmış bir sağlık sermayesi vardır. AKP döneminde hayata geçirilen sağlıkta dönüşüm programı ile sağlık hizmetleri sermaye mantığına göre yeniden yapılandırıldı. Bugün özel hastaneler yalnızca iç pazarda değil, sağlık turizmi adı altında küresel pazarda da büyüyor. Teşviklerle, kamu arazileriyle, lisans mekanizmalarıyla güçlenen bu yapı, sağlık politikalarının belirlenmesinde de etkili hale geliyor. Özel hastane sayısı azalırken yatak sayısının artması tesadüf değildir. Küçük ve orta ölçekli hastaneler tasfiye edilirken, büyük zincirler pazarı yutuyor. Satın almalar, birleşmeler ve lisans süreçleri sağlıkta tekelleşmeyi derinleştiriyor. Bu tabloda hastanelerin ‘çok tehlikeli’ sayılması ne anlama geliyor? Daha fazla denetim, daha fazla yükümlülük, daha fazla maliyet. Tam da bu yüzden ‘tehlike’ düşürülmek isteniyor.

Eğitimli emekçi, korumasız işçi

Sağlık Bakanlığının bir diğer savunusu, sağlık çalışanlarının eğitimli ve bilinçli olduğu iddiası. Bu yaklaşım, riski bireyin omuzlarına yıkan neoliberal bir klişeden ibarettir. Eğitim, tehlikeyi ortadan kaldırmaz; yalnızca onunla yaşama yükünü çalışanın sırtına bırakır. Virüs diplomaya bakmaz, radyasyon sertifika sormaz. Risk, kontrol altında tutulsa bile ortadan kalkmış sayılmaz. Sağlık hizmetlerinde risk süreklidir ve yapısaldır. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler de bunu açıkça ifade eder.

Gündem olmamasının nedeni…

Bu düzenleme girişiminin, sağlık emekçilerinin gündeminde güçlü bir karşılık bulmaması şaşırtıcı değildir. Çünkü bugün hastaneler yalnızca iş sağlığı ve güvenliği riski olan mekanlar değil; aşırı çalıştırmanın, kronik personel eksikliğinin, mobbingin, şiddetin ve sürekli geriye giden özlük haklarının iç içe geçtiği bir sorun yumağıdır. Sağlık emekçileri, nefes almaya dahi vakit bırakmayan bir mesai rejimi altında ezilmektedir. Gündem çoğu zaman hayatta kalmaya indirgenmiştir: Nöbeti atlatmak, şiddetsiz bir gün geçirmek, ay sonunu getirebilmek… Böyle bir tabloda tehlike sınıfı gibi ‘teknik’ görünen başlıkların geri planda kalması ilgisizlikten değil, sistematik bir yıpratmadan kaynaklanır. Tam da bu yüzden çözüm bireysel kaçışlarda aranamaz.

Gerçek çözüm, sağlık emekçilerinin sorunlarını tek tek değil; bir sınıfın ortak sorunları olarak görmesinden geçer. İş yükü, güvencesizlik, mobbing, şiddet ve iş sağlığı ve güvenliği aynı zincirin halkalarıdır. Bu zinciri kırmanın yolu, bireysel dayanma stratejilerinden değil; birlikte hareket etmekten, kolektif mücadeleden geçer.

Mesele tehlike değil, tercih

Bugün yapılmak istenen şey, hastanelerin daha az tehlikeli olduğunu kanıtlamak değildir. Sağlık emekçilerinin daha az korunmasını normalleştirmektir. Risk, idari bir kararla düşürülemez. Ama haklar düşürülebilir. Denetim azaltılabilir. Sorumluluk buharlaştırılabilir. Sağlık sermayesi büyürken, emekçinin payına daha fazla risk ve daha az koruma düşüyorsa; ortada teknik değil, sınıfsal bir tercih vardır.

Bu nedenle hastaneler hâlâ ‘çok tehlikelidir.’

Çünkü tehlike hastanede değil; bu düzenin kendisindedir.

Evrensel