TTB İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Kolu Genel Sekreteri Mahmut Celal Mestçioğlu ile Söyleşi - Çalışma Ortamı

“İş kazaları” ve işçi ölümleri, çocuk işçiler de dahil olmak üzere, Türkiye’de başlıca sınıfsal sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Daha kötüsü, Tuzla Tersaneri ya da Soma Madenleri örneklerinde olduğu gibi, işçi ölümleri kimi zaman toplumda infial uyandırsa da, yetişkin işçilerin “iş kazasına” uğraması ve buna bağlı olarak ölmesi neredeyse kanıksanmış durumdadır. Siyasal iktidar ve sermaye çevreleri çocuk işçiliği yanında çocuk işçi ölümlerini de kanıksatmaya çalışıyor. Bunu kabul etmeyen toplumsal kesimler de var elbette ve bunlardan biri de Türk Tabipleri Birliği.

Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı olarak TTB İşçi Sağlığı ve İşyeri Hekimliği Kolu Genel Sekreteri Mahmut Celal Mestçioğlu ile hem işyeri hekimlerinin karşı karşıya kaldığı sorunlara hem de çocuk işçilere ilişkin gözlem ve görüşlerine dair bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşi yapmayı kabul edip sorularımızı yanıtlama nezaketini gösterdiği için kendisine teşekkür ederiz.

Türkiye iş kazalarının çok olduğu bir ülke, resmi görüş ve akademik çevrelerin büyük çoğunluğu, sorunun, en temelde, bir bilinç ve kültür sorunu olduğu görüşünü savunuyor. Sizce sorunun temel nedeni nedir?

Bu sorunun kısa cevabı: Evet doğrudur bir bilinç ve kültür sorunudur. Sorumluluk sahiplerinin, yasama erkini elinde bulunduranların, yürütücülerin, akademik kadroların, Çalışma bakanlığının ve Sağlık bakanlığının bilinç ve kültür sorunu. Sistem düzensiz ve denetimsiz olunca, denetim eksik, kağıt üzerinde gelişmiş ve işlevsizleşiyor ve iş cinayetlerini, çalışırken sakat kalanları, ölümüne hastalananları engellenmeyi değil gereğinde tüm bu karmaşayı örtecek suçlu bulunmasına yoğunlaşıyor. Kağıt üzerinde gelişmiş, eksiksiz gibi gözüken 6331 sayılı yasaya dayalı sistemin denetçisi kim?

Devlet her sene müfettişlerini azaltarak gerçekte alanı denetimsiz bırakıyor. Dilovası – Bolu yangınları, Soma kazaları… Tek tek saymaya gerek yok. Tüm büyük iş cinayetlerinde ki bilir kişi raporları, yapılan denetimlerde görülen eksikliklerin yok sayılması, göz ardı edilmesi ve kimsenin sorumlu tutulmaması sistemin MIŞ GİBİLİĞİNİN açık delilleri değil mi? Herşey kağıt üzerinde yapılmış gösterilmeye dayalı. Eğitimler, muayeneler, denetimler kağıt üzerinde. Birleşik Metal İş gibi birkaç sendikayı dışarıda tutarsak sendikalarda talep etmiyor. Oysa ki sendikalaşma ilk olarak iş güvenliği talebiyle başlamış. Bugün gelinen nokta ise herkesin malumu.

Ülkede iş kazalarının çok fazla olmasına rağmen meslek hastalıkların çok az sayıda olması inandırıcı mı? Meslek hastalıkların teşhis edilemiyor olduğu iddialarıyla ilgili ne söylersiniz?

Sağlık Bakanlığı ICD kodlarına baktığınızda meslek hastalıklarının teşhis edildiğini görürsünüz. Fakat, ülkemiz istatistiklerinde ilan edilen meslek hastalıkları SGK tarafından meslek hastalığına bağlı iş göremezlik ödeneğine hak kazanılan olguların sayısıdır. Sadece bu cümle bile ülkemizde meslek hastalıklarının tanınmasının istenmediğinin göstergesi değil mi sizce de? Ayrıca, birinci elden meslek hastalıklarının tanınmasında sorumlu olan işyeri hekimlerinin de mesleki bağımsızlıklarının olmaması büyük bir sorun. Bir yandan OSGB patronlarına, diğer taraftan çalıştıkları işletmelerin yönetimine bağlı olunduğunda bağımsızlık nasıl mümkün olabilsin ki?

Bu günlerde meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği uzun yıllardır üzerinde çalıştığı Kamusal işçi sağlığı ve güvenliği sistemi modelini TMMOB, İşyeri Hekimleri Derneği, İşçi Sendikaları, Siyasi Partiler ve Devlet ile paylaşmak ve geliştirmek üzere 23-24 Ocak’ta yaptığımız sempozyumda gelen örgütlerle paylaştık ve son halini vermek üzere bir toplantı daha yapmaya karar verdik. İşyeri Hekiminin ve İş Güvenliği Uzmanlarının işvereni ne patronlar ne de Devlet olmalı. TTB,TMMOB, Sendikalar, Üniversiteler ve Devlet’ten oluşan özerk ve bağımsız bir oluşumun çalışanı olmalılar. Bu bağımsız ve özerk yapı aynı zamanda işyeri hekimlerinin ve iş güvenliği uzmanlarının mesleki bağımsızlıklarını garanti altına alacak, denetimi de üstlenerek standartları, algoritmaları da belirleyecek yapı olacaktır.

İşyeri hekimi olma süreçleri hakkında neler söylersiniz?

6331 sayılı yasa öncesinde bildiğiniz gibi 1988 yılından 2003 yılına kadar TTB tarafından verilen İşyeri hekimliği sertifikaları vardı mükemmel sayılmazdı belki ama bugünkü durumdan, eğitim süreçlerinden daha iyi olduğunu neredeyse tüm taraflar kabul etmekte. 2003 yılında çıkarılan 4857 sayılı iş kanunu ile kırılma yaşandı ve yetkiyi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı üzerine aldı, yapılan yönetmelikler ile önce üzerine aldığı yetkiye TTB olarak itiraz ettik ve yargı kararları ile hekim eğitimlerinin Bakanlık tarafından verilemeyeceğine hüküm verildi. 2009 yılına kadar yaşanan hukuki süreçler sonucunda yapılan değişiklikler ile 2009 yılında özel kurumlara geçen eğitim süreci 2012’de çıkartılan 6331 sayılı yasa ile İSİG Profesyonellerinin eğitimi tamamen özel şirketlere devredildi. Böylelikle TTB döneminde “işçi sağlığı” merkezli, halk sağlığı perspektifi ile verilen eğitimler özel sektör mantığı ile verilmeye, rekabete dayalı olarak sadece sınava hazırlanmak üzere” sorulara hazırlayan içeriklerle verilmeye başlanmıştır.

İkinci soruya verdiğim yanıtta ifade ettiğim bağımsız ve özerk meslek örgütlerinden, akademisyenlerden, sendikalardan ve devletten oluşan yapı aynı zamanda İSİG profesyonellerinin eğitiminden de sorumlu olacak, uygunluk ve yeterlilik kriterlerini belirleyecektir.

Bugün ne olduğu belli olmayan özel şirketlere dayanan İYH liği eğitim süreci bir yana başka hiçbir meslekte olmayan beş yılda bir haraç verilmesi ile yenilenen sertifikalarla çalışmaktayız.

Mesleğinizi icra ederken ne tür sorunlar yaşıyorsunuz?

Bu konuda ki en büyük sorunumuzun “Mesleki Bağımsızlığımız” olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten bugün “ Mesleki Bağımsızlığız “ ayaklar altındadır. Bunu kanıtlayan en önemli unsur ise boyun eğmeyen, uygunsuz koşulları dile getiren meslektaşlarımızın OSGB’lere şikâyet edilerek hemen değiştirilebilmesidir. Gerçek iş güvencesizliğini, tüm çalışanlar gibi İSİG profesyonelleri de derinlemesine yaşamaktadır. Hekim tüm gücünü mesleki bilgisinden alır. Oysa ki sağlık – güvenlik kavramının, bu alanda ki bilginin, gerçeklerin iş yaşamında yokluğu, tek gerçekliğin kar olduğu iş yaşamında, yalnızlaştırılan, her türlü yöntem ile meslek örgütü ile bağı koparılmak istenen meslektaşlarımızı dayanaksız bırakmaktadır. Öyle ki yasanın İşyeri Hekiminin Meslek örgütümüze üyeliğini zorunlu kılmasına rağmen, bir çok kez çok basit bir yöntem ile İSG Katip’e Tabip Odası üyeliğinin eklemesini talep etmemize rağmen o sizin işiniz siz takip edeceksiniz yanıtını aldık. Yasal olarak İşyeri Hekim listesini dahi mahkeme zoru ile ve neredeyse içinden çıkılmaz bir biçimde / formatta alabilmekteyiz. Bu listelerde de 100-180 işyerine atanmış arkadaşlarımıza rastlıyoruz. Tüm bu işyerlerine atanmış meslektaşlarımız bir işyerinden diğerine koşturmakta ama bir işyerinden diğerine giderken yolda geçen süreler, İSG Katipte işe giriş, periyodik muayeneler, eğitim, risk değerlendirmesi, kişisel biomoniterizasyon, takip gibi görevler için verilmiş sürelere ulaşım ve sayılan görevler dışında kalan poliklinik zamanı eklenmemektedir. Diğer bir deyişle OSGB ile 1800 dakika sözleşme yapan hekime 1800 dakikalık işyerleri ataması yapılmakta, 11.700 dakika (tam gün)sözleşme yapan hekime 11.700 dakika atama yapılarak ulaşım ve yasada tanımlı işyeri hekimliği görevlerimize ek olarak sağlık sisteminin yetersizliği nedeniyle yapmak zorunda kaldığımız poliklinik süresi verilmemektedir. İşyeri hekimliği birinci basamak, koruyucu hekimlik faaliyeti içinde olmasına rağmen sağlık hizmetlerine entegre değildir. Bir işçisi olan yerede hizmet verilmekte ama bu hizmetin nerede verildiği hiç sorgulanmamakta meslektaşlarımız diğer çalışanlarla birlikte ofislerde, AVM’lerde yemek masalarında “hekimlik” yapmaya zorlanmaktadır.

Çuvaldızı kendimize de batırmadan olmaz. Tüm bu şartlar üzerine eklenen ekonomik güçlükler kabul edilemez ama adli suç olan diploma, sertifika kiralamaya kadar giden olgulara rastlamaktayız maalesef. Hiç istemesekte Tabip Odalarımız bu olguların üzerine gitmektedir. Açılan soruşturmalarda da sonuç alınmaya başlanmıştır.

Türkiye'de son dönemde hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının çokça şiddete uğradığına tanık oluyoruz. İşyeri hekimleri açısından durum nedir?

Sağlık sektöründe yaşanan sorunlar, özellikle randevu bulunamaması, 3-5 dakikalık muayene süreleri yönetememezlik gibi sebepler nedeni ile yaşanan şiddet, meslektaşlarımız arasında daha güvenli görülen Cildiye gibi uzmanlık dallarının TUS sınavında rağbet kazanması gibi işyeri hekimliği de giderek daha fazla hekimin ilgi alanına girse de MOBBİNG, mesleğimize müdahale, sevklerimize, raporlarımıza müdahale sık yaşadığımız sorunlarımızdır.

İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası hakkındaki görüşünüz nedir? Yasanın uygulanma ve uygulamaların denetimi hakkında neler söylersiniz?

6331 sayılı yasa özünde işçi sağlığı ve güvenliğini rekabete açma, OSGB’ler aracıyla özel sektöre teslim etme, İSG profesyonellerini, işçiyi işverenlerin insafına teslim etme amacına dayanan içeriğe sahip olmasına rağmen uygulama tüm bu alanlarda daha da ileriye gitmektedir. Herşey kağıt üzerinde “MIŞ GİBİ” dir. İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin merkezi olan risk değerlendirmesi, bir ekip olarak ortak karar verilerek, araştırılıp, gereğinde testler, incelemeler yapılarak, gereğinde konusunun uzmanına danışarak imzalanması gereken, tüm diğer periyodik ölçümler, kontroller, işçilerin periyodik tetkiklerinin dayanması gereken risk değerlendirmelerine dikkatli bakılırsa işyeri, tehlike sınıfı farklıda olsa çoğunun birbirinin aynı olduğu görülecektir. Diğer bir moda deyişle “ copypaste “ dir.

Çalışma Bakanlığında hekim müfettiş yoktur. Meslek hastalığı zaten ülkemiz için söz konusu değildir. Denetimler sadece kağıtta olanlar üzerine yapılmaktadır. Kağıt üzerinde eğitim yapılıp, yapılmadığı, kağıt üzerinde işe giriş, periyodik muayenelerinin olup olmadığı bakılmaktadır. Nitelik denetimi neredeyse hiç yoktur.

Ölümlü iş kazası (ki biz buna iş cinayeti diyoruz) olan işyerlerine, hele ki çoklu ölüm olan durumlarda kapama gelmedikçe, görünen o ki çalışırken ölmeye devam edeceğiz.

İşyerlerinde çırak ve stajyer istihdamı artıyor ve bunların çoğunluğunu çocuklar oluşturuyor. İşyerleri çocuklar için ne tür tehlikeler barındırıyor? Bu uygulamalar çocukların sağlığı üzerinde ne tür etkilerde bulunabilir?

Kaçak çalışanları şimdilik bi kenara bırakalım. Var olan konuştuğumuz iş yasamız öyle yada böyle yürürlükteki yasamızdır. Uygulanması gerekir, değil mi? Söz konusu bu merr-i mevzuatımız 15 yaşından küçüklerin kesinlikle yapamayacağı işleri saymaktadır. Çıraklık sistemimiz MESEM’e dönüşmeden önce yasaya aykırı olarak staj adıyla, çırak adıyla her türlü ağır işe yaşları itibarıyla yasak olan işlere koşulan çocuklarımız, geleceğimiz MESEM sayesinde yasal olarak iş yaşamına ucuz – köle iş gücü yapılmaktadır. Böylelikle tüm çıraklar – stajyerler yaşlarına uygun olmayan koşullarda uzun sürelerde, kimyasallarla çalışmaktalar, yasa dışı fazla mesaiye maruz kalmaktadırlar. Haftalık tatilden, yıllık tatilden habersizdirler. Taciz, fiziksel, cinsel tacize maruz kalmaktadırlar. Giderek artan sayıda 18 yaş altında çalışan ÇOCUKLARIMIZ bizler evde oturabilelim, yiyebilelim, içebilelim, giyinebilelim, arabamız olabilsin diye ölmektedirler. Geleceğimiz bizden çalınmaktadır. Eğitim sistemimizin geldiği yer çocuklarımızı MESEMLERE ZORUNLU BIRAKMAKTADIR.. İş mevzuatımız birçok işi dolayısıyla iş yerlerini çocuklara yasaklamaktadır. Çünkü, o işyerleri çocuklara uygun değildir. Sağlık açısından uygun değildir. Fiziksel açıdan, psikolojik açıdan gelişimleri açısından uygun değildir.

Ne diyorlar? MESEM savunucuları, Devlet erki..

Dijital İkiz Atölyeleri Projesi Tanıtım Programı…

Çıraklık eğitimi gençlerimizin hem iş gücü piyasasına hem de sosyal güvenlik sistemine dâhil olduğu güvenli bir zemine kavuştu.

Öğrencilerimiz iş kazası ve meslek hastalıklarına karşı sigorta kapsamına alındı. Fark derslerini tamamladıklarında meslek lisesi diplomasına ulaşabilecekleri bir yapıya kavuştu. İşletmeler, iş sağlığı ve güvenliği ölçütleri bakımından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız ile Bakanlığımızın ilgili birimleri tarafından düzenli biçimde denetleniyor. Uygun bulunmayan on binlerce işletmeyle sözleşmeler feshediliyor.

“Güvenli Okul-Güvenli Atölye-Güvenli İşletme Zinciri” adım adım tahkim ediliyor.

Gençler sanayi ile, üretim ile yetiştikce Ülke kalkınır...

Oysa;Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 1. maddesi, özel durumlar dışında 18 yaşına kadar olan bireyleri çocuk olarak tanımlamaktadır. Türkiye 1990 yılında bu sözleşmeyi imzalamış ve 27 Ocak 1995'te Resmî Gazete'de yayımlayarak yürürlüğe koymuştur.

Tehlikeli koşullarda çalışma ve eğitimin aksaması, ergenlik dönemindeki öğrencilerde ruh sağlığı açısından birbiriyle bağlantılı ve derinleşen bir dizi risk yaratır.

1. Kronik stress ve toksik stres
Ergenlik, beynin özellikle pre frontal korteks (kararverme, planlama, duygusal regülasyon) ve limbic sistem (stress yanıtı, duygu işleme) açısından hassas olduğu bir dönemdir. Tehlikeli iş, sürekli fiziksel risk, yetişkin işi yüklenme ve üretim baskısı, çocuklarda kalıcı bir “hiper-uyarılmışlık” ve vakitsiz olgunlaşma hali yaratır. Bu tür stress toksik strese dönüşebilir; anksiyete bozuklukları, travma belirtileri, uyku bozuklukları ve davranışsal problemler riski artar.

2. Eğitimden kopma ve özyeterlik kaybı
Eğitimin ikincil konuma düşmesi, çocuğun akademik gelişiminin biryerde terk edilmesine, öğrenci rolünü kaybetmesine, kendini “başarısız” veya “değersiz” hissetmesine ve uzun vadede özyeterlik algısının zayıflamasına yol açar. Erken yaşta “çalışan” kimliğinin benimsenmesi öğrencilerde, toplumsal olarak daha düşük bir statüde olma hissini doğurur; gelecek beklentileri daralabilir.

3. Travmatik yaşantılar ve TSSB riski
Ağır iş kazalarına tanıklık etmek, yaralanma yaşamak veya sürekli risk altında hissetmek travma kriterlerini karşılayan deneyimlerdir. Bu durum travma sonrası stres bozukluğuna (TSSB) bağlı disosiyasyon, öfke patlamaları veya belli durumlarda kaçınma davranışları gibi sonuçlar doğurabilir.

4. Duygusal ihmal ve istismar hissi
Çocuklar, kendilerinin koruma altında olmadığı veya yetişkinler tarafından “üretim aracı” gibi görüldüğü hissine kapıldıklarında, bu durum duygusal istismar algısı yaratır. Ergenlik tek kimlik gelişimini ve yetişkinlere güven duygusunu zayıflatan bir etki gösterir.

Çocukların işyerlerinde örgün eğitimdekinden daha az erişkin gözetiminde olmaları, henüz yeterince gelişmemiş dikkat ve dürtü denetimi becerileri nedeniyle hem kazaya yatkınlıklarını arttırmakta hem de birbirleri arasında da denetimsiz ortamlarda birbirlerine şiddet uygulamaları ve bunun normalleşmesi dolayısıyla da suçla ilişkilenme olasılıklarının artması anlamına gelmektedir.

5.Sosyalizolasyon ve akran ilişkilerinin bozulması                                                                                    Çalışma saatlerinin uzunluğu nedeniyle akran ilişkilerine zaman kalmaz, birçok geliştirici etkinlikten yoksun kalırken, hızlı rahatlama ve doyum sağlayan, alışkanlık yapıcı faaliyetlere kayma olur. Bu durum klinik düzeydeki (depresyon, içe kapanma ve sosyal kaygı gibi) sorunlar için önemli bir risk faktörü olmanın yanı sıra ergenin sosyal beslenmesini bozar.

6. Duygusal tükenme
Ergenler gelişimsel olarak yetişkin iş yükünü taşıyamaz. Aşırı sorumluluk, düşük denetim düzeyi ve yüksek üretkenlik beklentisi, iş yaşamı için tipik olan tükenmişlik sendromunun erken yaşta gelişmesine yol açabilir.

Sonuç
Tehlikeli çalışma, yeterince korunmama ve eğitim ve sosyal gelişim fırsatlarının kaybı birleştiğinde, ergenlerin ruh sağlığı hem kısavadede hem de yetişkinlikte belirgin biçimde olumsuz etkilenecektir. Dolayısıyla çocukluk eğitim hakkıyla birlikte kazanılmıştır. Çocukluk okul ortamındaki sosyalleşme üzerinden de ele alınmalıdır. Zorunlu eğitimde çocuk evliliği, iş hayatına erken atılma gibi konuların gündeme gelmesi zorunlu eğitim ve çocuklar için tehdit oluşturmaktadır. Çocukluğunu kaybeden geleceği de kaybetmekte. Bütünlüklü yaklaşım ile çocukların eğitimde duygusal, sosyal, kültürler açıdan bütünlüklü birey olarak ele alınımını desteklenmelidir. Anayasanın ikinci maddesinde ‘insan haklarına dayalı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.’ tanımı bütünlüklü bir eğitim hakkı talebimizin temelini oluşturur.

Çocuk emeği sömürüsünün mekanları haline getirilen mesleki ve teknik eğitim politikalarına son verilmeli; şirketlerin değil çocukların üstün yararı esas alınmalı, mesleki eğitim (MESEM’ler) kapatılarak çocuk emeği sömürüsüne olanak veren uygulamalar ve çocuk işçiliği tamamen yasaklanmalıdır. MESEM’lerdeki çocukların okula geri dönüşü sağlanarak, MESEM’ler için kamudan aktarılan kaynaklar çocuklara burs, eğitim desteği olarak verilmelidir.

Ayrıca; Mesleki ve teknik eğitim politika belgesi, dört yeni okul modeli (sektör içi, sektöre entegre, bölge, ihtisas) uygulamaları çocukları okuldan koparmanın, çocuk yaşta işçileştirmenin adımlarıdır ve derhal sonlandırılmalıdır.

İşyerlerinde kullanılan kimyasallar için belirlenen eşik sınır değerler yetişkin bir erkek işçi referans alınarak belirleniyor. Türkiye'de bu değerlerin aşıldığı zaten biliniyor ama sınır değerlere uyulsa bile bu kimyasallar çocukların sağlığını nasıl etkiler?

Söz konusu sınır değerler ve işyerlerinde ki ölçümlerle ilgili söylenecek çok şey var ama her şey doğru dürüst işliyor dahi olsa var olan o değerler tek tek tehlike sınırları içindir. Oysaki işyerlerinde kimyasal tehlikeler hiçbir zaman tek başına görülmez. Ve çoklu kimyasal tehlikelerin varlığında sınır değerlerin çok farklı olması gerekliliği ve daha düşük değerlerde dahi zarar verebileceğini yapılan çalışmalardan biliyoruz. Sadece çoklu kimyasalların bulunması ile değişmez sınır değer. Tehlikeli bir kimyasal ile gürültü, toz, kaynak yada ergonomik zorlanmaların varlığında, psikolojik baskıların varlığında da çok daha zararlı hale gelirler erişkinler için dahi çok daha zararlı hale gelirler. Çocuk, adı üstünde erişkin olmayan, bağışıklığı tam gelişmemiş, vücudu metabolizması hala değişmekte olan, boyu uzayan kişidir. Yukarıdaki yanıtlarımda da anlatmaya çalıştığım gibi işyerleri çocuklara uygun değildir. Sadece tehlikeler açısından değil kişisel koruyucu donanımlar da çocuklara uygun değildir. Çocukların ölçülerine göre üretilmezler. Çünkü, çocukların bu malzemeleri kullanacağı düşünülmemiştir.

Bu noktada yapılan ölçümlerde ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Yapılma sıklıkları sorunludur. Yaz sıcağındaki kimyasal buharlaşma ile kış soğuğundaki buharlaşma çok farklı olacaktır. Ölçümler de yapılmış gösterilmek için yapılmakta gerçeği yansıtıp yansıtmadığı hiç önemsenmemektedir.

Eklemek istedikleriniz var mı?

Çocuklar, ülkemizin geleceği bizzat eğitimin geldiği yer itibarı ile çocuklarımızı MESEMLERE ZORUNLU hale gelmiştir. Eğitim sistemimizin yetersizliği ve tarikatlara teslimiyeti bir yandan, ailelerin içine düşürüldüğü derin yoksunluk çocuklarımızı okuldan ayrılmaya ve dolayısı ile MESEMLERE gitmelerine neden olmaktadır.

Ben Meslek Liselerinde üretilmiş sıralarda büyüdüm, pandemide Meslek Liselerinde üretilmiş dezenfektanlar kullandık işyerlerimizde. Eskiden kamunun elinde olan SEKA, Devlet Demir Yolları stajyer alır yetiştirirdi. Devlet kontrolünde gerçek eğitici ustalar eliyle, okuldan koparmadan yetiştirirlerdi.

Çocuklarımızın yeri okullardır, öğretmenleri gözetiminde üretimde bulunurlar, öğrenirler deneyim kazanırlar. Tabii ki staj olacak, çocuklarımız meslekte öğrenecek ama gerçek denetim ve takip ile ve Devlet desteği ile okullarda.

MESEM sayesinde yoksullaştırılmış halkın evine bir miktar daha para girmektedir, aileler çocuklarının MESEM ile ölümlerine, sağlıklarından olmalarına “razı” gelmektedir.

İyi örnekler yok mu? Gerçekten haftada bir gün okula giden, 2025 yılı için devletin verdiği 9.200 TL nın üzerine işvereninde ödeme yaptığı, çocukların daima kollanıp – gözetildiği şekilde çalıştırıldığı işyerleri de var elbet ama bu onlarca denebilecek örnek tüm MESEM sistemini aklamaya yetmez. Çocuklarımızın çalıştığı iş yerlerinin onlara uygunluğu doğrulanmalı ve bu doğrulamayı yapanlarında sorumluluk almaları gerekir.

Çocuk ölümlerini önleyemeyen MESEMLER acilen KAPATILMALIDIR.

Çalışma Ortamı